İnnâ aḣlasnâhum biḣâlisatin żikrâ-ddâr(i)
Şüphesiz biz onları, ahiret yurdunu düşünme özelliği ile (temizleyip) ihlaslı kimseler kıldık.
Çünkü biz onları temiz bir hasletle, hâlis yurt (ahiret) düşüncesine ermiş has kullarımızdan kılmışızdır.
Sâd Suresi 46. ayet, Allah'ın bazı kullarını 'halis' kıldığını ve bu halisiyetin 'ahiret yurdunu anma' ile ilişkilendirildiğini ifade etmektedir. Ayet, 'ihlas' ve 'zikir' kavramlarının derinliğini ve bunların ahiret bilinciyle olan bağlantısını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'خَلَصَ' (halasa) kelimesinin bir şeyin kirden ve karışıklıktan arınması, saf hale gelmesi anlamına geldiğini belirtir. 'أَخْلَصَهُ' (ahlesahu) ise bir şeyi bu hale getirmek, onu saf ve katışıksız kılmaktır. Ayetteki 'أَخْلَصْنَـٰهُم' ifadesi, Allah'ın o kulları, dünya meşgalelerinden ve nefsanî arzulardan arındırarak, sadece ahiret yurdunu düşünen, samimi ve seçkin kimseler kıldığını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'إخلاص' (ihlas) kavramını, bir şeyi başka şeylerden ayırıp saf hale getirmek olarak tanımlar. Özellikle ibadet ve amellerde ihlas, kulun niyetini sadece Allah'a yöneltmesi, riyadan ve gösterişten uzak durmasıdır. Ayetteki kullanım, Allah'ın bu kişileri, ahiret yurdunu anma konusunda diğer düşüncelerden arındırıp, bu konuda samimi ve tek odaklı kıldığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ihlas' kavramının Kur'an'da genellikle 'Allah'a karşı samimi ve içten olmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu samimiyet, kişinin tüm eylemlerini Allah rızası için yapması ve başka hiçbir motivasyonun olmamasıdır. Ayetteki 'أَخْلَصْنَـٰهُم' ifadesi, Allah'ın bu kişilere bahşettiği özel bir lütuf olup, onları ahiret yurdunu düşünme konusunda tam bir samimiyet ve adanmışlık seviyesine yükselttiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'خالصة' (halisa) kelimesinin burada 'sıfat' anlamında kullanıldığını, yani 'halis bir haslet, halis bir özellik' manasına geldiğini belirtir. Bu, Allah'ın onlara verdiği, onları diğerlerinden ayıran, saf ve katışıksız bir niteliktir. Ayetteki bağlamda bu nitelik, 'ahiret yurdunu anma' ile açıklanmaktadır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'خالصة' kelimesinin burada 'masdar' olarak değil, 'sıfat' olarak kullanıldığını ve 'halis bir haslet' veya 'halis bir özellik' anlamına geldiğini ifade eder. Bu, Allah'ın o kullara bahşettiği, onları diğer insanlardan ayıran, samimi ve saf bir niteliktir. Bu nitelik, ayetin devamında 'zikra' (anma) ile açıklanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'halis' kelimesinin Kur'an'da saflık, arınmışlık ve samimiyet anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Bihalisatin' ifadesi, bu kişilerin sahip olduğu özelliğin, yani ahiret yurdunu anmanın, tamamen saf, katışıksız ve samimi olduğunu vurgular. Bu, onların bu konudaki niyetlerinin ve odaklarının ne kadar güçlü olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ذكرى' (zikra) kelimesinin 'hatırlama, anma' anlamına geldiğini belirtir. Bu, sadece dilde bir tekrar değil, aynı zamanda kalpteki bir idrak ve sürekli bir bilinç halidir. Ayetteki 'zikra' ifadesi, bu kişilerin ahiret yurdunu sürekli akıllarında tuttuklarını, onu unutmadıklarını ve ona göre yaşadıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ذكر' (zikr) kelimesinin hem kalple hatırlama hem de dille anma anlamlarına geldiğini açıklar. 'ذكرى' ise bu anmanın bir sonucu veya bir şeklidir. Ayetteki 'ذِكْرَى ٱلدَّارِ' ifadesi, bu kişilerin ahiret yurdunu sürekli akıllarında tutarak, onun gereklerine göre hareket ettiklerini ve dünya hayatında ahireti unutmadıklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da sadece 'hatırlamak' değil, aynı zamanda 'uyanık olmak, bilinçli olmak' anlamlarını da taşıdığını belirtir. 'Zikra' ise bu uyanıklığın ve bilincin bir tezahürüdür. Ayetteki 'ذِكْرَى ٱلدَّارِ' ifadesi, bu kişilerin ahiret yurduna karşı sürekli bir bilinç ve farkındalık içinde olduklarını, dünya hayatının geçiciliğini ve ahiretin kalıcılığını asla akıllarından çıkarmadıklarını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'دار' (dar) kelimesinin 'mesken, konut' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da genellikle 'dünya yurdu' (darü'd-dünya) ve 'ahiret yurdu' (darü'l-âhire) şeklinde kullanılır. Ayetteki 'ٱلدَّارِ' ifadesi, 'ahiret yurdu'nu kastetmektedir ve bu kişilerin odaklandığı nihai meskenin dünya değil, ahiret olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'دار' kelimesinin etrafı çevrili, içinde ikamet edilen yer anlamına geldiğini ifade eder. Kur'an'da bu kelime, genellikle dünya ve ahiret hayatının bir metaforu olarak kullanılır. Ayetteki 'ٱلدَّارِ' ifadesi, bu kişilerin zihinlerinde ve kalplerinde sürekli olarak ahiret yurdunu canlı tuttuklarını, dünya hayatının geçiciliğine aldanmadıklarını gösterir.
Sâd Sûresi
Peygamberlerin böyle bir mazhariyete erişmelerinin en temel sebebi, âhiret yurdunu hatırda tutmadaki samimiyetlerinin yanı sıra bu hususta gösterdikleri titizlik ve kararlılıklarıdır. Çünkü çoğu zaman insan, dünya hayatında zevk peşinde koşma arzusu veya sıkıntılardan kurtulma telaşıyla kötülüklere sürüklenir, dinin ve ahlâkın buyruklarından uzaklaşır. Böylece zevke ulaşma isteği yahut elemden kaçma korkusu kişiyi kolayca günaha teslim eder; bu da dinî ve ahlâkî açıdan tam bir çöküştür. İnsanı bu çöküşten kurtaracak olan şey, diri bir âhiret bilincine sahip olmaktır. Bu bilinç, kişide şu inancı pekiştirir: Dünyada Allah’ın buyruklarını hiçe sayarak tattığımız küçük zevkler karşılığında âhirette daha büyük nimetleri kaybedeceğiz; dünyada kurtulduğumuz küçük sıkıntıların karşılığında ise âhirette daha ağır azaplara maruz kalacağız. Dolayısıyla âhiret bilinci ve sorumluluğu, dinî ve ahlâkî hayatın en sağlam teminatıdır.
Âyette âhiret için (الدَّار) lâfzının kullanılması, hakiki yurt ve mekânın âhiret olduğuna işarettir. Dünya ise ancak o yurdun mahiyetini kavratmaya yarayan bir imtihan sahnesidir. Bu sebeple peygamberler, bütün himmet ve gayretlerini âhirete yöneltmiş; dünyaya meyletmedikleri gibi ebedî yurtlarını da bir an olsun unutmamışlardır. Onların kalplerinde yalnızca dünya sevgisi değil, âhiretin haz ve mükâfat beklentisi de yer bulmamış; bütün yönelişleri sırf Hakk’a hasredilmiştir. Zira onlar ne dünya sevgisine ne de cennet arzusuna bağlanmış; bütün iştiyaklarını yalnızca Allah’a vuslatta toplamışlardır. İşte bu hâl, âyetin ifadesiyle “zikre’d-dâr”dır. Yani kalbi dâr-ı fenâdan (dünya) ve dâr-ı bekâdan (âhiret) çekip yalnızca Dâr-ı Hakikî olan Allah’a bağlamayı ifade eder. Çünkü kul, fenâ ile dünya ve âhiret perdelerinden soyunur; bekâ ile ise Hak’ta ebedî hayat bulur. Böylece kalbinde ne cennet arzusu kalır, ne de dünyaya bağlılık. Tüm iştiyak ve yöneliş, sadece Allah’a vuslat olur.
Aynı hakikati, peygamberlerin vârisleri olan ârifler ve mürşid-i kâmiller de temsil etmişlerdir. Onlar, tevhîdin hakikatini tecrîd ve tefrîd zirvesinde yaşayarak, ceberût ve melekût âlemlerini müşâhede ile tam bir tevhîd makâmına ulaşmışlardır. Sâlikleri de kurbiyyet, müşâhede ve mükâşefe hallerine davet etmişler; fakat bu esnada telvîne düşmemiş, istikametten sapmamış ve hiçbir şeyin kendilerini Hak’tan perdelemesine izin vermemişlerdir. Çünkü onlar ilâhî kudret sahibi (ulû’l-eydî) ve rabbanî basiret erbabı (ulû’l-ebsâr) kimselerdir. Gaybda kendileri için ezelden takdir edilmiş olan en güzel hâle ulaşarak muhlislerin derecesine erişmişlerdir. Zira Hak katında ihlâslı kılınmanın özelliği, kişinin hem zâhirinde hem de bâtınında ilâhî hükümlere tam mânasıyla uyması ve Allah’tan başka her şeyden tecrid yoluyla uzaklaşmasıdır.
وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ
(38/47) Ve-innehum ‘indenâ lemine-lmustafeyne-l-aḣyâr.
(38/47) Şüphesiz onlar, bizim katımızda hayırlı, seçkin kimselerdendir.