Ve kâlû rabbenâ ‘accil lenâ kittanâ kable yevmi-lhisâb(i)
Müşrikler (alay ederek) şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı hemen ver!"
Bir de: "Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azabdan payımızı acele ver" dediler.
Bu ayet, inkarcıların alaycı ve meydan okuyucu bir üslupla, kendilerine vaat edilen azabın veya payın acele verilmesini talep etmelerini ifade eder. Anahtar kavramlar, bu talebin içeriğini ve zamanlamasını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rabb kelimesi, terbiye eden, sahip olan, işleri idare eden, nimet veren anlamlarına gelir. Ayetteki 'Rabbena' hitabı, inkarcıların dahi Allah'ın bu sıfatlarını zımnen kabul ettiklerini, ancak bu hitabı alaycı bir talep için kullandıklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'Rabb' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak egemenliğini ve yaratıcılığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların bu egemenliği küçümseyerek, kendi 'paylarını' talep etmeleriyle bir tezat oluşturur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Accele fiili, bir şeyi vaktinden önce istemek veya gerçekleştirmek demektir. Ayetteki 'accil' emri, inkarcıların alaycı bir şekilde, kendilerine vaat edilen azabın veya 'payın' gecikmeden, hemen gelmesini istediklerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'accil' kelimesinin burada 'istihza' (alay) ve 'tekzib' (yalanlama) anlamı taşıdığını belirtir. İnkarcılar, vaat edilenin gerçekleşmeyeceğine inanarak, meydan okurcasına acele edilmesini talep etmektedirler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıtt kelimesi, bir şeyden ayrılan parça, pay, nasip anlamına gelir. Ayetteki 'kıttanâ' ifadesi, inkarcıların kendilerine vaat edilen azabı veya cezayı alaycı bir dille 'payları' olarak nitelendirmelerini ve bunun hemen verilmesini istemelerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, kıtt kelimesinin bazen 'kitap' veya 'yazılı belge' anlamına da gelebileceğini belirtir. Ancak bu ayetteki bağlamda, inkarcıların kendilerine takdir edilen 'pay' veya 'nasip' olarak azabı kastettikleri açıktır, bu da onların küstahlığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, kıtt kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak bu ayetteki kullanımının, inkarcıların alaycı bir şekilde kendilerine vaat edilen azabı 'pay' olarak görmeleri ve bunun hemen gerçekleşmesini istemeleriyle ilgili olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hisab kelimesi, saymak, hesaplamak, karşılığını vermek anlamlarına gelir. 'Yevmü'l-Hisâb' ise, insanların dünyada yaptıkları amellerin karşılığını görecekleri, muhasebe edilecekleri kıyamet günüdür. Ayette inkarcılar, bu günü küçümseyerek, 'paylarının' bu günden önce verilmesini talep etmektedirler.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, hisabın, amellerin tartılması ve karşılığının verilmesi süreci olduğunu belirtir. İnkarcıların 'hesap gününden önce' talebi, bu günün ciddiyetini ve kaçınılmazlığını inkar etme çabalarını yansıtır.
Sâd Sûresi
Mekkeliler cezâlarının âhiret gününe tehir edildiğini duyunca istihzâ edip dalga geçerek “vaat ettiğin azabı bize hemen ver de görelim, amel defterimizi ve hükmümüzü hesap gününe erteleme” demişlerdir. Bunu söyleyenin Nadr b. Hâris olduğu rivayet edilmiştir. Bu müşrik, Mekkeliler içinde İslâm’a karşı çıkanların başında geliyordu; sazını ve sözünü Hz. Peygamber’i ve onun dinini kötülemeye hasretmişti. Aynı zamanda Kureyş’in en iyi hatiplerinden biriydi ve sık sık kabilesinin önüne çıkarak, “Hangimiz daha güzel konuşuyoruz? Ben mi, Muhammed mi?” diye sorardı. Müşriklerin Kur’ân hakkında söyledikleri “esâtîrü’l-evvelîn” (öncekilerin masalları) sözü de ona aittir.
Aslında Nadr b. Hâris’in kendi kabilesine şu seslenişi çok anlamlıdır ve onun Hz. Muhammed’in gerçek peygamber olduğunun farkına vardığını göstermektedir. “Ey Kureyşliler! Başınıza öyle bir iş açılmıştır ki artık siz onun üstesinden gelemezsiniz. Muhammed henüz gencecik bir delikanlı iken sözce en doğrunuz, emanetçe en emininiz idi ve en çok ondan razıydınız. Saçlarına ak düştüğü ve size bir misyonla geldiği zaman ona sihirbaz dediniz. Hayır o sihirbaz değildi; zira biz sihirbazların ne yaptıklarını biliriz. Ona kâhin dediniz. Hayır o kâhin değildi; zira onların sözlerindeki secileri biliriz. Ona şair dediniz. O şair değildir; çünkü biz şiiri ve o sanatın inceliklerini biliriz. Sonra ona mecnun dediniz. Hayır o mecnun değildir; çünkü biz mecnunları da biliriz. Onun ne karıştırması vardır ne de vesvesesi. Ey Kureyşliler, durumunuzu bir düşünün! Gerçekten başınıza büyük bir iş gelmiştir.” Hz. Peygamber’in ve onun misyonunun Kureyş toplumunda yapacağı değişim ve etkiyi tahmin eden Nadr b. Hâris, Hz. Peygamber’i âdeta takip altına almıştı. Resûl-i Ekrem herhangi bir şey söyleyince ya da Kur’ân’dan âyetler okuyunca hemen gidip bunların tesirini yok etmeye çalışıyordu. Nitekim Hz. Peygamber, Kureyş’e tek Allah’ı anlatarak geçmiş ümmetlerin karşılaştığı felâketlerden kavmini sakındırmaya çalıştığında, “Muhammed size Âd ve Semûd’un hikâyelerini anlattı, ben de size kisrâların haberlerini getirdim” diyerek Kureyşliler’in kafasını karıştırmıştı. Ayrıca mûsiki bilgisini de İslâm’a ve Resûl-i Ekrem’e karşı kullanıyor, bazı şarkı sözlerini Kur’ân’a alternatif olarak sunuyordu., Bedir Gazvesi’nde müşriklerin sancağını taşırken müslümanlara esir düşen Nadr b. Hâris Resûlullah’ın emriyle savaş dönüşü Safra denilen yerde Hz. Ali tarafından öldürülmüştür. (Aycan, 32/280-281) Müşriklerin alaycılık ve meydan okuma içeren “azaptan payımıza düşen ne ise ver” demeleri tıpkı süflî-habîs nefislerin, karakterleri îcâbı süflî şeylere meyyâl oluşlarına işaret eder. Bu süflî şeyler, dünyada hayvânî arzulardan elde edilen zevkler; âhirette ise esfel-i sâfilîn olan cehennemdir.
Buna karşılık latîf ve yüce kalpler, tabiatları doğrultusunda ulvî şeylere yönelirler. Dünyada onların nasibi, ibadetlerin tatlılığı ve ilâhî yakınlığın lezzetidir; âhirette ise en yüce cennet dereceleridir.
Ruhlar ise, safiyetleri ve kudsiyetleri gereği, doğrudan Hakk’ın şahitliklerine ve cemâl ile celâl nurlarının müşâhedesine yönelirler. Her bir zümrenin bu yönelişi zorunlu bir cezbedir; nasıl demirin mıknatısa meyli kendi iradesiyle değil, yaratılıştaki zorunlu bağdan kaynaklanıyorsa, nefislerin, kalplerin ve ruhların da kendi mahiyetlerine uygun cazibelerle çekilmeleri böyledir. (Dâye, Te’vîlât, 181) Allah Teâlâ, müşriklerin alay ve meydan okumalarına karşılık Resûlü’nü şöyle teselli etmiştir: “Onların söylediklerine sabret, aldırma. Çok geçmeden yardımımız sana ulaşacak; onlar ise dilemekte oldukları akıbete uğrayacaklardır. Çünkü sonuç hem dünyada hem de âhirette senin ve sana tâbi olanların lehine olacaktır.” Hz. Peygamber’in teskin edilmesinden sonra konu daha önce gönderilen resullere yöneltilmiştir. Allah’a davette sebat gösterip başarıya ulaşan dokuz azim sahibi peygamberin kıssaları zikredilmiştir. Onların tebliğle görevlendirilmeleri, karşılaştıkları sıkıntılara sabırla direnmeleri ve bu sabır sayesinde Allah katında eriştikleri yüce mertebeler hatırlatılmıştır.
اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ
(38/17) İsbir ‘alâ mâ yekûlûne vezkur ‘abdenâ Davude zâ-l-eydi innehu evvâb.
(38/17) Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güçlü kulumuz Davud’u hatırla. O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.