Ve vehebnâ lehu ehlehu ve miślehum me'ahum rahmeten minnâ ve żikrâ li-ulî-l-elbâb(i)
Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.
Ve ona, bütün ailesini ve beraberlerinde bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik ki, akıl sahipleri için bir ibret olsun.
Bu ayet, Hz. Eyyub'a Allah'ın lütfunu ve akıl sahipleri için bir ibret oluşunu vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, ilahi bağış, rahmet ve akıl sahiplerine yönelik öğüt temaları etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vehb (وَهْب), karşılıksız olarak bir şeyi vermektir. Ayetteki 'vehebnâ' (وَوَهَبْنَا) ifadesi, Allah'ın Hz. Eyyub'a ailesini ve benzerini hiçbir karşılık beklemeksizin, sırf lütfuyla geri verdiğini ifade eder. Bu, ilahi cömertliğin ve ihsanın bir göstergesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Vehb (وَهْب) fiili, Allah'ın kullarına bahşettiği nimetleri ifade etmek için kullanılır. Burada, Hz. Eyyub'a ailesinin ve malının geri verilmesi, Allah'ın ona olan özel ikramını ve musibet sonrası lütfunu mecazi olarak anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ehl (أَهْل), bir kişinin hanımı, çocukları ve akrabaları gibi yakın çevresini kapsar. Ayetteki 'ehlehu' (أَهْلَهُۥ) ifadesi, Hz. Eyyub'un musibetler sonucu kaybettiği ailesinin, Allah tarafından kendisine yeniden bahşedilmesini, yani onların tekrar hayata döndürülmesi veya yeni bir aile verilmesi anlamında kullanılmıştır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ehl (أَهْل), bir şeye mensup olan veya onunla ilişkili olan kimselerdir. Ayetteki 'ehlehu' (أَهْلَهُۥ) kelimesi, Hz. Eyyub'un kendi hanımı ve çocukları gibi en yakın çevresini ifade eder. Bu bağlamda, Allah'ın ona ailesini geri vermesi, onun için büyük bir teselli ve nimet olmuştur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rahmet (رَحْمَة), Kur'an'da Allah'ın en temel sıfatlarından biri olarak geçer ve O'nun yaratılmışlara karşı gösterdiği şefkat, lütuf ve bağışlayıcılığı ifade eder. Ayetteki 'rahmeten minnâ' (رَحْمَةً مِّنَّا) ifadesi, Hz. Eyyub'a ailesinin geri verilmesinin, tamamen Allah'ın kendi katından bir merhamet ve lütuf eseri olduğunu vurgular, bu da ilahi inayet ve şefkatin bir göstergesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rahmet (رَحْمَة), kalpteki incelik ve şefkatten kaynaklanan bir iyilik ve ihsan halidir. Allah'ın rahmeti ise, O'nun kullarına yönelik lütfu ve nimetidir. Bu ayette 'rahmeten minnâ' (رَحْمَةً مِّنَّا) ifadesi, Hz. Eyyub'a verilenlerin, Allah'ın sonsuz merhametinin ve cömertliğinin bir tecellisi olduğunu açıkça belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rahmet (رَحْمَة) kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına yönelik lütuf, bağışlama, yardım ve ihsanını ifade eder. Hz. Eyyub kıssasında 'rahmeten minnâ' (رَحْمَةً مِّنَّا) ifadesi, onun çektiği sıkıntılar sonrası Allah'ın ona bahşettiği nimetlerin, O'nun engin merhametinin bir sonucu olduğunu gösterir ve bu durum, müminler için bir teselli ve ümit kaynağıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zikr (ذِكْر), bir şeyi zihinde tutmak veya onu dile getirmektir. Zikra (ذِكْرَىٰ) ise, bir şeyi hatırlatma, öğüt verme ve ibret alma anlamlarını taşır. Ayetteki 'zikrâ li-uli'l-elbâb' (وَذِكْرَىٰ لِأُو۟لِى ٱلْأَلْبَـٰبِ) ifadesi, Hz. Eyyub'un kıssasının, akıl sahipleri için bir ders, bir öğüt ve bir hatırlatma olduğunu belirtir; bu da onların bu kıssadan ibret alarak Allah'a yönelmelerini sağlar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Zikra (ذِكْرَىٰ), bir olayın veya bilginin zihinlerde canlı tutulması ve ondan ders çıkarılmasıdır. Bu ayette, Hz. Eyyub'un sabrı ve Allah'ın ona olan lütfu, 'uli'l-elbâb' (akıl sahipleri) için bir 'zikra' (öğüt) olarak sunulmuştur. Bu, akıl sahiplerinin bu kıssadan yola çıkarak Allah'ın kudretini ve merhametini idrak etmeleri gerektiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Lübb (لُبّ), bir şeyin özü, çekirdeği ve en değerli kısmıdır. İnsan için 'lübb', aklın ve idrakin özüdür. 'Uli'l-elbâb' (أُو۟لِى ٱلْأَلْبَـٰبِ) ifadesi, derinlemesine düşünen, olayların iç yüzünü kavrayan ve hakikati idrak eden akıl sahiplerini tanımlar. Ayette, Hz. Eyyub kıssasının bu tür akıl sahipleri için bir öğüt olduğu belirtilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ulu'l-elbâb' (أُو۟لِى ٱلْأَلْبَـٰبِ) kavramı, sadece zekaya sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda olaylar ve ayetler üzerinde derinlemesine düşünen, hikmet sahibi ve Allah'ın işaretlerini doğru okuyabilen kişileri ifade eder. Bu ayette, Hz. Eyyub'un hikayesi, bu tür akıl sahipleri için bir 'zikra' (öğüt) olarak sunularak, onların bu kıssadan ilahi dersler çıkarması hedeflenir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Lübb (لُبّ), aklın en saf ve öz kısmıdır; insanı diğer canlılardan ayıran idrak ve düşünme yeteneğidir. 'Uli'l-elbâb' (أُو۟لِى ٱلْأَلْبَـٰبِ) tabiri, Kur'an'da sıkça geçen ve Allah'ın ayetleri üzerinde tefekkür eden, hakikati gören ve ondan ders çıkaran kimseleri ifade eder. Hz. Eyyub kıssası, bu akıl sahipleri için bir ibret ve hatırlatma niteliğindedir.
Sâd Sûresi
Hz. Eyyûb, malını ve çocuklarını kaybetmesine, uzun süre ağır bir hastalıkla imtihan edilmesine rağmen Allah’a olan güvenini hiç yitirmedi. O’na yönelmekten, yalvarmaktan ve derdini arz etmekten geri durmadı. Belâ ve musibetlerin şiddeti onu sabırdan alı koymadı, tahammülsüzlüğe sürüklemedi. Tam aksine, acısını Allah’a arz ederek teslimiyetini korudu. Nihayet Cenâb-ı Hak ona kurtuluş kapılarını açtı; sıkıntısını giderdi, şifa verdi ve ailesini iade etti. Bununla da kalmayıp rahmetinden bir kat fazlasını ihsan ederek onu nimetlerine gark etti.
Böylece Hz. Eyyûb, sabır ve teslimiyetinin karşılığında hem şifaya hem de mal ve evlat bakımından daha büyük bir zenginliğe kavuştu. Allah’ın bu lütfu, hem bizzat ona bir rahmet oldu hem de yolundan gidenlere bir öğüt vesilesi kılındı. Akıl sahipleri onun kıssasından ders çıkararak sabır, tevekkül ve teslimiyet ahlâkıyla donanırlar.
Şikâyetin Allah’a arz edilmesi, sabırlı olmaya aykırı değildir. Zira sabır, insanın derdini gizleyip hiç şikâyet etmemesi değil, belâ karşısında isyan etmeyip yalnızca Rabbine yönelmesidir. Nitekim Hz. Eyyûb hâlini Allah’a arz etmiş, bunun üzerine Rabbinden hem ailesini hem de onların mislini lütuf olarak geri almıştır.
Tasavvufî yorum açısından Hz. Eyyûb’un malını ve evlâtlarını kaybetmesi, bedensel hastalıklara yakalanması; dervişin nefsindeki perdeleri temsil eder. Çünkü nefis bazen mal ve evlât sevgisiyle, bazen de bedenî arzular ve ihtiyaçların baskısıyla Hak’tan perdelenir. Bu perdeler kalkmadıkça kalp mârifetle dolmaz.
Hz. Eyyûb’un sabrı, sâlikin inâbesine işarettir. Yani kul, belâlarla imtihan edildiğinde şikâyete kalkışmayıp sabrı muhafaza eder, her hâlinde yönünü yeniden Hakk’a çevirirse kalbindeki perdeler yavaş yavaş aralanır. Böyle bir sabır, sâlikin seyrindeki en büyük imtihanlardan biridir.
Eyyûb’un şifaya kavuşması, sâlikin nefsinin hastalıklarından kurtulabileceğine işaret eder. Eğer kul, nefsin direncini kırar ve acziyetini Hakk’ın huzurunda ortaya koyabilirse, o zaman mârifetullah pınarları gönlünde çağlamaya başlar; bu pınarlardan içtikçe bâtını safâya kavuşur.
Allah’ın Hz. Eyyûb’a kaybettiklerini iade etmesi ve bunların mislini fazlasıyla lütfetmesi ise işârî olarak şunu gösterir: Sâlik, nefsin perdelerinden arındığında yalnızca eski safiyetine dönmez; aynı zamanda ilâhî rahmetten kat kat fazlasına, yani mülk-i bâtına, mârifet ve hikmete erişir.
Hz. Eyyüb’deki Bilinmezlik (Gaybiyye) Hikmeti İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem’de Hz. Eyyûb’un yaşadığı sıkıntıyı yorumlarken önce hayat ve su arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Çünkü Eyyûb, derdini Allah’a arz ettiğinde kendisine “Ayağını yere vur, işte sana serinletici ve içilecek bir su” denilmişti. Bu yönüyle su, Eyyûb kıssasının anahtarıdır.
İbnü’l-Arabî’ye göre su hem hayat hem de bilgi demektir. Zira “Her şeyi sudan yarattık” (Enbiyâ 21/30) âyeti, her şeyin canlı ve hayat sahibi olduğunu gösterir. Bunun yanında “Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin” (İsrâ 17/44) âyeti de her şeyin akıllı ve idrak sahibi olduğuna işaret eder. Çünkü tesbih, ancak şuur ve idrake sahip bir varlığın işidir. Bu durumda her şey, kendine özgü bir dil ile Hakk’ı zikreder.
Hz. Eyyûb’a asıl ağır gelen, bu hakikatlerin mevcut olduğu hâlde onlardan uzak düşmekti. Onun şikâyeti, bedensel acıdan ziyade, hakikatleri olduğu gibi bilme ve görme imkânından mahrum kalmaktı. Bu yüzden bu fassın adı “Gaybilik Hikmeti”dir.
İbnü’l-Arabî, Eyyûb’un “Bana şeytan dokundu” sözünü de bu bağlamda yorumlar. Burada “şeytan” kelimesi, terimsel anlamıyla değil, kök anlamıyla yani “uzaklık” mânasında anlaşılmalıdır. Şeytan, Hakk’ın rahmetinden uzaklaştırıldığı için bu adı almıştır. Bu bakışla Eyyûb’un şikâyeti, hakikatten uzak kalma acısını dile getirmektedir. Bu talep, hakikati olduğu gibi bilmek isteyen bütün peygamberlerin ortak isteğiyle aynı bağlamda değerlendirilebilir.
Allah, Hz. Eyyûb’un çektiği acıyı “Ayağını yere vur, işte serin bir su!” hitabıyla gidermiştir. Bu işaret, su ile sıkıntı arasındaki bağa dikkat çeker. İbnü’l-Arabî’ye göre su, hem varlığın ilkesi hem de varlığın devamını sağlayan hakikattir. Allah’ın Arş’ının su üzerinde bulunması da bunun en açık göstergesidir. Ayrıca su, bilgiyle özdeştir; nitekim sûfîler kalbin bilgisini hayat, bilgisizlik hâlini ise ölüm saymışlardır. Bu bakımdan su, Eyyûb’un hakikat bilgisini elde etmesinin de sembolüdür.
“Suyla sıkıntının giderilmesi”, çekilen acının hararetini dengelemek demektir. Bu da “itidal”e işaret eder. Fakat İbnü’l-Arabî’ye göre âlemde mutlak itidal mümkün değildir. Çünkü her şey sürekli yenilenen bir yaratılış içindedir. İtidal ise hareketsizliği ifade eder. Dolayısıyla âlemde aranan şey tam bir denge değil, ancak dengeye yaklaşmaktır.
Hz. Eyyûb, sıkıntı ağır gelince Allah’a yönelmiş, belânın kaldırılması için dua etmiştir. Burada akla gelen soru şudur: Şikâyet sabırla çelişmez mi? İbnü’l-Arabî, böyle bir çelişki olmadığını vurgular ve bazı sûfîleri bu noktada eleştirir. Ona göre sabır, kulun sıkıntısını sebeplere şikâyet etmemesidir; yoksa Hakk’a yönelip ondan derman istemesi sabra aykırı değildir. Zira sabır, kazaya rıza göstermekle birlikte, kulun özel bir durumda Allah’a yalvarıp yardım talep etmesine engel değildir. (Demirli, Fusûsu’l-Hikem Şerhi, 450-455)
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًاۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ
(38/44) Veḣuż biyedike diġśen fadrib bihi velâ tahneś innâ vecednâhu sâbiran ni’me-l’abdu innehu evvâb.
(38/44) Şöyle dedik: “Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma.” Gerçekten biz Eyyûb’u sabreden bir kimse olarak bulduk. One güzel bir kuldu! O, Allah’a çok yönelen bir kimse idi.