İçeriğe atla
Sâd 62Cüz 23 · Sayfa 457

Sâd Sûresi 62. Âyet

ص

Sohbete sor

Ve kâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen kunnâ ne'udduhum mine-l-eşrâr(i)

Yine şöyle derler: "Dünyada kendilerini kötü saydığımız adamları acaba neden göremiyoruz?"

Sâd Sûresi

Cehennem ehlinin kendi aralarındaki tartışma ve pişmanlıkları devam etmektedir. Dünyada müminlerle alay eden, onları “kötü ve şerli insanlar” diye küçümseyen kâfirler, cehennemde birbirlerine dönüp hayretle, “Bizimle birlikte olmaları gereken o zavallı adamlar nerede? Onları neden göremiyoruz?” diye soracaklardır.

Tefsirlerde rivayet edildiğine göre Kureyş’in ileri gelenleri, bu sözleriyle Suheyb-i Rûmî, Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Fârisî, Habbâb ve Ammâr gibi fakir müminleri kastetmişlerdi. Onlar, bu seçkin kulları hor ve zelil görmüş, hatta “ehâulâ-i menna(A)llâhu ‘aleyhim min beyninâ”Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine layık gördü?” (En‘âm, 6/53) diyerek alaya almışlardır.

Cehennem ehli bu hâlde iken dünyada zayıf ve değersiz saydıkları müminleri göremeyince hayret ve şaşkınlığa düşecek, kendi kendilerini de kınayacaklardır: “Biz onları sürekli hor görmüş, dışlamış, eğlence konusu yapmıştık. Şimdi ise buradalar mı, yoksa gözlerimiz mi onları seçemez oldu? Bizimle aynı akıbeti mi paylaşmayacaklar?” diyeceklerdir.

Aslında bu söz, onların kendileriyle alay etmelerinden başka bir şey değildir. Çünkü hakikatte hor gördükleri o müminler, Allah’ın ikramıyla cennetlere yükseltilmiş; küçümseyenler ise cehenneme atılmıştır. Böylece dünyada ters yüz edilen ölçüler, âhirette bütün açıklığıyla ortaya çıkacak; “eşrâr” diye aşağılananların gerçek hayır sahipleri, kendilerini hayırlı sananların ise hakikatte şer ehli olduğu anlaşılacaktır. (Bursevî, Rûhu’l-Furkân, 17/147) Benzer sahnelere Kur’ân’ın başka sûrelerinde de rastlanmaktadır. Kâfirler, dünyada fakir müminlerle aynı mecliste oturmaya tenezzül etmezlerdi. Hatta Hz. Peygamber’e, kendileri geldiğinde bu müminleri huzurundan çıkarmasını istemişlerdi. Müminler için, “kâlû enu/minu kemâ âmene-ssufehâu”Biz hiç bu aklı ermeyenlerin inandığı gibi inanır mıyız? derlerdi” (Bakara, 2/13). Müminlerle alay eder, gördüklerinde küçümseyici bakışlarla birbirlerine kaş göz işareti yaparlardı. Kendi topluluklarına döndüklerinde ise onları dillerine dolayarak eğlence konusu edinirlerdi. (Mutaffifîn, 83/29-31) Nihayetinde kâfirler, dünyada aşağıladıkları müminlerin Allah katında yüceltilmiş olduklarını, kendilerinin ise kaybedenlerden olduklarını acı bir şekilde idrak edeceklerdir.

Tasavvufî olarak bu âyet, dünya ve âhiretteki basîret farkına işaret eder. Müminleri cehennemde görememeleri, aslında kalpteki basîret körlüğünün âhiretteki sûretidir. Zira dünyada onların gözleri görüyordu ama kalp gözleri kapalıydı; müminlerin hakikatini kavrayamıyorlardı. Âhirette ise bu körlük, Allah dostlarını cennette görememe hâliyle karşılarına çıkmıştır.

Cennet, basîretin açıldığı, hakikatin perdesiz göründüğü yerdir. Cehennem ise, dünyada kalpte körleşen basîretin azap sûretinde ortaya çıkmasıdır. Mümin, dünyada mârifet ve takvâ ile basîretini açarsa, âhirette bu basîret ona cennet kapısı olur. Fakat kâfir, kalp gözünü kapatır, hakikati örterse; âhirette de bu körlüğü onun önüne cehennem sûreti olarak çıkar.

Böylece âyet, sadece dış âlemdeki bir tartışmayı değil, aynı zamanda insanın iç âlemindeki perdelerin ve körlüklerin akıbetini de haber verir. Hakikat ehline göre, cennettekiler “basîretin aydınlığına ulaşanlar”; cehennemdekiler ise “basîretin karanlığında boğulanlar”dır.


Âyet 64

اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ۟

(38/64) İnne żâlike lehakkun teḣâsumu ehli-nnâr.

(38/64) Şüphesiz bu, cehennemliklerin birbirleriyle çekişmesi kesin bir gerçektir.