İçeriğe atla
Sâd 41Cüz 23 · Sayfa 455

Sâd Sûresi 41. Âyet

ص

Sohbete sor

Veżkur ‘abdenâ eyyûbe iż nâdâ rabbehu ennî messeniye-şşeytânu binusbin ve 'ażâb(in)

(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyub'u da an. Hani o, Rabbine, "Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu" diye seslenmişti.

Sâd Sûresi

Allah Teâlâ yaşadığı hastalık, ölüm, kayıp gibi bela ve musibetler karşısında Hz. Eyyüb’un tam bir teslimiyet içinde sabretmesini Peygamberimize ve ümmetine örnek göstermektedir.

Tefsir ve kısas-ı enbiyâ kitaplarındaki rivayetlere göre Şam bölgesinde yaşayan Eyyûb peygamber, geniş arazilere, kölelere, sürülere, deve, sığır ve atlara sahipti. Takvâ ehliydi; yoksullara merhamet eder, dulları ve yetimleri gözetir, misafire ikramda bulunur, yolcunun yardımına koşar ve Allah’ın nimetlerine şükrederdi. Rivayetlerde ayrıca İblîs’in onu saptırmak için girişimlerinden, malını mülkünü ve ailesini kaybetmesinden, ağır ve tiksindirici bir hastalığa yakalanmasından, uzun süre sabır göstermesinden, eşinin isyana teşvikine rağmen teslimiyetinden ve nihayet şikâyet makamına gelmesinden söz edilir. Bu anlatılar, İsrailiyyat kaynaklı rivayetlerle benzerlik taşımakta, zamanla Kur’ân âyetleriyle de bütünleştirilmiş görünmektedir. (Harman, DİA, 12/16-17) Hz. Eyyûb ağır bir hastalığa yakalandığında uzun süre sabretti; hatta şifa için Rabbine ellerini açıp dua etmekten bile hayâ etti. Ancak şeytan hem içten hem dıştan ona musallat olarak onu iyice sıkıntıya soktu. Kendi nefsine “Sen peygamber olsan böyle bir belâya uğrar mıydın?” diye vesvese verirken, hanımına ve çevresindekilere de benzeri telkinlerde bulundu. Eyyûb’un “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” demesinin sebebi işte budur.

Şu unutulmamalıdır ki Allah Teâlâ eğer şeytanı peygamberlerden veya velîlerden birine musallat ederse, bu onların zilleti için değil; bilakis izzetlerini artırmak, sabreden kulların derecesine yükseltmek içindir. Zira yüksek mertebelere ancak belâlara sabrederek, her şeyi Mevlâ’ya havale ederek ve ilâhî takdire rıza göstererek ulaşılabilir (Dâye, Te’vîlât, 5/85).

Öte yandan kulun kalbini yalnız Hakk’a açması, derdini sadece O’na arz etmesi, şifa ve çareyi yine yalnız O’ndan dilemesi sabrın kemâlidir. Çünkü sâlik, aczini itiraf ederek tevekkülünü ve yönelişini bütünüyle Hak’ta toplar. Sabır, belâyı görmezden gelmek yahut acısını hissetmemek değildir; bilakis, belânın acısını yaşarken yönelişi sadece Allah’a tahsis edebilmektir. Kâmil kullar, sıkıntılarını halka değil, Hakk’a arz ederler. Böylece şikâyet, sabrın zıddı değil; sabrın hakikati ve rızâ kapısının anahtarı olur.


“Şeytan” kelimesi, kökü itibarıyla “uzak olmak” anlamına gelir. Çünkü o, Hak’tan ve hakikatten en uzak varlıktır. Nitekim Allah Teâlâ, şeytanı kendi huzurundan kovarak onu uzaklıkla perdelemiştir. Bu sebeple Hz. Eyyûb’ün “Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu” demesinin bir anlamı da şudur: “Âlem-i tabiatta uzaklığın birçok çeşidi vardır. Fakat bu seferki uzaklık, bana doğrudan dokunarak yorgunluk ve azap hâlinde yakınlaştı. Bu yüzden hakikatleri olduğu gibi idrak etmekten uzak kaldım. Halbuki o hakikatleri idrak ettiğimde ben, Allah’a yakınlık makamında bulunurum.” Çünkü insanın idrak ettiği her şey, ona bir bakıma yakındır. Görülen şey her ne kadar mekân itibarıyla uzak olsa da göz için yakındır. Görmenin gerçekleşmesi ya gözden çıkan ışının nesneye temas etmesiyle ya da ışık aracılığıyla görünenin hayalinin gözün merceğine yansımasıyla olur. Hangi görüş esas alınırsa alınsın, sonuçta görülen ile gören arasında bir yakınlık vardır.

İşte bu yüzden Hz. Eyyûb, ifadesinde “dokunma” (mess) tabirini kullanmıştır. Çünkü dokunma, yakınlığı ifade eder. Ancak o, bu dokunmayı “şeytan”a, yani uzaklığa nispet etmiştir. Böylece sanki şöyle demiştir: “Bende mevcut olan hikmetin gereği olarak şeytan, yani aslında uzak olan, bana yorgunluk ve azapla dokunmak sûretiyle yaklaşmış oldu.” Buradaki incelik şudur: Hz. Eyyûb’daki hikmet, Hak’tan gelen bir tecellîdir; fakat bu tecellî, taayyün sebebiyle bir perdeye dönüşür. Bu perde yoğunlaştığında kul, Hak’tan uzak kalır.

Diğer yandan eğer şöyle bir soru sorulursa: Hz. Eyyûb bir peygamber idi. Allah’ın ezelî inayeti sebebiyle ihlâslı kullar zümresine dâhildi. Şeytan ise “Ancak senin ihlâslı kulların müstesna” (Hicr, 15/40) diyerek bu kimselere etki edemeyeceğini bildirmiştir. Yine Allah Teâlâ, “Benim öyle kullarım vardır ki senin onlara karşı bir gücün yoktur” (Hicr, 15/42) buyurmuştur. Hâl böyle iken, şeytanın Hz. Eyyûb’a yorgunluk ve azap vermesi nasıl mümkün olabilir?

Bu soruya şu şekilde cevap verilebilir: İnsan, tabiat âleminin süflî yönlerine düşkün olduğu için Hak’tan uzak kalır. Nitekim Kur’ân’da, “İnsan elbette hüsran içindedir” (Asr, 103/2) buyrulmuştur. Çünkü varlığın belirlenmiş suretleri, şeytanın etki alanı olan tabiat âleminde ortaya çıkmıştır. Bu yüzden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Benim de bir şeytanım vardı, ama elimde Müslüman oldu” buyurmuştur. Çünkü onun da cismanî varlığı tabiat âleminden yaratılmıştı ve şeytanın etki alanı içine giriyordu. Bütün peygamberler de bu hükme dahildir.

Ancak Hakk’ın inayetiyle onlar bu hüsrandan kurtulmuşlardır. Peygamberlerin seçkin ümmetleri de onlara tabi olmak suretiyle kurtuluşa ererler. Nitekim “Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna” (Asr, 103/3) âyetinde bu istisna açıkça beyan edilmiştir.

Böylece anlaşılmış oluyor ki şeytanın tasallutu (etkisi) bütün insan türü üzerine yöneliktir. Fakat peygamberler ve onların seçkin ümmetleri üzerinde şeytanın bir hâkimiyet gücü yoktur. Yani onların üzerinde şeytanın tasallutu etkili bir sonuç doğurmaz. (Bk. Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 2/1104-1106)


Âyet 42

اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ

(38/42) Urkud biriclik hâżâ muġteselun bâridun ve şerâb.

(38/42) Biz de ona, “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su” dedik.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)