Veżkur ‘abdenâ eyyûbe iż nâdâ rabbehu ennî messeniye-şşeytânu binusbin ve 'ażâb(in)
(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyub'u da an. Hani o, Rabbine, "Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu" diye seslenmişti.
Kulumuz Eyyub'u da an. Bir zaman o, Rabbine şöyle nida etmişti: "Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu."
Bu ayet, Hz. Eyyub'un şeytanın kendisine verdiği sıkıntı ve azaptan Allah'a sığınmasını anlatır. Anahtar kavramlar, 'anmak', 'kul', 'seslenmek', 'şeytan', 'yorgunluk' ve 'azap' kelimeleri etrafında şekillenerek, Eyyub'un sabrını ve Allah'a yönelişini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesini hem kalple hatırlama hem de dille ifade etme olarak açıklar. Ayetteki 've'zkur' ifadesi, Hz. Eyyub'un kıssasını ibret almak ve hatırlamak üzere dile getirme emrini taşır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zikr'in unutmanın zıddı olduğunu ve bazen dilde, bazen kalpte, bazen de her ikisinde birden gerçekleşebileceğini belirtir. Burada, Eyyub'un durumunu hem zihinde canlı tutma hem de başkalarına aktarma anlamını içerir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'abd' kelimesinin 'kulluk eden, itaat eden' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'abdunâ' ifadesi, Eyyub'un Allah'a tam bir teslimiyetle kulluk ettiğini ve bu nedenle Allah tarafından özel olarak anıldığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ubûdiyyet'i (kulluk) Allah'a karşı tam bir boyun eğme ve itaat olarak tanımlar. 'Abdunâ' ifadesi, Eyyub'un bu kulluk vasfını en güzel şekilde taşıdığını ve bu yüzden Allah'ın övgüsüne mazhar olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nâdâ' fiilinin 'seslenmek, çağırmak' manasına geldiğini ve genellikle yüksek sesle yapılan bir çağrıyı ifade ettiğini belirtir. Ayette, Eyyub'un sıkıntısı karşısında Rabbine içten ve açık bir şekilde yönelişini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nidâ'nın uzaktan yapılan çağrı olduğunu ve burada Eyyub'un Rabbine olan ihtiyacını ve O'ndan yardım dileğini gösterdiğini ifade eder. Bu, aynı zamanda bir dua ve yakarışın da ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şeytan' kelimesinin 'haktan uzaklaşan, azgınlaşan' anlamındaki 'şatane' kökünden geldiğini belirtir. Ayette, Eyyub'un yaşadığı sıkıntıların kaynağını şeytanın vesvese ve tahriklerine bağlaması, onun bu sıkıntıları Allah'tan değil, şeytandan bildiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'şeytan'ın genellikle insanı doğru yoldan saptıran, kötülüğe çağıran ve vesvese veren bir güç olarak tasvir edildiğini ifade eder. Eyyub'un durumunda şeytan, ona fiziksel ve ruhsal sıkıntılar vererek sabrını sınayan bir etken olarak ortaya çıkar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nusb' kelimesinin 'yorgunluk, meşakkat' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, şeytanın Eyyub'a verdiği bedensel yorgunluk ve zorlukları ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nasb'ın 'yorgunluk, zahmet' anlamında olduğunu ve bu kelimenin genellikle bedensel sıkıntıları ifade etmek için kullanıldığını açıklar. Eyyub'un 'nusb' ile şikayet etmesi, onun fiziksel olarak yıpranmışlığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azab' kelimesinin 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' anlamındaki 'azb' kökünden geldiğini ve 'eziyet, acı' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'azab', Eyyub'un yaşadığı sıkıntıların sadece fiziksel yorgunlukla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda ruhsal bir eziyet ve acı boyutunu da içerdiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azab'ın Kur'an'da genellikle bir ceza veya sıkıntı olarak kullanıldığını ifade eder. Eyyub'un durumunda ise bu, şeytanın ona musallat olmasıyla ortaya çıkan, hem bedensel hem de ruhsal olarak hissedilen şiddetli bir sıkıntıyı ve acıyı ifade eder.
Sâd Sûresi
Allah Teâlâ yaşadığı hastalık, ölüm, kayıp gibi bela ve musibetler karşısında Hz. Eyyüb’un tam bir teslimiyet içinde sabretmesini Peygamberimize ve ümmetine örnek göstermektedir.
Tefsir ve kısas-ı enbiyâ kitaplarındaki rivayetlere göre Şam bölgesinde yaşayan Eyyûb peygamber, geniş arazilere, kölelere, sürülere, deve, sığır ve atlara sahipti. Takvâ ehliydi; yoksullara merhamet eder, dulları ve yetimleri gözetir, misafire ikramda bulunur, yolcunun yardımına koşar ve Allah’ın nimetlerine şükrederdi. Rivayetlerde ayrıca İblîs’in onu saptırmak için girişimlerinden, malını mülkünü ve ailesini kaybetmesinden, ağır ve tiksindirici bir hastalığa yakalanmasından, uzun süre sabır göstermesinden, eşinin isyana teşvikine rağmen teslimiyetinden ve nihayet şikâyet makamına gelmesinden söz edilir. Bu anlatılar, İsrailiyyat kaynaklı rivayetlerle benzerlik taşımakta, zamanla Kur’ân âyetleriyle de bütünleştirilmiş görünmektedir. (Harman, DİA, 12/16-17) Hz. Eyyûb ağır bir hastalığa yakalandığında uzun süre sabretti; hatta şifa için Rabbine ellerini açıp dua etmekten bile hayâ etti. Ancak şeytan hem içten hem dıştan ona musallat olarak onu iyice sıkıntıya soktu. Kendi nefsine “Sen peygamber olsan böyle bir belâya uğrar mıydın?” diye vesvese verirken, hanımına ve çevresindekilere de benzeri telkinlerde bulundu. Eyyûb’un “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” demesinin sebebi işte budur.
Şu unutulmamalıdır ki Allah Teâlâ eğer şeytanı peygamberlerden veya velîlerden birine musallat ederse, bu onların zilleti için değil; bilakis izzetlerini artırmak, sabreden kulların derecesine yükseltmek içindir. Zira yüksek mertebelere ancak belâlara sabrederek, her şeyi Mevlâ’ya havale ederek ve ilâhî takdire rıza göstererek ulaşılabilir (Dâye, Te’vîlât, 5/85).
Öte yandan kulun kalbini yalnız Hakk’a açması, derdini sadece O’na arz etmesi, şifa ve çareyi yine yalnız O’ndan dilemesi sabrın kemâlidir. Çünkü sâlik, aczini itiraf ederek tevekkülünü ve yönelişini bütünüyle Hak’ta toplar. Sabır, belâyı görmezden gelmek yahut acısını hissetmemek değildir; bilakis, belânın acısını yaşarken yönelişi sadece Allah’a tahsis edebilmektir. Kâmil kullar, sıkıntılarını halka değil, Hakk’a arz ederler. Böylece şikâyet, sabrın zıddı değil; sabrın hakikati ve rızâ kapısının anahtarı olur.
“Şeytan” kelimesi, kökü itibarıyla “uzak olmak” anlamına gelir. Çünkü o, Hak’tan ve hakikatten en uzak varlıktır. Nitekim Allah Teâlâ, şeytanı kendi huzurundan kovarak onu uzaklıkla perdelemiştir. Bu sebeple Hz. Eyyûb’ün “Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu” demesinin bir anlamı da şudur: “Âlem-i tabiatta uzaklığın birçok çeşidi vardır. Fakat bu seferki uzaklık, bana doğrudan dokunarak yorgunluk ve azap hâlinde yakınlaştı. Bu yüzden hakikatleri olduğu gibi idrak etmekten uzak kaldım. Halbuki o hakikatleri idrak ettiğimde ben, Allah’a yakınlık makamında bulunurum.” Çünkü insanın idrak ettiği her şey, ona bir bakıma yakındır. Görülen şey her ne kadar mekân itibarıyla uzak olsa da göz için yakındır. Görmenin gerçekleşmesi ya gözden çıkan ışının nesneye temas etmesiyle ya da ışık aracılığıyla görünenin hayalinin gözün merceğine yansımasıyla olur. Hangi görüş esas alınırsa alınsın, sonuçta görülen ile gören arasında bir yakınlık vardır.
İşte bu yüzden Hz. Eyyûb, ifadesinde “dokunma” (mess) tabirini kullanmıştır. Çünkü dokunma, yakınlığı ifade eder. Ancak o, bu dokunmayı “şeytan”a, yani uzaklığa nispet etmiştir. Böylece sanki şöyle demiştir: “Bende mevcut olan hikmetin gereği olarak şeytan, yani aslında uzak olan, bana yorgunluk ve azapla dokunmak sûretiyle yaklaşmış oldu.” Buradaki incelik şudur: Hz. Eyyûb’daki hikmet, Hak’tan gelen bir tecellîdir; fakat bu tecellî, taayyün sebebiyle bir perdeye dönüşür. Bu perde yoğunlaştığında kul, Hak’tan uzak kalır.
Diğer yandan eğer şöyle bir soru sorulursa: Hz. Eyyûb bir peygamber idi. Allah’ın ezelî inayeti sebebiyle ihlâslı kullar zümresine dâhildi. Şeytan ise “Ancak senin ihlâslı kulların müstesna” (Hicr, 15/40) diyerek bu kimselere etki edemeyeceğini bildirmiştir. Yine Allah Teâlâ, “Benim öyle kullarım vardır ki senin onlara karşı bir gücün yoktur” (Hicr, 15/42) buyurmuştur. Hâl böyle iken, şeytanın Hz. Eyyûb’a yorgunluk ve azap vermesi nasıl mümkün olabilir?
Bu soruya şu şekilde cevap verilebilir: İnsan, tabiat âleminin süflî yönlerine düşkün olduğu için Hak’tan uzak kalır. Nitekim Kur’ân’da, “İnsan elbette hüsran içindedir” (Asr, 103/2) buyrulmuştur. Çünkü varlığın belirlenmiş suretleri, şeytanın etki alanı olan tabiat âleminde ortaya çıkmıştır. Bu yüzden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Benim de bir şeytanım vardı, ama elimde Müslüman oldu” buyurmuştur. Çünkü onun da cismanî varlığı tabiat âleminden yaratılmıştı ve şeytanın etki alanı içine giriyordu. Bütün peygamberler de bu hükme dahildir.
Ancak Hakk’ın inayetiyle onlar bu hüsrandan kurtulmuşlardır. Peygamberlerin seçkin ümmetleri de onlara tabi olmak suretiyle kurtuluşa ererler. Nitekim “Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna” (Asr, 103/3) âyetinde bu istisna açıkça beyan edilmiştir.
Böylece anlaşılmış oluyor ki şeytanın tasallutu (etkisi) bütün insan türü üzerine yöneliktir. Fakat peygamberler ve onların seçkin ümmetleri üzerinde şeytanın bir hâkimiyet gücü yoktur. Yani onların üzerinde şeytanın tasallutu etkili bir sonuç doğurmaz. (Bk. Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 2/1104-1106)
اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
(38/42) Urkud biriclik hâżâ muġteselun bâridun ve şerâb.
(38/42) Biz de ona, “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su” dedik.