Mutteki-îne fîhâ yed'ûne fîhâ bifâkihetin keśîratin ve şerâb(in)
Onlar orada koltuklara yaslanmış olarak pek çok meyveler ve içecekler isterler.
İçlerine kurularak orada birçok yemişle, bambaşka bir içki isteyeceklerdir.
Bu ayet, cennet ehlinin nimetler içindeki durumunu tasvir ederken, 'yaslanma', 'istemek' ve 'içecek' gibi temel kavramlar üzerinden cennet hayatının konforunu ve arzu edilenlerin kolayca elde edilişini vurgulamaktadır. Kelimelerin kök anlamları, bu tasvirin derinliğini ve semantik zenginliğini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): V-k-a kökünden türeyen 'itteke' fiili, bir şeye dayanmak, yaslanmak anlamına gelir. Ayetteki 'müttekiîn' kelimesi, cennet ehlinin tahtlar üzerine rahatça yaslanmış, huzur içinde oturan hallerini tasvir eder. Bu, dünyadaki yorgunluk ve meşakkatten uzak, tam bir dinlenme ve keyif halini simgeler.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İttikâ', bir şeye dayanmak, ona güvenmek ve ondan destek almak demektir. Ayetteki kullanımı, cennet ehlinin kendilerine sunulan nimetler içinde tam bir emniyet ve rahatlık hissiyle, hiçbir endişe duymadan yaslandıklarını gösterir. Bu, aynı zamanda bir makam ve itibar göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'itteke' fiili ve türevleri, genellikle cennet tasvirlerinde, müminlerin elde ettikleri nihai huzur ve rahatlığı ifade etmek için kullanılır. Bu kelime, sadece fiziksel bir yaslanmayı değil, aynı zamanda ruhsal bir dinginliği ve tatmini de çağrıştırır. Cennet ehlinin bu hali, dünyadaki çabalarının karşılığı olarak sunulan bir ödülün sembolüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): D-a-v kökü, çağırmak, istemek, talep etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'yed'ûne' fiili, cennet ehlinin istedikleri şeyleri dile getirmeleri, talep etmeleri demektir. Bu, onların her türlü arzularının anında yerine getirileceği cennet ortamını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Dua etmek, çağırmak ve istemek anlamında kullanılan 'yed'ûne' fiili, cennet bağlamında, cennet ehlinin hiçbir çaba sarf etmeden, sadece arzu etmeleriyle istediklerinin kendilerine sunulacağını ifade eder. Bu, cennetin kolaylık ve bolluk niteliğini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): D-a-v kökünün semantik alanı oldukça geniştir. Bu ayetteki 'yed'ûne' fiili, pasif bir bekleyişten ziyade, aktif bir talep ve arzu beyanını ifade eder. Cennet ehlinin bu talepleri, anında karşılık bulur; bu da cennetin 'isteklerin gerçekleştiği yer' olma özelliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): F-k-h kökü, meyve anlamına gelir. 'Fâkihe' kelimesi, genellikle yiyecek olarak tüketilen, hoş kokulu ve lezzetli meyveleri ifade eder. Cennet tasvirlerinde 'fâkihe'nin zikredilmesi, cennetin maddi nimetlerinin çeşitliliğini ve lezzetini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Fâkihe, ağaçlarda yetişen ve yenen her türlü ürünü kapsar. Ayetteki 'fâkihetin kesîratin' ifadesi, cennetteki meyvelerin sadece bol değil, aynı zamanda tür ve çeşitlilik açısından da zengin olduğunu gösterir. Bu, cennetin sınırsız ikramlarını simgeler.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ş-r-b kökü, içmek anlamına gelir. 'Şarâb' kelimesi ise içilen şey, içecek demektir. Ayetteki kullanımı, cennet ehlinin susuzluklarını gidermek ve keyif almak için çeşitli içecekler talep ettiklerini gösterir. Bu içecekler, dünyadakilerden farklı olarak, hiçbir olumsuz etki taşımayan, saf ve lezzetli içeceklerdir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şarâb, içilen her şeyi kapsar. Cennet bağlamında zikredildiğinde, bu içeceklerin dünyadaki içeceklerin aksine, sarhoşluk vermeyen, aksine zevk ve ferahlık veren nitelikte olduğu anlaşılır. Ayetteki 'şarâb' kelimesi, cennetin sunduğu nimetlerin sadece yiyeceklerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda içeceklerle de zenginleştirildiğini belirtir.
Sâd Sûresi
Cennet ehli oraya girdiklerinde artık “mutmain bir hâlde” koltuklarına yaslanmış, rızâ ve kurbiyet tahtlarına kurulmuş olurlar. Onlara, kalplerinin arzu ettiği her şey sunulur: Türlü türlü meyveler, ırmaklardan akan ve kaynaklardan fışkıran içecekler, kendileriyle yaşıt ve kocalarından başkasına bakmayan güzel eşler. Böylece onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara, yeşil yastıklara ve güzel yaygılara yaslanırlar. (Yâsîn, 36/56; Rahmân, 55/76).
İşarî manada ise bunlar, tecellîlerin yenilenmesiyle sürekli tazelenen mârifet meyvelerini, hakkal-yakîn ile tatlarına varılan türlü türlü lezzetleri ifade eder. İçecekler ise, hakikat şarabından ve tahkik kadehinden içtikleri, Hakk’ın saf rıza meyinden tattıkları lezzetlerdir. Onlara reddedilmeyen, geri çevrilmeyen ikramlar olarak sunulur.
Yanlarında ise, makbul amellerinin, hoşnut olunan hallerinin ve yüce makamlarının sûretleri olan mânevî eşleri vardır. Bu “eşler” mecazen, Hak yolundaki seyrü sülûklarının meyveleridir. Onlar, gözlerini yalnızca eşlerine çevirmiş, başkasına bakmayan, hepsi aynı yaşta, aynı letafet ve dengeyi taşıyan huriler olarak tasvir edilir. Çünkü cennet âleminde her şey mutlak itidâl ve tam kemal üzere yaratılmıştır; orada ne eksiklik ne de fazlalık vardır. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 235-236) Görüldüğü üzere sûfîler açısından cennette müminlere ikram edilecek meyvelerin bir başka boyutu, bunların ilâhî mârifetlerin tecellîleri ve isimlerin sırlarından doğan ilimler olmasıdır. Nasıl ki bir ağacın dallarında farklı meyveler biterse, her bir mârifet de kulun hâline göre ayrı bir lezzet sunar. Aynı meyveyi tadan iki sâlik, istidâtlarının farklılığı sebebiyle farklı zevkler alır. Bu durum ilimde kesret, hakikatte ise vahdet olduğuna işarettir.
“Meyvelerin çokluğu”, mârifetin sonsuzluğunu ve tecellîlerin sürekliliğini anlatır. Çünkü Cenâb-ı Hak “kulle yevmin huve fî şe’n“ “O, her an bir şe’ndedir” (Rahmân, 55/29) buyurmuştur. Böylece cennette sunulan meyveler, bitip tükenmeyen ilâhî tecellîlerin birer sembolü olur.
“Meyvelerle birlikte sunulan şarap/içecek” ise mârifetin kuru bilgi olarak kalmayıp zevke ve hâle dönüşmesini temsil eder. Yani ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, oradan da hakkal-yakîne yükselişin ifadesidir. Meyve zahirî istifade, şarap ise bâtınî istiğraktır. Meyve gözle görülür, tadıyla hissedilir; şarap ise içe işler, bütün varlığa yayılır. İşte bu sebeple “sekâhum rabbuhum şerâben tahûrâ” “Rabbleri onlara tertemiz bir şarap içirir” (İnsan, 76/21) bu hakikati anlatır.
Meyve ile şarap arasındaki denge, ilim ile zevkin, kalp ile ruhun, mârifet ile muhabbetin dengesi gibidir. Meyve aklı doyurur, şarap ruhu mest eder. Sûfî için mârifet meyvelerini tatmak mühimdir; fakat asıl kemal, o mârifetleri hâl ve istiğrak hâline getirmek, yani onların şarabını içmektir.
Şu hâlde âyetlerde zikredilen meyve ve şarap, sûrî varlıklarının yanı sıra sâlik için dünyada sabır ve riyâzetle kazandığı mârifetlerin, âhirette zevk ve huzur olarak dönmesidir. Dünyada gönle akıtılan ilim ve aşk, orada çeşit çeşit meyveler ve tükenmeyen ilâhî şarap olarak tezâhür eder.