İçeriğe atla
Sâd 65Cüz 23 · Sayfa 457

Sâd Sûresi 65. Âyet

ص

Sohbete sor

Kul innemâ enâ munżir(un)(s) vemâ min ilâhin illa(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr(u)

(Ey Muhammed!) De ki: "Ben ancak bir uyarıcıyım. Her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan bir Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur."

Sâd Sûresi

Bu beyan, Hz. Peygamber’in nübüvvetini tasdik ederken aynı zamanda Allah’ın vahdaniyyetini, ulûhiyyetini ve her şeyi kuşatan rubûbiyetini de ilan etmektedir. Resûlullah’ın görevi; insanları inkârın ve günahın doğuracağı felâketlerden sakındırmak, kalpleri tevhîde yöneltmek, azabın akıbetiyle uyarmak ve iman ile itaate çağırmaktır. Bu davetin yanında itaat edenleri müjdelemek de onun risaletinin bir parçasıdır.

Mekkeli müşriklere hitaben ise: “Allah’ı inkâr edip günahlara daldığınızda O’nun azabına uğrayacağınız konusunda sizi uyarıyorum” demiş ve hemen ardından şu büyük hakikati açıkça ilan etmiştir:

“Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.” O, Vâhid’dir; yani birliğinde ortağı olmayan, varlığında hiçbir şerike muhtaç bulunmayan Zât’tır. Kahhâr’dır; yani bütün varlıkları mutlak kudreti altında kahreden, her türlü mâsivâyı silen, kalplerin perdelerini kaldıran Rabb’tir. O, zât-ı ahadiyyetin tekliği ile kesreti; kahrı ile de bu kesretin izlerini vahdaniyyetinde bertaraf eder, böylece hepsi yok olup gider ve O’ndan başka hiçbir şey bâkî olmaz. Varlık âleminde görünen her şey fanidir; bâkî olan yalnızca O’nun vechidir. Tüm hüküm O’na aittir ve bütün varlıklar gölgelerin asıllarına, dalgaların deryaya dönmesi gibi, nihayetinde O’na dönecektir.

Hakkında ortaklık ve kesretin asla mümkün olmadığı yani ne zâtı ne sıfatları ve ne de fiilleri bakımından hiçbir ortağı bulunmayan ve dolayısıyla da kendisinden başka hiçbir melce’ ve sığınak olmayan O “tek ve herşeyi kahredici” olan Allah’tan başka bir tanrı yoktur.” O, hepsinin üstündedir. O halde O’nun nasıl olur da ortakları olabilir! Allah’ın tek olduğunu anlayan kimse, kalbini sadece O’na has kılar ve O’nun sâyesinde tevhîde erer.

Diğer yandan âyetteki “Ben ancak bir uyarıcıyım” ifadesi, hem zâhirde Resûl-i Ekrem’in risalet vazifesini hem de bâtında hakikat yolunda mürşidin rolünü hatırlatır. Bu husus, mürşid-i kâmilin vazifesinin sâliki kendi şahsına değil, Hakk’a yönlendirmek olduğunu gösterir. Zira mürşid, nefsin karanlıklarına kapılan gönülleri uyandırır, kalpteki putları kırar ve tâlibi hakikate hazırlar; sâliki nefsin ve şeytanın tuzaklarından sakındırarak kalbini Hakk’a yöneltir. Ancak asıl maksat, mürşidin şahsında değil, Hakk’ın birliğinde ve kudretinde toplanır.

Nitekim “Allah Vâhid ve Kahhâr’dır” beyanı, tevhîdin zirvesini ifade eder. “Vâhid” ismi, kalpte mâsivâdan hiçbir iz bırakmamayı, bütün varlıkları Hakk’ın birliğinde görmeyi işaret ederken; “Kahhâr” ismi, nefsi ve hevâyı kahreden, kalpteki gizli ilahları yok eden kudrettir. “Allah’tan başka ilâh yoktur” ifadesi de sâliki mâsivâya yönelmekten meneder; gönlün tek sığınağının ve tek ilticâ kapısının yalnızca Allah olduğunu hatırlatır. Böylece sâlik, önce nefsin esaretinden kurtulup fenâya erer, ardından Hakk’ın nurunda bekâ bulur. Bu yönüyle âyet hem nübüvvetin tebliğ vazifesini hem de mürşid-mürid ilişkisinde sâlikin iç yolculuğundaki en temel hakikati bir arada ihtiva etmektedir.

Vâhid ve Kahhâr İsimleri Vâhid ve Ahad isimleri Allah hakkında kullanıldığında, “bölünmesi ve sayısının artması (tekessür) mümkün olmayan bir, tek, yegâne varlık” mânasını ifade eder. Buradaki birlik, herhangi bir sayı dizisinin ilk basamağı anlamında değildir; Allah’ın cüzlerden teşekkül eden birleşik (mürekkeb) bir varlık olmadığı, benzeri ve dengi bulunmadığı mânasını taşır. Aynı kökten gelmekle birlikte Ahad ile Vâhid arasında kullanılış bakımından bazı farklar tesbit edilmiştir. Ahad, genellikle nefy için kullanılır ve Allah’a nisbet edildiğinde onun birliğini tenzîhî veya selbî (ne olmadığını belirten) sıfatları (celâl sıfatları) açısından anlatır. Vâhid ise müsbet ifade ile kullanılır ve Allah’a nisbet edilince O’nun birliğini sübûtî veya teşbîhî (ne olduğunu belirten) sıfatlar (cemâl sıfatları) açısından anlatarak zâtında ve sıfatlarında benzeri bulunmayan bir ve yegâne olduğunu ifade eder.

Yine Ahad, Allah’ın zâtı bakımından, Vâhid ise sıfatları bakımından bir olduğunu gösterir. Çünkü Ahad, zât için düşünülebilecek adedî ve terkibî çokluğu ve bunun doğuracağı cismiyet özelliklerini nefyetmek suretiyle Allah’ın birliğini ifade eder. Vâhid ise onun zâtına ait sıfatların gerçekte çokluğu gerektirmediğini, O’nun, sıfatlarıyla birlikte de bir ve yegâne olduğunu ifade eder. Başka bir ifade ile Ahad her türlü nisbî kesreti, Vâhid ise adedî kesreti nefyeder. (Topaloğlu, DİA, 1/483-484)

Kahr” üstün gelmek, hâkimiyet kurmaktır. Allah Teâlâ’nın kahır mertebeleri sayılamayacak kadar çoktur. Zira her ne şekilde olursa olsun mağlup olan herkes ve her şey, hakikatte Allah tarafından kahredilmiştir. Varlık âleminin nihayetsiz türleri arasında öyle bir şey yoktur ki, kendi başına kahra uğramamış olsun. Çünkü bizzat varlık, sınırsız iken her bir mevcut, sınırlı ve kuşatılmıştır; bu da Hakk’ın kahrıyla mümkündür.

Mahlûkatın ölüm ve fena yoluyla Allah’a dönüşü kahırdır; onların, bütün çabalarına rağmen O’na muhtaç olmaları da kahırdır. Sebeplerin kendi sonuçlarına bağlı kalması dahi kahırdır; çünkü kendi başlarına zorunlu varlık olmaları imkânsızdır. Âlemlerin Allah’a gönüllü şekilde boyun eğmeleri kahırdır; zira onları boyun eğen kılan yine O’dur. Yaratılmışların muhalefetle ortaya çıkmaları da Hakk’ın kahrıyla gerçekleşmiştir; çünkü “O, onları o hâl üzere yaratmıştır.” (Hûd, 11/119) Nefislerin ve bedenlerin şehvetleri bile Hakk’ın kahrı altındadır; çünkü onları o iştihalarla var eden, O’nun kudretidir. Hiçbir şey kendi iradesiyle var olamaz; yalnızca kendisinden murad edildiği şekilde zuhûr eder. Nitekim: O, kullarının üzerinde Kahhâr’dır. (En‘âm, 6/18) Buradaki “üzerindelik”, mekânsal değil, mânevî bir yüceliktir. Varlıkta kahredici görünen her şey, aslında kendi kahrıyla değil, Allah’ın kahrıyla kahredicidir. Hatta “kahreden” olması bile kendi iradesinden değil, Hakk’ın ona yüklediği kahırdan kaynaklanır. Böylece ilâhî kahrın kuşatıcılığı her şeyi kapsar.

Dolayısıyla “Kahhâr” ismi hakikati itibarıyla “Allah” ismine rücu eder; zira O, bütün mertebeleri kendinde toplar. Ancak varlık zuhuratının bazı nispetlerinde - tıpkı “Nâfiʿ” isminin zıddına dönüp “Dârr” tecellîsine vesile olması gibi - “Kahhâr” ismi de zâtî olarak değil, izafî bir surette “Rahmân” ismine yönelir. Bu iki isim, kuşatıcılıkta birbirine girer; nihayet “Kahhâr”, zât itibarıyla her ikisini de içine alan kuşatıcı bir isim hâline gelir. İşte bu ilâhî kahır hakikati, mârifet ve şuhûd ehli için tevhîdin şirk üzerindeki mutlak galebesidir; diğer bir ifadeyle şirk perdelerinin kahredilmesi ve tevhîd nurunun kalplerde tahakkuk etmesidir. (Tilimsânî, Me’âni’l-Esmâ, 260-261)


Âyet 66

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ

(38/66) Rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ-l’azîzu-lġaffâr.

(38/66) “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”