Kâle felhakku velhakka ekûl(u)
Allah, şöyle dedi: "İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum:"
Allah buyurdu ki: "O doğru, ben hep doğruyu söylerim."
Bu ayet, Allah'ın İblis'e hitaben sarf ettiği kesin ve değişmez bir hükmü ifade etmektedir. Ayette 'hak' kavramı hem bir sıfat hem de bir isim olarak kullanılarak ilahi adaletin ve vaadin mutlaklığı vurgulanmaktadır. Allah'ın sözünün hakikatin ta kendisi olduğu ve bu sözün gerçekleşeceği beyan edilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir düşünceyi veya anlamı ifade eden sözdür. Bu ayette 'kâle' (قال) fiili, Allah'ın mutlak iradesini ve hükmünü bildirmesi anlamında kullanılmıştır. Allah'ın sözü, beşer sözü gibi ihtimalli değil, kesin ve gerçekleşecek olandır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kur'an'da 'kâle' (قال) fiili, bazen bir emri, bazen bir haberi, bazen de bir vaadi ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın İblis'e yönelik kesin ve bağlayıcı bir vaadini, yani cehennemi doldurma hükmünü bildirmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak (حق), bir şeyin sabit ve doğru olmasıdır. Allah için kullanıldığında, O'nun varlığının ve sözlerinin mutlak doğruluğunu, değişmezliğini ifade eder. Bu ayette 'fel-hakku' (فالحق), Allah'ın sözünün kendisinin hakikat olduğunu, yani O'nun vaadinin kesinlikle gerçekleşeceğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hak' (حق) kavramı, sadece doğru olmakla kalmaz, aynı zamanda varoluşsal bir gerçekliği ve ilahi adaleti de ifade eder. Bu ayette 'fel-hakku' ifadesi, Allah'ın beyanının sadece doğru bir söz değil, aynı zamanda mutlak bir gerçeklik ve değişmez bir hüküm olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hak (حق), varlığı sabit olan, şüphe götürmeyen ve gerçeğe uygun olan demektir. Bu ayetteki 'fel-hakku' (فالحق) ifadesi, Allah'ın İblis'e yönelik tehdidinin ve cehennemi doldurma vaadinin kesinliğini ve şüphesizliğini pekiştirmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Buradaki 'el-hakka' (الحق) kelimesi, 'hak olanı söylüyorum' veya 'sözümün kendisi haktır' anlamındadır. Allah'ın sözünün doğruluğu ve kesinliği üzerinde durulur. Bu, önceki 'fel-hakku' (فالحق) ile birlikte, Allah'ın vaadinin mutlak ve şaşmaz olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Arap dilinde 've' edatıyla tekrarlanan 'hak' (حق) kelimesi, tekit ve pekiştirme amacı taşır. 'Ve'l-hakka ekûlü' (والحق أقول) ifadesi, 'Ben sadece hakkı söylerim' veya 'söylediğim şeyin kendisi haktır' anlamını güçlendirir. Bu, Allah'ın sözünün mutlak doğruluğunu ve gerçekleşeceğini kesin bir dille ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'hak' (حق) kelimesinin bu şekilde tekrarı, ilahi beyanın gücünü ve değişmezliğini vurgular. Allah'ın 'hak' (hakikat) olarak söylediği şey, şüpheye yer bırakmayacak şekilde gerçekleşecektir. Bu, İblis'e verilen ceza vaadinin kesinliğini gösterir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kavl (قول), bir manayı ifade eden lafızdır. 'Ekûlü' (أقول) fiili, mütekellim sigasında, Allah'ın bizzat kendi sözünü ifade ettiğini gösterir. Bu, sözün kaynağının bizzat Allah olduğunu ve dolayısıyla mutlak bir otoriteye sahip olduğunu vurgular. Ayetteki kullanımı, Allah'ın cehennemi doldurma vaadinin doğrudan kendisinden geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir şeyi ifade etmektir. 'Ekûlü' (أقول) fiili, Allah'ın bu sözü bizzat kendisinin söylediğini ve bu sözün kesinlikle gerçekleşeceğini ifade eder. Bu, Allah'ın vaadinin ciddiyetini ve kaçınılmazlığını pekiştirir.
Sâd Sûresi
Lânetlenmiş olan İblîs, kendini savunmak için ortaya koyduğu iddialar ve nefsine şart koştuğu sözlerle aslında kendi helâkini kendi eliyle hazırlamış oldu. Bunun üzerine Allah Teâlâ, hakkı beyan ederek şöyle buyurdu: “İşte hak budur!” Yani senin vesvese ve hilelerin, süsleyip kandırman, insanların üzerine hücum etmen, mallarında ve evlatlarında onlara ortak olman, onları azdırıp yoldan çıkarman; bütün bunları ben ilmim ve kudretimle takdir ettim. Onların ortaya çıkmasını ben diledim ve hükmümle cereyan ettirdim. Senin söylediğin bu söz, aslında benim takdirimin bir parçasıdır. Dolayısıyla senin o sözün “hak”tır; fakat bunun nihâî hükmünü de yine ben söylerim: “Ben de hakkı söylüyorum: Andolsun, cehennemi senden ve sana uyanların hepsinden dolduracağım.” (İbn Berrecân, Tefsir, 4/530) Âyetteki “hak” ifadesi, İblîs’e daha önce bildirilen ilâhî hükmün, yani onun rahmetten tard edilip uzaklaştırılmasının, imtihan ve ibret için insanlarla birlikte bir süre yaşamasına izin verilmesinin sabit ve değişmez olduğunu bildirir. Ardından gelen “ve hakkı söylüyorum” ifadesi ise, İblîs’in aldatması ve saptırması sebebiyle ona tâbi olanların âkıbetini haber vermektedir. Yani bu dünyada vesvesesine uyanların, âhirette onunla beraber ebedî azaba sürüklenmeleri ilâhî adaletin bir gereğidir.
Buna göre Allah Teâlâ, izzet ve celâline yemin ederek şöyle buyurmuştur: “Cehennemi hem senin cinsinden olan cin ile hem de sana uyan, senin izinden giden insanlardan dolduracağım. Onlar ister dalâlete düşüren, ister dalâlete düşen olsun; ister tâbi, ister metbû olsun, hepsi bu hükme dahildir.” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 239) Tasavvufî açıdan bakıldığında burada iki hakikat açığa çıkar:
- Hak Teâlâ’nın kudretinin mutlaklığı: Şeytan’ın hilesi ve insanın iradesi dahi Hakk’ın takdirinden bağımsız değildir.
- İmtihan sırrı: Şeytan, imtihan sırrının bir parçası olarak varlık sahnesinde tutulmuş; hem insana kendi zaaflarını gösteren bir ayna kılınmış hem de ihlâs ehli için kemâl yolunda bir terbiye vesilesi olmuştur.
Öte yandan İblîs’in en büyük hatası, a‘yân-ı sâbitesine yazılmış olan şekâvet hükmünü kavrayamamasıydı. Zira onun aynında cem‘iyyet yoktu; yani esmâ-i mütekābileyi bir araya getiren, hem lütuf hem kahır tecellîlerini cem eden bir istidâd ona verilmemişti. Onun aynında yalnızca kahır tecellîsi hâkimdi. Bu sebeple, lütfu tattığında kendine izâfe etti; kahrı tattığında ise Hakk’a isyan etti.
Oysa insan-ı kâmil, hilâfet sırrının mazharıdır. Çünkü onun a‘yân-ı sâbitesi, bütün esmânın toplandığı bir a‘yân-ı câmiadır. Bu yüzden hem cemâlî (lütuf, rahmet, inayet) hem de celâlî (kahır) isimlerin tecellîsine mazhar olur. İnsanda bu iki yön, zıtlık içinde değil vahdetin hakikati bakımından birleşir. Böylece insan-ı kâmil, lütfu da kahrı da tek kaynaktan gelen ilâhî tecellîler olarak görür; bunları Hakk’ın birliğinde toplar ve hiçbirine nefsinden bir pay vermez.
İblîs, işte bu cem‘iyyet makamına vâkıf olamadığı için yanıldı. Lütfu kendi nefsiyle tatmak istedi, kahra tahammül edemedi. Halbuki lütuf ve kahır, esmâ-i ilâhiyyenin mütekābilesidir; biri olmadan diğeri bilinmez. İnsanın hilâfete lâyık kılınması da bu cem‘iyyet sebebiyledir: O, “iki el” ile yaratılmıştır; yani hem lütuf hem kahır sıfatlarının toplu tecellîsine mazhar kılınmıştır.
Bu yüzden peygamberler, velîler ve mukarreb melekler, lütuf ve kahır tecellîlerini bir arada Hakk’ın ceminde müşâhede eder, bunlardan Hakk’a vuslat ve huzur zevki elde ederler. İblîs ise bu cemden mahrum kalınca, lütuf onda kahra, vuslat ise ebedî uzaklığa dönüştü.
Cehennem ehlinin cehenneme girmesi, İblîs’in dört yönden saldırmasıyla oluşmaktadır. Kim bu tehlikeyi ciddiye alır da dört tarafında bulunan, dört meleği daha çok kuvvetlendirirse bu tehlikeden onların yardımı ile kurtulabilir.
Eğer onlara yardım edip kuvvetlendiremezse, dört cihet’in kapıları aralık kaldığından, iblis oralardan içeriye sızıp nüfuz ederek, kişiyi kendi ahlâkıyla ahlâklandırır ve böylece o kişide iblisin ahlâkı ortaya çıktığından, onun askeri olmuş olur. Sûreta insân görüntüsünde; fakat bâtınen iblis ahlâkındadır.
İşte bu tür hal ve ahlâk içerisinde olan insânlar ve iblislerle cehennem doldurulacaktır. Ne hazin bir sondur ki! Kendine, meleklerin secde ettiği, iblisin etmediği “insân” iblise tabiiyyeti ile ona secde etmiş hükmüne düşmüş olmaktadır. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/246-247)
قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّف۪ينَ
(38/86) Kul mâ es-elukum ‘aleyhi min ecrin vemâ enâ mine-lmutekellifîn.
(38/86) (Ey Muhammed!) De ki: “Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim.”