Veḣuż biyedike diġśen fadrib bihi velâ tahneś(k) innâ vecednâhu sâbirâ(an)(c) ni'me-l'abd(u)(s) innehu evvâb(un)
Şöyle dedik: "Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma." Gerçekten biz Eyyub'u sabreden bir kimse olarak bulduk. O ne güzel bir kuldu! O, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.
(Bir de dedik ki): "Eline bir demet al da onunla (eşine) vur; yemininde durmamazlık etme." Doğrusu biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel kul! O hakikaten daima Allah'a yönelmektedir.
Bu ayet, Hz. Eyyub'un sabrını ve Allah'a yönelişini vurgularken, yeminini bozmaması için kendisine verilen özel bir ruhsatı içermektedir. Ayet, 'sabır', 'kul' ve 'Allah'a yöneliş' gibi temel İslami kavramları dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ضغث' kelimesinin 'bir araya getirilmiş, toplanmış şey' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ضِغْثًا' ifadesi, Hz. Eyyub'un yeminini yerine getirmek için kullanacağı, birden fazla çubuğun veya sapın bir araya getirilmiş halini ifade eder, böylece yeminini tek bir darbeyle yerine getirmiş olur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ضغث' kelimesini 'bir demet ot' veya 'bir avuç sap' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bu, Hz. Eyyub'un yeminini bozmadan eşine vurma emrini yerine getirmesi için kendisine verilen bir kolaylık ve mecazi bir vuruş aracıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'حَنِثَ' fiilinin 'yeminini bozmak' veya 'yemininde yalancı çıkmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَلَا تَحْنَثْ' ifadesi, Hz. Eyyub'un eşine vurma yemini ettiği için, bu emri yerine getirerek yeminini bozmaktan kaçınması gerektiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'حَنِثَ' kelimesinin 'yeminini bozmak, yemininden dönmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın Hz. Eyyub'a 'bir demet sapla vur' emri, onun yeminini bozmadan, eşine zarar vermeden yeminini yerine getirmesi için bir çıkış yolu sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'صبر' kelimesinin 'nefsi, akıl ve şeriatın gerektirdiği şey üzerinde tutmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَجَدْنَاهُ صَابِرًا' ifadesi, Hz. Eyyub'un hastalık, mal kaybı ve evlat acısı gibi büyük musibetlere karşı gösterdiği üstün dayanıklılığı ve metaneti vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sabr' kavramının Kur'an'da genellikle zorluklar karşısında gösterilen sebat ve tahammül anlamında kullanıldığını belirtir. Hz. Eyyub'un 'صَابِرًا' olarak nitelendirilmesi, onun Allah'ın takdirine rıza göstererek, şikayet etmeden ve isyan etmeden musibetlere katlanma erdemini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'عبد' kelimesinin 'kul' anlamına geldiğini ve bu kelimenin hem kölelik hem de Allah'a kulluk anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'نِعْمَ الْعَبْدُ' ifadesi, Hz. Eyyub'un Allah'a olan tam teslimiyetini, itaatini ve O'nun rızasını kazanma çabasını övgüyle dile getirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'abd' kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve itaat içinde olan insanı ifade ettiğini belirtir. Hz. Eyyub'un 'ne iyi kul' olarak nitelendirilmesi, onun Allah'ın emirlerine bağlılığını, sabrını ve şükrünü kapsayan kapsamlı bir kulluk anlayışını yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أوب' kelimesinin 'dönmek' anlamına geldiğini ve 'أوّاب' kelimesinin ise 'çokça dönen, tövbe eden' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'إِنَّهُ أَوَّابٌ' ifadesi, Hz. Eyyub'un sadece musibetlere sabretmekle kalmayıp, aynı zamanda sürekli olarak Allah'a yöneldiğini, O'na şükrettiğini ve O'ndan bağışlanma dilediğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'أوّاب' kelimesinin 'Allah'a çokça dönen, O'na itaat eden ve O'nun rızasını arayan' kişi anlamına geldiğini açıklar. Hz. Eyyub'un bu sıfatla nitelendirilmesi, onun Allah ile olan derin bağını, sürekli tövbe ve istiğfar halini ve O'na olan bağlılığını gösterir.
Sâd Sûresi
Rivayete göre Hz. Eyyûb’un eşi, uzun süren hastalığı boyunca ona sadakatle hizmet etmiş, şefkat ve merhametle yanında bulunmuştu. Ancak zaman zaman başlarına gelen musibetlerin ağırlığı altında bunalarak üzüntüsünü dile getirmiş, bir defasında da farkında olmadan Eyyûb peygamberi isyana teşvik edecek sözler söylemişti. Buna üzülen Hz. Eyyûb, iyileştiğinde ona yüz sopa vuracağına yemin etmişti. Fakat bu sözü onun hizmetine ve sevgisine karşı bir cezalandırma kastıyla değil, anlık bir öfke ve kırgınlıkla söylemişti.
Allah Teâlâ hem Hz. Eyyûb’un yeminini boşa çıkarmamak hem de hanımının sadakatini zayi etmemek için ona bir kolaylık gösterdi. Ona, yüz sap alıp bir araya getirmesini ve bu demetle bir kere vurmasını vahyetti. Böylece Hz. Eyyûb, yeminini yerine getirmiş oldu; hanımını incitmeden sözünde durdu ve Allah’ın rahmetinin incelikli bir tezahürüne mazhar oldu. Bu olay Hz. Eyyüb’ün vefasının yanı sıra ilâhî rahmetin kullar üzerindeki lütufkâr tasarrufuna bir delil niteliği taşır.
İşarî anlamda ise kişinin seyrinde meşakkatli azimetlere dalıp ifrata kaçmadan, ruhsatı da gözeterek mutedil bir çizgide yürümesinin gereğine işaret eder. Çünkü tasavvuf yolunda asıl olan, nefsi bütünüyle yok etmek değil; onun fıtrî istidadını muhafaza ederek ilâhî dengeye uygun biçimde terbiye etmektir. Zira nefis terbiyesinde mücâhede ve riyâzet elzemdir; ancak onu ölçüsüzce ezmek, fıtratın potansiyelini köreltir; tamamen serbest bırakmak ise hevâya esir eder. Buradaki hikmet, nefsi aşırılıklardan arındırıp Hakk’a hizmet edecek bir itidale kavuşturmaktır.
Diğer yandan kulun başına bir belâ geldiğinde ve o da bu belâyı kaldırması için Allah’a dua ettiğinde, onun üzerinden “sabırlı olma” vasfı kalkmaz. Nitekim Hz. Eyyûb bunun en güzel örneğidir. O, “Bana zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin” (Enbiyâ, 21/83) diye niyazda bulunmuş, Allah Teâlâ da onu övgüyle anarak, “Gerçekten biz Eyyûb’u sabırlı bulduk. One güzel bir kuldu! O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi” (Sâd, 38/44) buyurmuştur. Demek ki sabır, belânın acısını hissetmemek değil; acıyı yaşarken sadece Allah’a yönelmek, O’ndan başkasına başvurmamaktır. İnsan tabiatı gereği sıkıntı anında mizacı değişse de, hakiki sabır, sebeplere değil yalnızca Hakk’a teveccüh etmektir.
Belâ ve ihtiyaç hâlinde Allah’a yönelmeden susmak sabır değildir; bilakis ilâhî takdire karşı koymaktır. Çünkü edebin kemali, musibet anında başka hiçbir kapıya yönelmeden yalnız Allah’a halini arz etmektir. Hak Teâlâ, Hz. Eyyûb’u bu sebeple “sabırlı” diye nitelemiştir; çünkü o, darlık ve zorluk zamanlarında sebeplerden yüz çevirip doğrudan Allah’a sığınmıştır. Öyleyse kul, imtihanla karşılaştığında sabrı yanlış anlamamalı; musibeti kaldırması için Rabbine yalvarmalı, fakat hiçbir surette Hakk’ın dışında birine iltica etmemelidir. Zira Allah’ın belâyı vermesindeki sır, kulun O’na yönelmesi, O’ndan istemesi ve edebini koruyarak kulluğunu kemale erdirmesidir.
“One güzel bir kuldu! O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.” denilmesi Hz. Eyyûb’un imtihan edildiği hususlarda sürekli Rabbine müracaat ettiğini, O’na dönerek her hâlinde yalnız O’na başvurduğunu gösterir. Hak Teâlâ burada onu özellikle “kul” sıfatıyla övmüştür. Cümlenin ikinci kısmı ise bu övgünün sebebini açıklar: Eyyûb’un “ne güzel bir kul” oluşu, sebeplere değil daima Allah’a yönelmesi, belâ içinde bile Rabbini görmeye devam etmesi, bütün varlığıyla yalnız O’nun tâatine sarılmasıdır. Bu ise belâlara sabırla dayanması, ilâhî hükme rızâ göstermesi ve her hâlinde ilâhî huzura yönelmesi demektir.
Allah Teâlâ, Hz. Süleyman ile Hz. Eyyûb’u aynı övgü kalıbıyla anmıştır. Süleyman’a nimetler ve ihsanlar verildiğinde şükrettiği için, Eyyûb’a ise ağır belâlara sabrettiği için aynı ifadeyi kullanmıştır: “O, ne güzel bir kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.” Burada “daima Allah’a yönelmek (evvâb)”, günah işleyip tövbe etmek anlamında değildir; aksine imtihan karşısında yalnızca Rabbiyle meşgul olmaya, ağır belalar altında dahi gizli ve açık O’na şükretmeye işaret eder.
Bilmelisin ki, belâya uğramışken Allah ile yaşamak havâssın yaşayışıdır. Çünkü onlar, belâda bizzat belâyı vereni müşâhede eder ve bu müşâhede ile güzel bir hâl üzere olurlar. Oysa avâm böyle bir müşâhededen uzak olduğu için, başlarına gelen belâyı yalnızca mihnet olarak görürler ve bu yüzden sabır gösterecek kudreti bulamazlar. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 17/121) İbnü’l-Arabî ise âyetin işarî yorumunu şöyle izah etmektedir:
Allah’ın insana verdiği en büyük imtihan, ona kendi sûretinde yaratıldığını bildirmesidir. Bu bildirimle Hak, kulunu sınar: Acaba o, kulluğun sınırlarında kalıp imkânlarını idrak ederek mi yaşayacak, yoksa kendisine bahşedilen sûretin makamına güvenerek yükselmek mi isteyecek? Çünkü insandaki sûret, ilâhî isimlerin hükmünden bir tecellidir. Böylece kul, âlemde Hakk’ın kemal sûretinde halifelik yapar ve onun adına hüküm sürer.
Bu imtihanı teyit eden bir husus da Hz. Peygamber’in Rabbinden rivayet ettiği kudsî hadistir. O hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kul, nafilelerle bana yaklaşmaya devam ederse, ben onu severim. Onu sevdiğimde onun işiten kulağı, gören gözü olurum.” (Buhârî, Rikâk, 38) Hadisin devamında el ve ayak gibi diğer uzuvlar da zikredilir. Böylece kul, işitmesini, görmesini, kavramasını ve yürümesini kendi nefsiyle değil, Hak ile yaptığını idrak ettiğinde imtihan başlamış olur. Hâlis kul, bu makamda ilâhî sıfatlarla bezenmiş olsa da yine fakr ve ihtiyaç içinde sırf bir kul olarak kalır. Onun müşâhedesi, Hakk’ın kullarının tövbesine, misafirini ağırlayan ev sahibi gibi sevinmesi, nefsine hâkim olan genci övmesi, kulunun açlığını kendi açlığıyla, susuzluğunu kendi susuzluğuyla, hastalığını kendi hastalığıyla nitelemesinde ortaya çıkar.
Ancak bütün bu müşâhedeler sırasında kul, Hakk’ın rubûbiyetini, kibriyâsını ve ulûhiyetini unutmamalıdır. Zira Allah’ın kulun sıfatlarına tenezzülü, O’nun yüceliğinde veya kadim olan münezzeh kibriyâsında en ufak bir değişime sebep olmaz. Nitekim Hak, bize sıfatlarımızla tenezzül buyururken kendi azametinden bir şey kaybetmiyorsa; biz de O’nun sıfatlarının bize tenezzül etmesiyle kulluğumuzdan çıkmayız. Kul, bu sıfatın hakkını verirse Hak onunla olur ve “One güzel bir kuldur” diye onu över. Çünkü bu ilâhî velâyet onu etkilememiş, fakr ve zaruret hâlinden çıkarmamıştır. Fakat kim bu yakınlaşmada haddini aşar ve istikametten saparsa, o kimse Allah’tan uzaklaşır ve gazabına uğrar. (Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/380-382)
وَاذْكُرْ عِبَادَنَٓا اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْد۪ي وَالْاَبْصَارِ
(38/45) Veżkur ‘ibâdenâ ibrâhîme ve-ishâka ve ya’kûbe ulî-l-eydî vel-ebsâr.
(38/45) (Ey Muhammed!) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an.