İçeriğe atla
Sâd 66Cüz 23 · Sayfa 457

Sâd Sûresi 66. Âyet

ص

Sohbete sor

Rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ-l'azîzu-lġaffâr(u)

"O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır."

Sâd Sûresi

Bu âyette ise Rabbimizin sıfatları zikredilir: Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Azîz ve Gaffâr’dır. Yani O, her işinde galip olan, mahlukâtı üzerinde dilediği gibi tasarruf eden ve suçluları kahrederek cezalandıran “Azîz”dir; hükmünde kimse O’na karşı çıkamaz. Aynı zamanda iman edip tövbeye yönelen, sâlih amel işleyen kullarını bağışlayan ve mâsivânın izlerini gönüllerden silerek yalnız kendi hakikatini bâkî kılan “Gaffâr”dır. Böylece âyette tehdit ve rahmet bir arada zikredilerek kullara hem korku hem de ümit telkin edilmiş olmaktadır.

Nitekim bir hadiste şöyle buyurulur: “Bir kul yâ Rab! Beni bağışla diye duâ ettiği zaman, Allah Teâlâ şöyle der: ‘Kulum bir günah işledi ve bu günahı bağışlayıp îcâbında muâhaze edecek bir rabbi olduğunu bildiği için sizi şâhid tutuyorum ki ben de kendisini bağışladım.” (Buhârî, Tevhîd, 35; Müslim, Tövbe, 25) Azîz ve Gaffâr İsimleri Azîz ismi, Allah’ın kudret ve yüceliğinin kadîm olduğunu, mahlûkattaki gibi değişikliğe uğramadığını ifade eder. Kur’ân’da çoğunlukla Hakîm ismiyle birlikte zikredilir; ayrıca Rahîm, Alîm, Kavî, Hamîd, Gafûr, Gaffâr, Vehhâb, Kerîm ve Zü’ntikām isimleriyle de beraber anılır. Böylece Allah’ın kudreti ve izzeti, keyfî ve ezici bir üstünlük değil; merhamet, hikmet, adalet, bağışlama ve ilim gibi vasıflarla dengelenmiş bir yücelik olarak ortaya konur.

İzzet kavramı da doğrudan Allah’a nispet edilmiştir; her türlü üstünlük O’na aittir. Nitekim Kur’ân’da izzetin ulûhiyyetin temel niteliklerinden biri olduğu vurgulanmış, hatta Allah’ın izzeti üzerine yemin edilebileceği hadislerde belirtilmiştir (Buhârî, “Eymân”, 12). Bir âyette de izzetin yalnızca Allah’a, resulüne ve müminlere mahsus olduğu açıkça ifade edilmiştir. (Münâfikūn 63/8) Esmâ-i hüsnâ müellifleri Azîz ismini genellikle dört mânada açıklamışlardır: benzeri olmayan, mağlup olmayan galip, kuvvetli ve izzet veren. İlk anlamıyla tenzîhî, ikinci ve üçüncü anlamlarıyla zâtî, dördüncü anlamıyla ise fiilî sıfatlara işaret eder. Bu son mânayı ise daha çok aynı kökten gelen Muʿizz ismi karşılar.

Gazzâlî’ye göre “azîz” denilebilmesi için üç vasfın bir arada bulunması gerekir: Nâdir bulunmak, şiddetle ihtiyaç duyulmak ve erişilmesi zor olmak. Bu üç vasfın kemâl noktası yalnızca Allah’ta gerçekleşir: 1. Nâdirliğin kemâli “bir” olmaktır; bu da ancak Allah’a mahsustur. 2. Her şeyin varlık ve bekâda kendisine muhtaç olması, ihtiyaç duyulmanın kemâlidir. 3. Künhünün idrak edilemez oluşu, erişilmezliğin kemâlidir. Dolayısıyla mutlak mânada “Azîz” ancak Allah’tır. (Koloğlu, DİA, 4/331) Azîz isminin zuhûruna gelince: Nerede izzet varsa, orada varlık yalnızca Rahmân’a aittir. Bir varlık izzetle nitelendiğinde, o varlık Azîz isminin tecellîlerinden biridir. Ancak izzet, varlığın hiçbir şekilde ortaklık kabul etmeyen aşkın boyutu ve mutlak ulaşılamazlık mertebesine dayandığında, bu izzet yalnızca Allah ismine mahsustur. Bununla beraber, izzet Rahmân ismiyle “cemʿü’l-cemʿ” mertebesinde birleşir; orada ne isim ne de müsemmâ (isimlendirilen) söz konusudur.

Burada vurgulanmak istenen husus, “Azîz” isminin bir bakımdan Rahmân’a, diğer bakımdan Allah’a nisbet edilişini açıklamaktır. Zira bu iki isim arasında bir “matlaʿ” (doğuş noktası) vardır ki, bütün isimlerin aslı olan bu iki ismin cemʿ yeridir. Hiç şüphe yok ki bu “matlaʿ”, onların birleşme makamı, yani cemʿü’l-cemʿdir.

Allah Teâlâ aynı zamanda bâtın kuvvelerin idrâkine karşı da Azîz’dir. Çünkü Zâtı, hayalin belirlemesinden münezzehtir. Zira eğer hayal O’nu belirleyebilseydi, sınırlamış olurdu; hâlbuki Zât, sınırlanmaktan münezzehtir. Aynı şekilde vehim kuvvesi ve hafıza kuvvesi de Zât’a ulaşamaz. Çünkü hafıza kuvvesi Zât ile değil, ancak imanın belirlediği tasavvurlarla alâkalıdır.

Bununla birlikte Allah Teâlâ salt imtina’ (ulaşamazlık) manasıyla değil mahlûkata galip olma vasfıyla kendisini tanıtır. Galip olması da tecellînin zuhuruna göre onların rüsûmlarını yani benliklerine dair izlerini istîlâ eden mahvı ifade eder. Bu da vahdâniyyetin zuhurunun, çokluk âleminin (kesret) suretleri üzerinde galebe çalmasıdır. Bu galip gelme, nûrun zulmeti kahretmesi gibidir. Çünkü cehalet karanlıktır; tecellî ise bu karanlığı kaldırır. Böylece o makamda yalnızca Azîz baki kalır ve Hak, onlara “Azîz” ismiyle kahreden galip olarak tanınır.

Fenâdan sonra bekâ ehlinin mertebelerinde ise Azîz isminin zuhuru diğer isimlerin zuhuru gibidir. Çünkü orası, Zât’ın bizzat kendi huzurudur. Orada isimler, Zâtlarıyla belirmiş olarak tecellî eder; başka bir şeyin (ağyârın) izi orada mevcut değildir. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâ, 139-142) Gaffâr ismine gelirsek: Gaffâr “örtmek, gizlemek, korumak” anlamındaki gafr kökünden gelir ve “kulun günahını örten, bağışlayan, kusurlarını açığa çıkarmayan” mânalarını ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kökten türeyen lafızlar çokça geçmekte, özellikle Gafûr ismiyle beraber zikredilmektedir. Bu tekrarlar, Allah’ın bağışlamasının sürekliliğini ve kullar için ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunu gösterir.

Mağfiret kavramının Kur’ân’da sıkça vurgulanması, insanı sürekli bir suçlu gibi görmek için değil; onun kemal yolculuğunda eksiklik ve hatalara düşebileceğini, fakat Allah’ın bağışlaması sayesinde yeniden doğrulabileceğini belirtmek içindir. Nitekim bir hadiste bildirildiğine göre Allah, mümin kulunu kıyamet günü yalnızca kendisiyle yüzleştirecek, günahlarını tek tek hatırlatacak, ardından “Ben onları dünyada gizlediğim gibi bugün de bağışladım” buyuracak ve kulunu sadece sevap defteriyle baş başa bırakacaktır (Buhârî, Mezâlim, 2).

Kur’ân’da beş yerde geçen Gaffâr ile doksan yerde geçen Gafûr arasındaki fark da müfessirleri düşündürmüştür. Zeccâc her ikisinin de mübalağa ifade ettiğini, tekrarı ise Allah’ın sıfatlarındaki mutlak kemali vurguladığını belirtir. Bunun yanında, Gaffâr’ın “dünyada günahları örten”, Gafûr’un ise “âhirette bağışlayan” anlamı taşıyabileceğini kaydeder. İmam Gazzâlî ise bu iki ismin nüansını şöyle açıklar: Gaffâr, tekrarlanan günahları defalarca affedeni; Gafûr ise her çeşit günahı bağışlayanı ifade eder.

Gazzâlî ayrıca Gaffâr isminin “güzel olanı ortaya çıkarıp çirkini gizleyen” anlamını öne çıkarır ve ilâhî setrin üç tecellisini sıralar: 1. Bedenin çirkin organlarının içte saklanıp güzel olanlarla örtülmesi. 2. Kötü düşünce ve duyguların iç dünyada gizlenmesi. 3. Kulun günahlarının bağışlanarak sevaplarla örtülmesi. Kulun bu isimden nasibi ise, başkasında gördüğü kusuru ifşa etmemesi ve affedici olmasıdır. Çünkü gizlilikleri araştıran, kötülüğe kötülükle mukabele eden kimse, Gaffâr isminin tecellilerinden pay alamaz. (Topaloğlu, DİA, 13/286-287) Mertebeler bakımından Gaffâr isminin tecellîleri şöyle özetlenebilir:

İlk mertebede Allah, tövbe eden kimseye Gaffâr’dır; yani kendisine dönene mağfiret eder. Fakat bu dönüş, eğer nefsine rücû şeklinde olursa, kul hâlâ hicâb altında demektir. Bu durumda mağfiret, Gaffâr isminin, kulun “eş-Şedîdü’l-ʿAzâb” isminin heybetini görmesinden onu setretmesidir. Böylece kul, hakikî takvâya yönelmez; sadece karşısına çıkan korkularla hareket eder. Bu mertebede Gaffâr, hakikatte Mudill (saptıran) isminin tecellîsiyle örtüşür. Yani Allah’ın “Ehlü’l-mağfire” oluşu burada O’nun Mudill vasfıyla görünür.

Bir diğer iʿtibârda ise kul, takvâ hakikatiyle kuşatıldığında, onun tövbesi Hakk’a yöneliştir; günah makamından itaate dönüşüdür. Bu durumda Hak Teâlâ onun hakkında Ehlü’t-takvâdır. Burada Gaffâr’ın tecellîsi, kuldan Mudillin hükümlerini örtmek ve Hâdî’nin hükümlerini açmaktır. Böylece kul, dalâlet perdelerinden korunur ve takvâya ulaşır. Bu mağfiret, haram olan şehvetlerin ve dalâlet hallerinin setridir.

Daha ileri bir iʿtibârda Gaffâr isminin mağfireti, kulun “fiil benimdir” vehmini örtmesidir. Kul artık bütün fiillerin kendi nefsinden değil, yalnızca Hak Teâlâ’dan sâdır olduğunu görür. Böylece hiçbir hayrı kendine nispet etmez, hepsini Rabbine izafe eder. Bu hâl, Tevhîdü’l-efʿâl mertebesidir ve mârifetin başlangıcında bulunan âriflerin makamıdır.

Bundan daha yüce bir iʿtibâr ise, Gaffâr isminin kulun kendi zâtını görmesini setretmesidir. Kul bu perdelenişle Kayyûm ismini müşâhede eder; böylece kendi varlığını görmez, yalnızca Kayyûmiyet’i temaşa eder. Bu, Tevhîdü’s-sıfât mertebesidir; zira çok görünen bütün zâtlar hakikatte sıfattır ve ancak “Kayyûm” ile kâimdirler. Bunun keyfiyetini ise yalnızca ehl-i şuhûd idrak eder.

Son olarak, en yüce iʿtibârda her şey Allah’a döner ve O’ndan başka hiçbir şey kalmaz. Bu mertebede Gaffâr ismi, Bâkî isminin hakikatinde fânî olur. Burası da Tevhîdü’z-zât mertebesidir. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâ, 282-283)


Âyet 67-68