İçeriğe atla
Sâd 47Cüz 23 · Sayfa 456

Sâd Sûresi 47. Âyet

ص

Sohbete sor

Ve-innehum ‘indenâ lemine-lmustafeyne-l-aḣyâr(i)

Şüphesiz onlar, bizim katımızda hayırlı, seçkin kimselerdendir.

Sâd Sûresi

Âyette “indiyyet” (Allah katında olma) ile “istifâ” (seçilmişlik) vasıflarının bir arada zikredilmesi, peygamberlerin kullukla ilgili seçilmişliklerinin ezelî olduğuna işaret eder. Onların şerefi, herhangi bir arızî sebebe dayanmayan, Allah katından hususî bir lütuf ve tertemiz bir mevhibe olarak bahşedilmiştir (Baklî, Arâisü’l-Beyân, 3/198) Dolayısıyla tevhîdin hakikat sırlarına vâkıf olan, ilâhî isimlerin kesret âlemindeki tecellîlerini müşâhede eden peygamberler ve onların vârisleri konumundaki hakikat ehli, gerçekten “ahyâr”dır. Yani mâsivâdan arınmış, saflaşmış, risalet ve velâyet yükünü taşımaya lâyık kılınmış, yakîn ve mârifetin derin sırlarına mazhar olmuş seçkin kimselerdir.

Tasavvuf geleneğinde “ahyâr”, ricâlü’l-gayb hiyerarşisinde önemli bir mertebeyi temsil eder. Onların sayısı ve görevleri hakkında farklı rivayetler vardır: bazı hadislerde yedi, bazılarında üç yüz oldukları nakledilmiştir. Her asırda mutlaka mevcut olan ahyârın yeryüzünde dolaşıp meseleleri çözmek ve karara bağlamakla görevli oldukları belirtilir. Bazı kaynaklarda ahyâr, ricâlü’l-gaybın bir başka zümresi olan ebrâr ile eş tutulmuş; her iki grubun da sayısı genellikle “yedi” kabul edilmiştir. Bu sayıdan hareketle ahyârın, halk kültüründe ve tasavvuf çevrelerinde “yediler” olarak bilinen zümreyle irtibatlı olduğu düşünülmüştür.

İbnü’l-Arabî ise ricâlü’l-gayb tasnifinde ahyârın sayısının sabitlenemeyeceğini, fakat varlıklarının daima devam ettiğini belirtir. Necmeddîn-i Kübrâ da el-Usûlü’l-Aşere adlı eserinde ahyârı tasavvufî bir yapı olarak ele alır ve bu açıdan tarikâtları tarîk-i ahyâr, tarîk-i ebrâr, tarîk-i şüttâr olarak üçe ayırır: (Yazıcı, DİA, 2/194-195) Tarîk-i ahyâr, çokça ve devamlı ibadetle Allah rızâsına ulaşmayı hedefleyen, zühd ve riyâzetle nefsi terbiye edenlerin yoludur. “Hikmet-i nefsiyye” ile irtibatlı olan bu yol, nefsin kuvvelerini disiplin altına almayı, hevâdan arındırmayı ve onu kalbin emrine musahhar kılmayı amaçlar.

Tarîk-i ebrâr, ihlâs, takvâ ve sâlih amellerle Hakk’a yakınlaşmayı gaye edinir. Bu yol “hikmet-i kalbiyye” ile uyumludur; çünkü kalbin safiyetine ve ihlâsa dayalıdır.

Tarîk-i şüttâr ise aşk, cezbe ve vecd yoludur. Burada sâlik, ibadetlerin ötesinde ilâhî aşkın ateşiyle benliğinden geçer, ilâhî cezbenin tesiriyle Hakk’a yaklaşır. Zira bu yol “hikmet-i ilâhiyye” ile bağlantılıdır ve sâlikin kendi fiil ve gayretinden çok Hakk’ın cezbesi hükmünü icra eder.

Bu üç yolun ortak noktası, kulun dünyevî bağlardan soyutlanarak bütünüyle Allah’a yönelmesidir. “Ahyâr” daha çok nefis terbiyesi, riyâzet ve ibadet yolunu tutanları; buna mukabil “şüttâr” cezbe ve aşk ile kendinden geçerek Hakk’a koşanları temsil eder. Böylece tasavvuf tarihinde farklı mizaca ve istidada sahip sâlikler, aynı hakîkate farklı yollardan erişme imkânı bulmuşlardır.


Âyet 48

وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِۜ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۜ

(38/48) Veżkur İsmâ’île ve-lyese’a ve Zâ-lkifl vekullun mine-l-aḣyâr.

(38/48) İsmail, Elyesa’ ve Zülkifl’i de an. Onların her biri iyi kimselerdi.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)