Fekâle innî ahbebtu hubbe-lḣayri ‘an żikri rabbî hattâ tevârat bilhicâb(i)
(32-33) Süleyman, "Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim" dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman, "Onları bana geri getirin" dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.
"Ben, dedi, at sevgisini, Rabbimi anmaktan ötürü tercih ettim." Nihayet atlar perdenin arkasına gizlendi.
Bu ayet, Hz. Süleyman'ın atlara olan sevgisini ve bu sevginin Allah'ı anmaktan alıkoymaması gerektiğini ifade eder. Ayet, 'hubb', 'hayr', 'zikr' ve 'tevârat' gibi anahtar kavramlar üzerinden Süleyman'ın mal sevgisi ile Rabbine olan bağlılığı arasındaki ilişkiyi dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hubb' kelimesini 'bir şeye karşı duyulan meyil ve arzu' olarak tanımlar. Ayetteki 'ahbebtu' fiili, Süleyman'ın atlara duyduğu derin sevgiyi, bu sevginin sadece dünyevi bir arzu olmadığını, aksine Allah'ı anmaya vesile olabilecek bir 'hayr' (iyilik) olarak görüldüğünü ifade eder. Bu sevgi, malın kendisinden ziyade, malın getirdiği fayda ve Allah'a yakınlaşma potansiyeliyle ilişkilidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hubb'u 'kalbin bir şeye yönelmesi ve ona meyletmesi' olarak açıklar. Ayetteki 'ahbebtu' fiili, Süleyman'ın atlara olan sevgisinin, onları birer 'hayr' olarak görmesinden kaynaklandığını, yani bu sevginin bir amaç değil, Allah'a giden yolda bir araç olarak konumlandırıldığını gösterir. Bu, sevginin niteliğini ve yönünü belirler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hayr' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'mal' ve 'servet' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'hubbe'l-hayr' ifadesi, Süleyman'ın atlara olan sevgisini, onların birer mal ve servet olarak değerini vurgular. Ancak bu mal sevgisi, Rabbini anmaktan alıkoyan bir sevgi değil, aksine O'nu anmaya vesile olabilecek bir 'hayr' olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hayr'ı 'herkesin arzu ettiği şey' olarak tanımlar ve bazen 'mal' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'el-hayr' kelimesi, Süleyman'ın atları sadece birer hayvan olarak değil, aynı zamanda Allah yolunda kullanılabilecek, faydalı ve değerli birer varlık olarak gördüğünü gösterir. Bu, malın sadece dünyevi bir değer taşımadığını, aynı zamanda uhrevi bir amaca hizmet edebileceğini de ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hayr' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, hem maddi hem de manevi iyilikleri kapsadığını belirtir. Bu ayette 'el-hayr', atların maddi değeriyle birlikte, onların Allah yolunda cihat gibi hayırlı işlerde kullanılabilecek potansiyelini de ifade eder. Süleyman'ın sevgisi, bu potansiyele yöneliktir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zikr' kelimesinin Kur'an'da 'hatırlama' ve 'anma' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'an zikri Rabbî' ifadesi, Süleyman'ın atlara olan sevgisinin, Rabbini anmaktan alıkoymadığını, aksine bu sevginin Allah'ı anmaya bir vesile olduğunu gösterir. Bu, mal sevgisi ile Allah sevgisi arasındaki dengeyi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr'i 'unutulan veya unutulmaya yüz tutan bir şeyi kalbe veya dile getirmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'zikri Rabbî', Süleyman'ın atlarla meşguliyetinin, Allah'ı anmaktan uzaklaşmasına neden olmadığını, aksine bu meşguliyetin Allah'ı daha çok hatırlamasına veya O'nun nimetlerini düşünmesine vesile olduğunu ifade eder. Bu, zikrin sadece dil ile değil, kalple ve tefekkürle de gerçekleşebileceğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zikr'in Kur'an'da geniş bir anlam alanına sahip olduğunu, hem dil ile anmayı hem de kalple hatırlamayı ve tefekkürü kapsadığını belirtir. Ayetteki 'an zikri Rabbî' ifadesi, Süleyman'ın atlara olan sevgisinin, Allah'ı anma ve O'nun nimetlerini düşünme bağlamında değerlendirildiğini, yani bu sevginin Allah'tan uzaklaştıran değil, O'na yaklaştıran bir nitelik taşıdığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tevârat' fiilinin 'gizlenmek, örtünmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'hattâ tevârat bi'l-hicâb' ifadesi, atların koşarak gözden kaybolduğunu, adeta bir perdenin arkasına gizlendiğini mecazi bir anlatımla ifade eder. Bu, Süleyman'ın atlara olan ilgisinin yoğunluğunu ve onların hareketliliğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tevârat' fiilinin 'bir şeyin gözden kaybolması, gizlenmesi' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, atların hızla koşarak ufukta veya toz bulutu içinde gözden kaybolmasını tasvir eder. Bu durum, Süleyman'ın atlara olan hayranlığını ve onların güzelliğine odaklanmasını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tevârat' kelimesinin 'bir şeyin örtülmesi, gizlenmesi' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'bi'l-hicâb' (perde ile) ifadesiyle birlikte kullanılması, atların gözden kayboluşunu daha dramatik bir şekilde vurgular. Bu, Süleyman'ın dikkatini tamamen atlara vermesi ve onların hareketliliğinden etkilenmesi durumunu anlatır.
Sâd Sûresi
Bu âyetlerle ilgili farklı rivayetler nakledilmiştir. Bir rivayete göre Hz. Süleyman, sefer hazırlıkları sırasında malzemeleri kontrol etmiş, ardından atları incelemeye koyulmuş, fakat bu iş uzun sürmüş ve ikindi vakti geçmiştir. Buna üzülen Süleyman, atların kendisini namazdan alıkoyduğunu söyleyerek geri getirilmelerini istemiş, kalbinden bu sevgiyi söküp atmak için de onların bacak ve boyunlarını kestirmiştir.
Ancak bu rivayeti kabul etmek, Hz. Süleyman’ın namazı terk ettiğini, dünyaya düşkünlüğü sebebiyle ibadeti unuttuğunu ve binlerce atı acımasızca öldürttüğünü kabul etmek anlamına gelir ki, bu doğru değildir. Her şeyden önce, Hz. Süleyman döneminde ikindi namazının farz kılındığına dair elimizde bir bilgi yoktur. Ayrıca, eğer at sevgisi sebebiyle bir gaflet söz konusuysa, bu günah atlara değil, Süleyman’ın şahsına aittir. Kendi gafleti sebebiyle binlerce atın boyunlarını ve bacaklarını kılıçla kestirmesi ne bir peygamberin merhametine ne de ülkesinin güvenliğini düşünen basiretli bir hükümdarın hikmetine uygun düşer. (Kurân Yolu, 5/580-581) Nitekim âyette Hz. Süleyman’ın atların boynunu vurduğuna dair hiçbir işaret yoktur. İbn Abbâs’ın tefsirine göre Süleyman, atların yelelerini ve bacaklarını okşamıştır. Çünkü âyette “kılıç” kelimesi geçmediği gibi, (مَسْحًا) mesh etmek kelimesi de “kesmek” değil, “sıvazlamak, okşamak” anlamına gelir.
Tasavvufi anlamda da mesh yok ediş değil, bir ıslah ve terbiye işaretidir. Sâlik, nefsini büsbütün yok etmeye değil, onu arındırarak Hakk’ın emrine boyun eğdirip ubûdiyyet yolunda kullanmaya yönelmelidir. Çünkü nefis, terbiye edildiğinde düşman olmaktan çıkar, seyrü sülûkta bineğe ve en büyük yardımcıya dönüşür.
Diğer bir rivayete göre ise yetiştirdiği atları teftiş eden Hz. Süleyman, üç ayağını basıp bir ayağının tırnağını yere değdirmiş vaziyyette duran dizi dizi atları görünce: “Ben sırf Rabbimin adını anmaktan ötürü, yani O’nun rızasını kazanmak, O’nun adını yaymak için dünya malını sevdim; nefsim için dünya malım istemedim” demiş, sonra yetiştiricilere, atları koşturmalarını emretmiş, hızla koşan atlar gözden kayboluncaya dek onları seyretmiş, sonra bakıcılara: “Onları bana getirin!” demiş, yani geri dönmelerini emretmiş ve koşudan dönen atların yelelerini okşamış ve bacaklarını sıvazlayarak sevmiştir. (Taberî, Câmi’u’l-Beyân, 11/156; Ateş, Tefsir, 5/470)
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ
(38/34) Velekad fetennâ suleymâne ve elkaynâ ‘alâ kursiyyihi ceseden śümme enâb.
(38/34) Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.