Kul mâ es-elukum ‘aleyhi min ecrin vemâ enâ mine-lmutekellifîn(e)
(Ey Muhammed!) De ki: "Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim."
Ey Muhammed! De ki: "Ben o Kur'ân'a karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben kendiliğimden bir şey de teklif etmiyorum."
Bu ayet, peygamberin tebliğ görevini karşılıksız yaptığını ve kendiliğinden bir iddiada bulunmadığını vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, 'ücret istememe' ve 'kendiliğinden iddia etmeme' üzerine odaklanarak peygamberliğin samimiyetini ve ilahi kaynağını ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سأل' (se'ele) kelimesinin bir şeyin bilgisini veya elde edilmesini talep etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'mâ es'elukum' ifadesi, peygamberin tebliğ karşılığında maddi bir karşılık talep etmediğini, yani bu talebin olumsuzlandığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'سأل' fiilinin Kur'an'da genellikle bir şeyin istenmesi veya sorulması anlamında kullanıldığını ifade eder. Burada ise peygamberin tebliğ görevi için herhangi bir 'ücret' talep etmediğini, bu fiilin olumsuzlanarak peygamberliğin samimiyetini ortaya koyduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أجر' (ecr) kelimesini bir işin karşılığı olarak verilen şey şeklinde tanımlar. Ayetteki 'min ecir' ifadesi, peygamberin tebliğ ettiği hakikatler karşılığında insanlardan maddi bir karşılık beklemediğini, bu görevin tamamen Allah rızası için yapıldığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'أجر' kelimesinin bir fiilin veya sözün karşılığı olarak verilen mükafat veya bedel olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, peygamberin insanları doğru yola çağırma çabasına karşılık herhangi bir dünyevi 'ücret' talep etmediğini, bunun tebliğin samimiyetini pekiştirdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'تكلف' (tekellüf) fiilinin, kişinin zorlanarak veya yapmacık bir şekilde bir işi yapması, kendinde olmayan bir şeyi varmış gibi göstermesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'mâ ene mine'l-mütekellifîn' ifadesi, peygamberin getirdiği mesajın kendi uydurması veya zorlama bir iddia olmadığını, ilahi kaynaklı olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mütekellif' kelimesini, 'kendiliğinden bir şey uyduran, olmayan bir şeyi varmış gibi gösteren' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamberlik iddiasının kendi nefsinden kaynaklanmadığını, aksine ilahi bir vahiy olduğunu ifade ederek, bu tür bir 'zorlama' veya 'uydurma'dan uzak olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tekellüf' kavramının Kur'an'da genellikle 'aşırıya kaçma, zorlama, yapmacıklık' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Peygamberin 'mütekellifîn'den olmaması, onun tebliğinin doğal, samimi ve ilahi bir kaynaktan geldiğini, herhangi bir insanî zorlama veya uydurma içermediğini gösterir.
Sâd Sûresi
Âyet-i kerîmede geçen: “Mâ es’elukum ‘aleyhi min ecrin” “Ben sizden bunun karşılığında hiçbir ücret istemiyorum” ifadesi, kulluğun en temel şartlarından birine işaret eder. Hak için samimiyetle kulluk eden bir kimse, yaptığı hizmet ve ibadet karşılığında ne bir ücret ne de bir teşekkür bekler. Çünkü ihlâs, amelin yalnızca Allah için yapılmasını gerektirir.
Ardından gelen “Ve mâ ene mine’l-mutekellifîn” “Ben mükelleflerden değilim” cümlesi ise, Hz. Peygamber’in davetinin kendi ihtiyarıyla değil, doğrudan Allah’ın emriyle gerçekleştiğini bildirir. Yani O’nun risâleti herhangi bir dünyevî maksatla, nefisten doğan bir iddia veya yapmacık bir çaba (tekellüf) ile değil, sırf ilâhî emir ve vazife ile ortaya çıkmıştır. (Dâye, Te’vîlât, 5/198) Sanki burada Cenâb-ı Hak burada Resûlüne şöyle seslenmektedir: “Ey Habîbim! Sana vahyedileni saf ve berrak bir hakikat olarak, hiçbir eksiltme ve artırmaya gitmeden, hikmet ve adalet üzere kullarıma tebliğ ettin. Sen insanlardan bunun karşılığında bir ücret, çıkar ya da menfaat talep etmiyorsun. Çünkü böyle bir talep, bâtınını menfaatle kirleten sahtekârların, İblîs’in yardımcılarının yoludur. Sen, nefis menfaatine hizmet eden, yapmacık tavırlarla iş gören mükelleflerden değilsin.” (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 239) Aynı şekilde tasavvuf yolunun da en temel ölçüsü ihlâstır. Hakikî mürşidler, Hz. Peygamber’in mirasçıları olarak, vahyin safiyetini bozmadan, indî tahayyüllere ve şairâne söylemlere kapılmadan, nefsî bir iddia yahut dünyevî çıkar gözetmeden taliplere tebliğ ederler. Onların gönlünde ücret beklentisi, şöhret arzusu, etrafına kalabalık toplama hevesi yoktur. Bütün gayeleri, müridin kalbini Allah’a yöneltmek, Hak ile kul arasındaki perdeleri kaldırmaktır.
Buna mukabil sahte şeyhler, bâtınlarını menfaatle kirletmiş kimselerdir. Görünürde irşad adına söz söylerler; fakat sözlerinin ve davranışlarının altında gizli bir nefis menfaati vardır. Kimi mal, kimi makam, kimi de müridlerinin takdiriyle beslenir. İşte bunlar, âyetin ifadesiyle “İblîs’in yardımcıları”dır; çünkü İblîs de hakikati gizleyip bâtılı süsleyerek kulları Hak yolundan alıkoyar.
Nitekim âyette geçen “Ben mükelleflerden değilim” ifadesi, sahte şeyhlerle hakikî mürşidlerin ayrımını belirleyen temel ölçüdür. Zira tekellüf, yani yapmacıklık ve gösteriş, sahte şeyhlerin yoludur; onlar hakikatte sahip olmadıkları hâlleri varmış gibi gösterir, kalplerinde bulunmayan makamları sözle iddia eder ve böylece nefis menfaatine hizmet ederler. Buna karşılık ihlâs, hakikî mürşidlerin âlemetidir; onlar, bütün amellerinde yalnız Allah’ın rızâsını gözetir, hâllerini iddia etmez ve müridlerini kendi varlıklarına değil, Hakk’ın nuruna yöneltirler.
Tasavvufî terbiyesinde bu ölçü hem mürşidi tanımak hem de müridin kendi nefsini tezkiye etmesi açısından hayati önem taşır. Zira mürid, eğer dünyevî menfaat, şöhret ve gösteriş peşinde olan birine bağlanırsa, sahte şeyhlerin ağına düşer. Fakat bütün amellerini Allah’a nispet eden, varlığını gizleyen ve müridini Hakk’a yönlendiren kâmil mürşide intisap ederse, Resûlullah’ın hakikî vârisi olan bir rehberin terbiyesinde olur. Böylece kalbi ihlâs ile terbiye edilen mürid, nefsin olumsuz vasıflarından temizlenir, şeytanın vesveselerinden korunur ve yalnız Hakk’a kulluğun safiyetine erer.
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ
(38/87) İn huve illâ żikrun lil’âlemîn.
(38/87) “Bu Kur’ân, âlemler için ancak bir öğüttür.”