İçeriğe atla
Sâd 46Cüz 23 · Sayfa 456

Sâd Sûresi 46. Âyet

ص

Sohbete sor

İnnâ aḣlasnâhum biḣâlisatin żikrâ-ddâr(i)

Şüphesiz biz onları, ahiret yurdunu düşünme özelliği ile (temizleyip) ihlaslı kimseler kıldık.

Sâd Sûresi

Peygamberlerin böyle bir mazhariyete erişmelerinin en temel sebebi, âhiret yurdunu hatırda tutmadaki samimiyetlerinin yanı sıra bu hususta gösterdikleri titizlik ve kararlılıklarıdır. Çünkü çoğu zaman insan, dünya hayatında zevk peşinde koşma arzusu veya sıkıntılardan kurtulma telaşıyla kötülüklere sürüklenir, dinin ve ahlâkın buyruklarından uzaklaşır. Böylece zevke ulaşma isteği yahut elemden kaçma korkusu kişiyi kolayca günaha teslim eder; bu da dinî ve ahlâkî açıdan tam bir çöküştür. İnsanı bu çöküşten kurtaracak olan şey, diri bir âhiret bilincine sahip olmaktır. Bu bilinç, kişide şu inancı pekiştirir: Dünyada Allah’ın buyruklarını hiçe sayarak tattığımız küçük zevkler karşılığında âhirette daha büyük nimetleri kaybedeceğiz; dünyada kurtulduğumuz küçük sıkıntıların karşılığında ise âhirette daha ağır azaplara maruz kalacağız. Dolayısıyla âhiret bilinci ve sorumluluğu, dinî ve ahlâkî hayatın en sağlam teminatıdır.

Âyette âhiret için (الدَّار) lâfzının kullanılması, hakiki yurt ve mekânın âhiret olduğuna işarettir. Dünya ise ancak o yurdun mahiyetini kavratmaya yarayan bir imtihan sahnesidir. Bu sebeple peygamberler, bütün himmet ve gayretlerini âhirete yöneltmiş; dünyaya meyletmedikleri gibi ebedî yurtlarını da bir an olsun unutmamışlardır. Onların kalplerinde yalnızca dünya sevgisi değil, âhiretin haz ve mükâfat beklentisi de yer bulmamış; bütün yönelişleri sırf Hakk’a hasredilmiştir. Zira onlar ne dünya sevgisine ne de cennet arzusuna bağlanmış; bütün iştiyaklarını yalnızca Allah’a vuslatta toplamışlardır. İşte bu hâl, âyetin ifadesiyle “zikre’d-dâr”dır. Yani kalbi dâr-ı fenâdan (dünya) ve dâr-ı bekâdan (âhiret) çekip yalnızca Dâr-ı Hakikî olan Allah’a bağlamayı ifade eder. Çünkü kul, fenâ ile dünya ve âhiret perdelerinden soyunur; bekâ ile ise Hak’ta ebedî hayat bulur. Böylece kalbinde ne cennet arzusu kalır, ne de dünyaya bağlılık. Tüm iştiyak ve yöneliş, sadece Allah’a vuslat olur.

Aynı hakikati, peygamberlerin vârisleri olan ârifler ve mürşid-i kâmiller de temsil etmişlerdir. Onlar, tevhîdin hakikatini tecrîd ve tefrîd zirvesinde yaşayarak, ceberût ve melekût âlemlerini müşâhede ile tam bir tevhîd makâmına ulaşmışlardır. Sâlikleri de kurbiyyet, müşâhede ve mükâşefe hallerine davet etmişler; fakat bu esnada telvîne düşmemiş, istikametten sapmamış ve hiçbir şeyin kendilerini Hak’tan perdelemesine izin vermemişlerdir. Çünkü onlar ilâhî kudret sahibi (ulû’l-eydî) ve rabbanî basiret erbabı (ulû’l-ebsâr) kimselerdir. Gaybda kendileri için ezelden takdir edilmiş olan en güzel hâle ulaşarak muhlislerin derecesine erişmişlerdir. Zira Hak katında ihlâslı kılınmanın özelliği, kişinin hem zâhirinde hem de bâtınında ilâhî hükümlere tam mânasıyla uyması ve Allah’tan başka her şeyden tecrid yoluyla uzaklaşmasıdır.


Âyet 47

وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ

(38/47) Ve-innehum ‘indenâ lemine-lmustafeyne-l-aḣyâr.

(38/47) Şüphesiz onlar, bizim katımızda hayırlı, seçkin kimselerdendir.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)