İçeriğe atla
Sâd 84Cüz 23 · Sayfa 458

Sâd Sûresi 84. Âyet

ص

Sohbete sor

Kâle felhakku velhakka ekûl(u)

Allah, şöyle dedi: "İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum:"

Sâd Sûresi

Lânetlenmiş olan İblîs, kendini savunmak için ortaya koyduğu iddialar ve nefsine şart koştuğu sözlerle aslında kendi helâkini kendi eliyle hazırlamış oldu. Bunun üzerine Allah Teâlâ, hakkı beyan ederek şöyle buyurdu: “İşte hak budur!” Yani senin vesvese ve hilelerin, süsleyip kandırman, insanların üzerine hücum etmen, mallarında ve evlatlarında onlara ortak olman, onları azdırıp yoldan çıkarman; bütün bunları ben ilmim ve kudretimle takdir ettim. Onların ortaya çıkmasını ben diledim ve hükmümle cereyan ettirdim. Senin söylediğin bu söz, aslında benim takdirimin bir parçasıdır. Dolayısıyla senin o sözün “hak”tır; fakat bunun nihâî hükmünü de yine ben söylerim: “Ben de hakkı söylüyorum: Andolsun, cehennemi senden ve sana uyanların hepsinden dolduracağım.” (İbn Berrecân, Tefsir, 4/530) Âyetteki “hak” ifadesi, İblîs’e daha önce bildirilen ilâhî hükmün, yani onun rahmetten tard edilip uzaklaştırılmasının, imtihan ve ibret için insanlarla birlikte bir süre yaşamasına izin verilmesinin sabit ve değişmez olduğunu bildirir. Ardından gelen “ve hakkı söylüyorum” ifadesi ise, İblîs’in aldatması ve saptırması sebebiyle ona tâbi olanların âkıbetini haber vermektedir. Yani bu dünyada vesvesesine uyanların, âhirette onunla beraber ebedî azaba sürüklenmeleri ilâhî adaletin bir gereğidir.

Buna göre Allah Teâlâ, izzet ve celâline yemin ederek şöyle buyurmuştur: “Cehennemi hem senin cinsinden olan cin ile hem de sana uyan, senin izinden giden insanlardan dolduracağım. Onlar ister dalâlete düşüren, ister dalâlete düşen olsun; ister tâbi, ister metbû olsun, hepsi bu hükme dahildir.” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 239) Tasavvufî açıdan bakıldığında burada iki hakikat açığa çıkar:

  1. Hak Teâlâ’nın kudretinin mutlaklığı: Şeytan’ın hilesi ve insanın iradesi dahi Hakk’ın takdirinden bağımsız değildir.
  2. İmtihan sırrı: Şeytan, imtihan sırrının bir parçası olarak varlık sahnesinde tutulmuş; hem insana kendi zaaflarını gösteren bir ayna kılınmış hem de ihlâs ehli için kemâl yolunda bir terbiye vesilesi olmuştur.

Öte yandan İblîs’in en büyük hatası, a‘yân-ı sâbitesine yazılmış olan şekâvet hükmünü kavrayamamasıydı. Zira onun aynında cem‘iyyet yoktu; yani esmâ-i mütekābileyi bir araya getiren, hem lütuf hem kahır tecellîlerini cem eden bir istidâd ona verilmemişti. Onun aynında yalnızca kahır tecellîsi hâkimdi. Bu sebeple, lütfu tattığında kendine izâfe etti; kahrı tattığında ise Hakk’a isyan etti.

Oysa insan-ı kâmil, hilâfet sırrının mazharıdır. Çünkü onun a‘yân-ı sâbitesi, bütün esmânın toplandığı bir a‘yân-ı câmiadır. Bu yüzden hem cemâlî (lütuf, rahmet, inayet) hem de celâlî (kahır) isimlerin tecellîsine mazhar olur. İnsanda bu iki yön, zıtlık içinde değil vahdetin hakikati bakımından birleşir. Böylece insan-ı kâmil, lütfu da kahrı da tek kaynaktan gelen ilâhî tecellîler olarak görür; bunları Hakk’ın birliğinde toplar ve hiçbirine nefsinden bir pay vermez.

İblîs, işte bu cem‘iyyet makamına vâkıf olamadığı için yanıldı. Lütfu kendi nefsiyle tatmak istedi, kahra tahammül edemedi. Halbuki lütuf ve kahır, esmâ-i ilâhiyyenin mütekābilesidir; biri olmadan diğeri bilinmez. İnsanın hilâfete lâyık kılınması da bu cem‘iyyet sebebiyledir: O, “iki el” ile yaratılmıştır; yani hem lütuf hem kahır sıfatlarının toplu tecellîsine mazhar kılınmıştır.

Bu yüzden peygamberler, velîler ve mukarreb melekler, lütuf ve kahır tecellîlerini bir arada Hakk’ın ceminde müşâhede eder, bunlardan Hakk’a vuslat ve huzur zevki elde ederler. İblîs ise bu cemden mahrum kalınca, lütuf onda kahra, vuslat ise ebedî uzaklığa dönüştü.


Cehennem ehlinin cehenneme girmesi, İblîs’in dört yönden saldırmasıyla oluşmaktadır. Kim bu tehlikeyi ciddiye alır da dört tarafında bulunan, dört meleği daha çok kuvvetlendirirse bu tehlikeden onların yardımı ile kurtulabilir.

Eğer onlara yardım edip kuvvetlendiremezse, dört cihet’in kapıları aralık kaldığından, iblis oralardan içeriye sızıp nüfuz ederek, kişiyi kendi ahlâkıyla ahlâklandırır ve böylece o kişide iblisin ahlâkı ortaya çıktığından, onun askeri olmuş olur. Sûreta insân görüntüsünde; fakat bâtınen iblis ahlâkındadır.

İşte bu tür hal ve ahlâk içerisinde olan insânlar ve iblislerle cehennem doldurulacaktır. Ne hazin bir sondur ki! Kendine, meleklerin secde ettiği, iblisin etmediği “insân” iblise tabiiyyeti ile ona secde etmiş hükmüne düşmüş olmaktadır. (Terzi Baba Necdet Ardıç, 213-Gökyüzü İnsânları Araştırması, 1/246-247)


Âyet 86

قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّف۪ينَ

(38/86) Kul mâ es-elukum ‘aleyhi min ecrin vemâ enâ mine-lmutekellifîn.

(38/86) (Ey Muhammed!) De ki: “Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim.”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)