Ve-innehum ‘indenâ lemine-lmustafeyne-l-aḣyâr(i)
Şüphesiz onlar, bizim katımızda hayırlı, seçkin kimselerdendir.
Çünkü onlar, nezdimizde seçilmiş en hayırlı kimselerdendir.
Bu ayet, peygamberlerin Allah katındaki üstün mertebesini ve seçkinliğini vurgulamaktadır. 'Musṭafayn' ve 'Aḫyār' kelimeleriyle onların hem ilahi bir seçimle belirlenmiş oldukları hem de ahlaki ve manevi açıdan en iyiler arasında yer aldıkları ifade edilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عند' kelimesinin bir şeyin yakınında bulunmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'عندنا' ifadesi, peygamberlerin Allah'a olan manevi yakınlığını ve O'nun katındaki özel, yüce makamlarını vurgular. Bu, sadece mekânsal bir yakınlık değil, aynı zamanda değer ve itibar açısından bir yakınlıktır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'عند' kelimesinin bazen 'nezdinde' veya 'katında' anlamında kullanıldığını ve bu kullanımın genellikle bir şeref ve yücelik ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'عندنا' ifadesi, peygamberlerin Allah tarafından özel olarak taltif edilmiş ve yüceltilmiş olduklarını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'safâ' kökünden türeyen 'ıstıfâ' fiilinin 'seçmek, ayıklamak, arındırmak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Musṭafayn' kelimesi, Allah'ın bu kişileri diğer insanlardan ayırarak özel bir görev veya makam için seçtiğini ifade eder. Ayette, peygamberlerin ilahi bir seçimle bu mertebeye ulaştıkları vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'safâ' kelimesinin bir şeyin en halis ve en temiz kısmını ifade ettiğini, 'ıstıfâ'nın ise bir şeyi saflığı ve temizliği nedeniyle seçmek olduğunu açıklar. 'Musṭafayn' ifadesi, peygamberlerin hem manevi olarak arındırılmış hem de Allah tarafından en üstün niteliklere sahip oldukları için seçilmiş olduklarını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ıstıfâ' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi bir seçimi ve bu seçimin getirdiği özel bir statüyü ifade ettiğini belirtir. 'Musṭafayn' kelimesi, peygamberlerin Allah tarafından özel bir amaç için seçilmiş, diğer insanlardan ayrılmış ve üstün kılınmış kişiler olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hayr' kelimesinin 'iyilik, güzellik' anlamlarına geldiğini ve 'ahyâr'ın ise 'en iyiler, en hayırlılar' demek olduğunu belirtir. Ayetteki 'ahyâr' ifadesi, peygamberlerin sadece seçilmiş olmakla kalmayıp, aynı zamanda ahlaki ve manevi nitelikler açısından da en üstün mertebede olduklarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hayr' kökünün geniş bir iyilik ve üstünlük yelpazesini kapsadığını ifade eder. 'Ahyâr' kelimesi, peygamberlerin hem dünya hem de ahiret açısından en iyi vasıflara sahip olduklarını, fazilet ve erdem sahibi olduklarını belirtir. Bu, onların seçkinliklerinin sadece ilahi bir atama değil, aynı zamanda kendi öz niteliklerinden de kaynaklandığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hayr' kelimesinin Kur'an'da genellikle mutlak iyiliği ve faydayı ifade ettiğini belirtir. 'Ahyâr' kelimesi, peygamberlerin Allah katında en değerli ve en faziletli kimseler olduğunu, onların hem kendileri için hem de insanlık için hayırlı işler yapan kişiler olduğunu vurgular.
Sâd Sûresi
Âyette “indiyyet” (Allah katında olma) ile “istifâ” (seçilmişlik) vasıflarının bir arada zikredilmesi, peygamberlerin kullukla ilgili seçilmişliklerinin ezelî olduğuna işaret eder. Onların şerefi, herhangi bir arızî sebebe dayanmayan, Allah katından hususî bir lütuf ve tertemiz bir mevhibe olarak bahşedilmiştir (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/198) Dolayısıyla tevhîdin hakikat sırlarına vâkıf olan, ilâhî isimlerin kesret âlemindeki tecellîlerini müşâhede eden peygamberler ve onların vârisleri konumundaki hakikat ehli, gerçekten “ahyâr”dır. Yani mâsivâdan arınmış, saflaşmış, risalet ve velâyet yükünü taşımaya lâyık kılınmış, yakîn ve mârifetin derin sırlarına mazhar olmuş seçkin kimselerdir.
Tasavvuf geleneğinde “ahyâr”, ricâlü’l-gayb hiyerarşisinde önemli bir mertebeyi temsil eder. Onların sayısı ve görevleri hakkında farklı rivayetler vardır: bazı hadislerde yedi, bazılarında üç yüz oldukları nakledilmiştir. Her asırda mutlaka mevcut olan ahyârın yeryüzünde dolaşıp meseleleri çözmek ve karara bağlamakla görevli oldukları belirtilir. Bazı kaynaklarda ahyâr, ricâlü’l-gaybın bir başka zümresi olan ebrâr ile eş tutulmuş; her iki grubun da sayısı genellikle “yedi” kabul edilmiştir. Bu sayıdan hareketle ahyârın, halk kültüründe ve tasavvuf çevrelerinde “yediler” olarak bilinen zümreyle irtibatlı olduğu düşünülmüştür.
İbnü’l-Arabî ise ricâlü’l-gayb tasnifinde ahyârın sayısının sabitlenemeyeceğini, fakat varlıklarının daima devam ettiğini belirtir. Necmeddîn-i Kübrâ da el-Usûlü’l-Aşere adlı eserinde ahyârı tasavvufî bir yapı olarak ele alır ve bu açıdan tarikâtları tarîk-i ahyâr, tarîk-i ebrâr, tarîk-i şüttâr olarak üçe ayırır: (Yazıcı, DİA, 2/194-195) Tarîk-i ahyâr, çokça ve devamlı ibadetle Allah rızâsına ulaşmayı hedefleyen, zühd ve riyâzetle nefsi terbiye edenlerin yoludur. “Hikmet-i nefsiyye” ile irtibatlı olan bu yol, nefsin kuvvelerini disiplin altına almayı, hevâdan arındırmayı ve onu kalbin emrine musahhar kılmayı amaçlar.
Tarîk-i ebrâr, ihlâs, takvâ ve sâlih amellerle Hakk’a yakınlaşmayı gaye edinir. Bu yol “hikmet-i kalbiyye” ile uyumludur; çünkü kalbin safiyetine ve ihlâsa dayalıdır.
Tarîk-i şüttâr ise aşk, cezbe ve vecd yoludur. Burada sâlik, ibadetlerin ötesinde ilâhî aşkın ateşiyle benliğinden geçer, ilâhî cezbenin tesiriyle Hakk’a yaklaşır. Zira bu yol “hikmet-i ilâhiyye” ile bağlantılıdır ve sâlikin kendi fiil ve gayretinden çok Hakk’ın cezbesi hükmünü icra eder.
Bu üç yolun ortak noktası, kulun dünyevî bağlardan soyutlanarak bütünüyle Allah’a yönelmesidir. “Ahyâr” daha çok nefis terbiyesi, riyâzet ve ibadet yolunu tutanları; buna mukabil “şüttâr” cezbe ve aşk ile kendinden geçerek Hakk’a koşanları temsil eder. Böylece tasavvuf tarihinde farklı mizaca ve istidada sahip sâlikler, aynı hakîkate farklı yollardan erişme imkânı bulmuşlardır.
وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِۜ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۜ
(38/48) Veżkur İsmâ’île ve-lyese’a ve Zâ-lkifl vekullun mine-l-aḣyâr.
(38/48) İsmail, Elyesa’ ve Zülkifl’i de an. Onların her biri iyi kimselerdi.