Ve kâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen kunnâ ne'udduhum mine-l-eşrâr(i)
Yine şöyle derler: "Dünyada kendilerini kötü saydığımız adamları acaba neden göremiyoruz?"
Bir de derler ki: "Kötülerden saydığımız birtakım adamları (fakir müminleri) niye göremiyoruz?"
Sâd Suresi 62. ayet, ahiret gününde inkarcıların dünyada hor gördükleri müminleri göremeyişlerini ve bu durum karşısındaki şaşkınlıklarını ifade eder. Ayet, 'kötü saymak' ve 'görmemek' gibi fiiller üzerinden, dünyevi yargıların ahiretteki gerçeklikle nasıl çeliştiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir düşünceyi veya sözü ifade etmek, dile getirmektir. Ayetteki 'kâlû' (قالوا) ifadesi, inkarcıların ahiretteki şaşkınlıklarını ve itiraflarını dile getirmelerini, dünyadaki yanlış kanaatlerini sorgulamalarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kavl (قول), sadece sözlü ifadeyi değil, aynı zamanda bir inancı veya kanaati de kapsar. Burada 'kâlû' (قالوا), onların dünyada sahip oldukları yanlış inançların ahiretteki yansıması olarak, bir tür pişmanlık ve hayret ifadesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ru'yet (رؤية), gözle görmek veya kalple idrak etmek anlamına gelir. Ayetteki 'lâ nerâ' (لا نرى) ifadesi, inkarcıların dünyada kötü saydıkları müminleri ahirette kendi yanlarında görememeleri, yani onların cennette olmalarını idrak edememeleri veya buna şaşırmalarıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Ru'yet (رؤية) kavramı Kur'an'da sadece fiziksel görmeyi değil, aynı zamanda bir şeyi anlamayı, idrak etmeyi ve bir gerçeği kavramayı da ifade eder. Burada inkarcıların 'göremeyişi', onların dünyadaki yanlış yargılarının bir sonucu olarak ahiretteki gerçek durumu kavrayamamalarını simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Add (عدّ), bir şeyi saymak, hesaplamak veya bir şeye dahil etmek, onu öyle kabul etmek demektir. Ayetteki 'ne'udduhum' (نعدّهم) ifadesi, inkarcıların dünyada müminleri 'eşrâr' (kötüler) olarak sınıflandırmalarını, onları bu kategoriye dahil etmelerini ve öyle kabul etmelerini anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Add (عدّ) fiili, Kur'an'da genellikle bir şeyi belirli bir kategoriye sokma, onu öyle değerlendirme anlamında kullanılır. Burada inkarcıların müminleri 'kötü' olarak 'saymaları', onların dünyevi değer yargılarının ve yanlış algılarının bir göstergesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Şerr (شرّ), hayrın zıddı olup, istenmeyen, hoş olmayan ve zarar veren her şeyi ifade eder. 'Eşrâr' (أشرار) ise şerli kimseler, kötü insanlar demektir. Ayette, inkarcıların dünyada müminleri bu sıfatla nitelemeleri, onların yanlış bir değerlendirme içinde olduklarını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şerr (شرّ), genellikle bir şeyin olumsuz yönünü, zarar verici niteliğini belirtir. 'Eşrâr' (أشرار) kelimesi, ahlaki ve dini açıdan kötü kabul edilen, zararlı ve günahkar kişileri ifade eder. Ayetteki kullanımı, inkarcıların müminlere yönelik haksız ve yanlış bir yargısını ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şerr (شرّ) kavramı Kur'an'da, Allah'ın rızasına aykırı olan, insanlara zarar veren ve ahirette kötü sonuçlar doğuran eylemleri ve kişileri tanımlar. 'Eşrâr' (أشرار) ise bu tür eylemleri gerçekleştiren, Allah katında makbul olmayan kimselerdir. Ayette, inkarcıların bu kavramı müminler için kullanması, onların değer sistemlerinin ne kadar çarpık olduğunu gösterir.
Sâd Sûresi
Cehennem ehlinin kendi aralarındaki tartışma ve pişmanlıkları devam etmektedir. Dünyada müminlerle alay eden, onları “kötü ve şerli insanlar” diye küçümseyen kâfirler, cehennemde birbirlerine dönüp hayretle, “Bizimle birlikte olmaları gereken o zavallı adamlar nerede? Onları neden göremiyoruz?” diye soracaklardır.
Tefsirlerde rivayet edildiğine göre Kureyş’in ileri gelenleri, bu sözleriyle Suheyb-i Rûmî, Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Fârisî, Habbâb ve Ammâr gibi fakir müminleri kastetmişlerdi. Onlar, bu seçkin kulları hor ve zelil görmüş, hatta “ehâulâ-i menna(A)llâhu ‘aleyhim min beyninâ” “Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine layık gördü?” (En‘âm, 6/53) diyerek alaya almışlardır.
Cehennem ehli bu hâlde iken dünyada zayıf ve değersiz saydıkları müminleri göremeyince hayret ve şaşkınlığa düşecek, kendi kendilerini de kınayacaklardır: “Biz onları sürekli hor görmüş, dışlamış, eğlence konusu yapmıştık. Şimdi ise buradalar mı, yoksa gözlerimiz mi onları seçemez oldu? Bizimle aynı akıbeti mi paylaşmayacaklar?” diyeceklerdir.
Aslında bu söz, onların kendileriyle alay etmelerinden başka bir şey değildir. Çünkü hakikatte hor gördükleri o müminler, Allah’ın ikramıyla cennetlere yükseltilmiş; küçümseyenler ise cehenneme atılmıştır. Böylece dünyada ters yüz edilen ölçüler, âhirette bütün açıklığıyla ortaya çıkacak; “eşrâr” diye aşağılananların gerçek hayır sahipleri, kendilerini hayırlı sananların ise hakikatte şer ehli olduğu anlaşılacaktır. (Bursevî, Rûhu’l-Furkân, 17/147) Benzer sahnelere Kur’ân’ın başka sûrelerinde de rastlanmaktadır. Kâfirler, dünyada fakir müminlerle aynı mecliste oturmaya tenezzül etmezlerdi. Hatta Hz. Peygamber’e, kendileri geldiğinde bu müminleri huzurundan çıkarmasını istemişlerdi. Müminler için, “kâlû enu/minu kemâ âmene-ssufehâu” “Biz hiç bu aklı ermeyenlerin inandığı gibi inanır mıyız? derlerdi” (Bakara, 2/13). Müminlerle alay eder, gördüklerinde küçümseyici bakışlarla birbirlerine kaş göz işareti yaparlardı. Kendi topluluklarına döndüklerinde ise onları dillerine dolayarak eğlence konusu edinirlerdi. (Mutaffifîn, 83/29-31) Nihayetinde kâfirler, dünyada aşağıladıkları müminlerin Allah katında yüceltilmiş olduklarını, kendilerinin ise kaybedenlerden olduklarını acı bir şekilde idrak edeceklerdir.
Tasavvufî olarak bu âyet, dünya ve âhiretteki basîret farkına işaret eder. Müminleri cehennemde görememeleri, aslında kalpteki basîret körlüğünün âhiretteki sûretidir. Zira dünyada onların gözleri görüyordu ama kalp gözleri kapalıydı; müminlerin hakikatini kavrayamıyorlardı. Âhirette ise bu körlük, Allah dostlarını cennette görememe hâliyle karşılarına çıkmıştır.
Cennet, basîretin açıldığı, hakikatin perdesiz göründüğü yerdir. Cehennem ise, dünyada kalpte körleşen basîretin azap sûretinde ortaya çıkmasıdır. Mümin, dünyada mârifet ve takvâ ile basîretini açarsa, âhirette bu basîret ona cennet kapısı olur. Fakat kâfir, kalp gözünü kapatır, hakikati örterse; âhirette de bu körlüğü onun önüne cehennem sûreti olarak çıkar.
Böylece âyet, sadece dış âlemdeki bir tartışmayı değil, aynı zamanda insanın iç âlemindeki perdelerin ve körlüklerin akıbetini de haber verir. Hakikat ehline göre, cennettekiler “basîretin aydınlığına ulaşanlar”; cehennemdekiler ise “basîretin karanlığında boğulanlar”dır.
اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ۟
(38/64) İnne żâlike lehakkun teḣâsumu ehli-nnâr.
(38/64) Şüphesiz bu, cehennemliklerin birbirleriyle çekişmesi kesin bir gerçektir.