Hâżâ(c) ve-inne littâġîne leşerra meâb(in)
(55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!
Bu, böyledir. Şüphesiz azgınlar için de fena bir gelecek vardır.
Bu ayet, cennet ehlinin durumunu anlattıktan sonra, 'tağut' kavramı etrafında toplanan azgınların akıbetini bildirmektedir. Ayet, 'tağut'un kötü bir dönüş yeri olduğunu vurgulayarak, ilahi adaletin tecellisini dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tuğyan' kelimesini 'haddi aşmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'tağîn' ise, Allah'ın koyduğu sınırları aşarak isyan eden, azgınlaşan ve şer işleyen kimseleri ifade eder. Bu, sadece bir günah işlemekten öte, Allah'a karşı bir başkaldırı ve haddi aşma durumudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tağut' kelimesinin mecazi anlamda 'azgınlık eden, haddi aşan' kişiler için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'tağîn' de, Allah'ın emirlerine karşı gelerek zulüm ve fesat çıkaran, azgınlaşan kimseleri işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tağut' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'a karşı isyan eden, O'nun otoritesini tanımayan ve insanları saptıran güçleri veya kişileri ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'tağîn' de, ilahi sınırlara riayet etmeyip kendi heva ve heveslerine göre hareket eden, bu sebeple de kötü bir akıbete layık görülen azgınları temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şerr' kelimesini 'hayr'ın zıddı olarak tanımlar ve 'istenmeyen, hoş olmayan durum' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'le-şerre' ifadesi, 'mâab' (dönüş yeri) kelimesiyle birlikte kullanıldığında, azgınların dönecekleri yerin en kötü ve en istenmeyen yer olduğunu pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şerr' kelimesinin 'zarar, kötülük, musibet' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. Ayetteki 'le-şerre', azgınların akıbetinin sadece kötü değil, aynı zamanda en kötü ve en zararlı bir dönüş yeri olacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'meâb' kelimesini 'dönüş yeri, sığınak' olarak açıklar. Bu ayette, azgınların dönecekleri yerin, yani ahiretteki akıbetlerinin kötü bir yer olacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'evb' kökünden türeyen 'meâb' kelimesinin 'dönüş yeri' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'şerre meâb' ifadesi, azgınların nihai varış noktasının, yani cehennemin, onlar için en kötü ve istenmeyen bir dönüş yeri olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'meâb'ı 'dönülen yer, sığınılan yer' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, azgınların dünyadaki amellerinin karşılığı olarak dönecekleri yerin, onlar için bir sığınak değil, aksine bir azap ve felaket yeri olacağını anlatır.
Sâd Sûresi
Bu dönüş yeri, sadece zahirî ateş değil; uzaklaştırılmanın, mahrumiyetin ve hüsranın mekânıdır. Onlar orada kendi kötü amellerinin sûret bulmuş hâliyle - akrepler, yılanlar, zehirli haşereler gibi belalarla - kuşatılacaklardır. Çünkü orada tattıkları her azap, dünyada işledikleri günahların ve kötü ahlâklarının temessül etmiş karşılığıdır. Nitekim Kur’ân’da, “Lehum min cehenneme mihâdun vemin fevkihim ġavâş” “Onlar için cehennem ateşinden döşek, üstlerinde de cehennem ateşinden örtüler vardır” (A‘râf, 7/41) buyurularak bu hakikate işaret edilmiştir.
Tuğyân ehlinin yani Hakk’a yönelmekten yüz çeviren, kalbini mâsivâya verenlerin dönüş yeri işte budur. Cehennem, aynı zamanda ilâhî huzurdan kovulmanın, rızadan uzak kalmanın ve perdelerin kalınlığında boğulmanın adıdır. Bu akıbet sadece âhirette değil, dünyada da başlamaktadır. Çünkü kişi hangi huylarla yaşarsa, âhirette onların sûretiyle karşılaşır. Dünya hayatında şehvet, kin, gurur ve mal sevgisiyle yatanların döşeği, âhirette ateşten olacaktır.
Bu nedenle sûfîlerin nazarında cehennem bir açıdan, nefsânî arzuların ateş sûretinde temessülünü de ifade eder. Nitekim sâlikin dünyadaki döşeği zikrullah, ibadet ve huzur olursa, âhirette de döşeği cennet olur. Fakat gaflet, hevâ ve şehvet ile yaşayan kimse için aynı döşek cehennem olarak döner. Dolayısıyla âyetin “ne kötü döşek” ifadesi, sadece âhireti değil, dünyada kötü huyların içinde sürülen hayatın da aslında cehenneme hazırlık olduğuna işaret eder.
Şu hâlde sâlik, nefsine uyanların hâlini görmeli ve fânî lezzetlerin âhirette nasıl bir azaba bürüneceğini idrak etmelidir. Böylece bütün gayretini mârifet kapılarını açmaya, nefsi perdeleyen tutkuları terk etmeye ve kendisi için bitmeyen rızık olan ilâhî tecellilere yöneltmelidir.
Cehennem ve Dereceleri Kur’ân-ı Kerîm’de yetmiş yedi âyette zikredilen cehennem, kâfirlerin, münafıkların, zalimlerin ve gerçeğe boyun eğmeyenlerin azap göreceği yer olarak tasvir edilmiştir. Ayrıca âyetlerde, âhirette kötülere uygulanacak cezayı ifade eden başka kavramlar da yer alır. Bu kelime ve terkipler cehennemin doğrudan isimleri değil; orada işlenen amellere göre uygulanacak azap tabakalarını veya azap çeşitlerini ifade eder. Meselâ nâr kelimesi, “cehennem ateşi” anlamında olup cehennem azabının sadece yakıcı yönünü dile getirir.
Yedili tasnif açısından “cehennem” ismi, azabı en hafif olan en üst tabaka için kullanılır. Sünnî âlimlere göre burası günahkâr müminlerin azap göreceği yerdir; onların azabı sona erdikten sonra ise bu tabaka boş kalacaktır. Bunun dışında cahîm, hâviye, hutame, lezâ, saîr ve sakar gibi isimler, kat kat yanan, tutuşturulmuş, alevi ve harareti şiddetli ateşin farklı derecelerini ifade eder.
Ebüssuûd Efendi’ye göre cehennemin yedi kapısının oluşu, insanı günaha sürükleyen yolların da yedi olmasına işaret eder. Bunlar beş duyu organı ile şehvet ve gazap temayülleridir. Elmalılı Hamdi Yazır ise meseleyi şöyle yorumlar: İnsanın mükellefiyet organları, beş duyuya ek olarak kalp ve tenâsül uzvudur. Eğer kalbin mânevî kapısı açık olur, Allah’a yönelirse kişi doğru yoldan yürüyerek cennete girer. Aksi hâlde bu yedi organ, kişiyi yedi çeşit azaba sürükler. Nitekim cennet ehlinden söz eden âyetlerde, onların kalplerinde kin ve kötülüğün bulunmadığı özellikle vurgulanmıştır. (Topaloğlu, DİA, 7/227, 229) Sûfîler ise cehennemin “yedi kapısı”nı sadece dış âlemdeki azap dereceleri olarak değil, nefsin iç dünyasında aşılması gereken perdeler ve engeller olarak da yorumlamışlardır. Buna göre her kapı, sâliki hakikatten alıkoyan bir perdeyi temsil eder:
1. Göz kapısı: Harama bakış ve mâsivâya dalıştır. Hadiste, “Haramlara bakış şeytanın zehirli oklarından bir oktur” (Hâkim, el-Müstedrek, IV, 313) buyurularak bu kapının tehlikesine dikkat çekilmiştir.
2. Kulak kapısı: Boş, faydasız veya zararlı sözleri dinlemektir. Nitekim “Onlar yalanı dinlerler, haramı yerler” (Mâide, 5/42) ifadesi buna işaret eder.
3. Dil kapısı: Yalan, gıybet, riyâ ve boş sözdür. “İnsanı yüzüstü cehenneme sürükleyen, dillerinin kazandığından başka bir şey midir?” (Tirmizî, Îmân, 8).
4. El kapısı: Zulüm, haksızlık, gasb ve şiddettir. “Zâlimlerin yaptıklarından Allah gâfil değildir.” (İbrahim, 14/42).
5. Ayak kapısı: Günaha ve isyana götüren adımlardır. “Günah işlemek için yeryüzünde yürümeyin.” (İsrâ, 17/37).
6. Şehvet kapısı: Nefsânî arzuların esiri olmaktır. “Hevâsını ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 45/23).
7. Gazap kapısı: Öfkenin ve kinin insanı körleştiren hâkimiyetidir. Hadiste: “Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman kendine hâkim olandır” buyurulmuştur. (Buhârî, Edeb, 76).
Seyrü sülûk yolunda sâlik, bu kapıların her birini sabır, riyâzet, murâkabe ve takva ile kapatmadıkça hakikî huzura eremez. Nitekim işârî anlamda “cehennemin kapıları” insanın kendi iç dünyasında hevâ ve hevesin yedi çeşidi, “cennetin kapıları” ise mârifet ve kurbiyyete açılan ilâhî tecelli kapıları olarak anlaşılmıştır.
Dolayısıyla cennet ile cehennem, sadece âhirette bekleyen iki mekân değil, aynı zamanda insanın bâtınında açılan veya kapanan iki ayrı yol gibidir. Kim kalbinin kapısını ilâhî mârifete açar, nefsin kapılarını kapatırsa o kişi dünyada iken cennet bahçelerinde yürür. Kim de bu kapıları hevâya açık bırakırsa daha bu dünyada iken cehennemi yaşamaya başlar.