Hâżâ żikr(un)(c) ve-inne lilmuttekîne lehusne meâb(in)
(49-50) Bu bir öğüttür. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.
İşte bu bir öğüttür. Şüphesiz korunan müttakiler için herhalde güzel bir istikbal (güzel bir dönüş yeri) vardır.
Sâd Suresi'nin 49. ayeti, 'zikr' kavramının yüceliğini ve 'müttakiler' için vaat edilen 'hüsn-i meâb'ı vurgular. Ayet, takva sahiplerine yönelik ilahi vaadin güzelliğini ve hatırlatmanın önemini dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin hem kalpteki hatırlama hem de dildeki anma ve şeref anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'hâzâ zikr' ifadesi, Kur'an'ın kendisinin bir şeref ve öğüt kaynağı olduğunu, aynı zamanda peygamberlerin anılmasının da bir yücelik olduğunu ifade eder. (el-Müfredât, s. 321)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zikr'i 'hatırlatma' ve 'öğüt' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, önceki peygamberlerin kıssalarının ve Kur'an'ın kendisinin insanlara bir ibret ve hatırlatma olduğunu vurgular. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 378)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da geniş bir semantik alana sahip olduğunu, hem Allah'ı anmayı hem de ilahi mesajı hatırlamayı içerdiğini belirtir. Bu ayette 'zikr', ilahi vahyin bir hatırlatma ve şeref kaynağı olarak konumlandırılmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'takva'nın mecazi olarak 'korunma' ve 'sakınma' anlamına geldiğini ifade eder. 'Müttakîn', Allah'ın azabından ve gazabından sakınanlardır. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 182)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'takva'nın asıl anlamının bir şeyi zararlı şeylerden korumak olduğunu, şer'î anlamda ise nefsi günahlardan korumak olduğunu belirtir. 'Müttakîn', Allah'ın emirlerine uyarak ve yasaklarından kaçınarak kendilerini koruyanlardır. (el-Müfredât, s. 843)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva'nın Kur'an'ın temel ahlaki kavramlarından biri olduğunu ve Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi, O'nun rızasını kazanmak için kötülüklerden sakınmayı ifade ettiğini vurgular. 'Müttakîn', bu bilince sahip olanlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hüsn' kelimesinin hem maddi hem de manevi güzelliği ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'hüsn-i meâb' ifadesi, müttakilere vaat edilen dönüş yerinin, yani cennetin, her yönden mükemmel ve güzel olduğunu vurgular. (el-Müfredât, s. 245)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'hüsn'ü 'kemal' (mükemmellik) ve 'cemal' (güzellik) ile ilişkilendirir. Ayetteki 'hüsn-i meâb', müttakilerin varacağı yerin en güzel ve mükemmel bir akıbet olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'meâb' kelimesini 'dönüş yeri' olarak açıklar. Ayetteki 'hüsn-i meâb', müttakilerin dönecekleri güzel ve hayırlı bir yer, yani cennet olduğunu belirtir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 201)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'evb' kökünden türeyen 'meâb'ın, bir yere dönmek veya sığınmak anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayetteki 'meâb', müttakilerin ahiretteki nihai ve güzel dönüş yerini, yani cenneti kasteder. (el-Müfredât, s. 83)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'meâb'ın 'dönüş yeri' ve 'sığınak' anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Hüsn-i meâb', müttakiler için hazırlanmış olan güzel ve ebedi ikametgahı, yani cenneti ifade eder.
Sâd Sûresi
Yukarıda peygamberlerin faziletlerinden söz eden âyetler, onların ebediyen hayırla yâd edilmelerine vesile olan birer “zikr-i cemîl” olmanın yanı sıra aynı zamanda müminler için de birer öğüt ve ibret vesilesidir. Onların Cenâb-ı Hakk’ın katındaki yüce mertebelerine işaret edildikten sonra, bu makamlara erişmelerinde âhiret şuuru ve sorumluluk bilincinin rolü hatırlatılmış; burada ise aynı şuuru taşıyıp takvâ ile yaşayanların âhirette ulaşacakları mükâfat haber verilmiştir.
Allah’tan başkasından sakınan, O’ndan gayrısını kalbinden uzaklaştıran kimseler için nihayetinde güzel bir âkıbet, yani huzur ve vahdet âleminde emin bir dönüş makamı vardır. Allah onları hem dünya hem de âhiret darlığından kurtarmış, en yüce ikramlarla ağırlamış, kendisini sevenlerin safına dâhil ederek “Ehlullah” ve “hâssü’l-havâs” mertebesine eriştirmiştir.
Takva sahipleri cennetlere vardıklarında, kapıları ardına kadar açılmış bulacaklardır. Ne izin isteme külfetine girecekler ne de reddedilme zilletine uğrayacaklardır. Melekler onları büyük bir ikramla karşılayacak, “Merhaba, hoş geldiniz, buyurun!” sözleriyle taltif edecek ve “Selâmun ‘aleykum bimâ sabertum feni’me ‘ukbâ-ddâr” “Sabrettiğiniz için size selâm olsun! Dünya hayatının sonunda ne güzel bir âkıbetle karşılaştınız!” (Ra‘d 13/24) diye hitap edeceklerdir. Böylece onların sabırlarının semeresi, âhirette açılmış kapılar ve daimî ikramlarla karşılık bulacaktır. Nitekim Allah’ın himâyesinde, O’na yakınlığının gölgesinde ve kabulünün izzet meydanında Adn cennetlerine erişeceklerdir. Bu cennetler, zâtî vahdete yakınlığın dereceleri ve şuhûdî tecellîlerin yenilenmesinin ifadesidir. Keşif ve müşâhede ehli için burada ebedî huzur ve kesintisiz bir kurbiyyet vardır.
Nefsânî arzulara ve hevânın iştihâlarına karşı korunarak bütün yönelişlerini yalnızca Mevlâ’ya hasreden bu kimselere cennetler, “kapıları ardına kadar açık” bir şekilde hazırlanmıştır. Yolları açık, geçitleri aydınlık kılınmış; onlar da hiçbir engel ve perde olmadan bu cennetlere diledikleri kapıdan gireceklerdir. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 235) Cennetler ve Adn Cenneti Müminlerin ölümden sonra yahut kıyametin kopmasının ardından sonsuz mutluluk içinde yaşayacakları cennet, ebedî saadet yurdunu ifade etmek üzere Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde sıkça zikredilir. Bu bağlamda özellikle Firdevs, Naîm ve Adn cennetleri öne çıkar.
Firdevs, cennetin ortasında, arşın altında bulunan en yüksek ve en değerli makamdır; aynı zamanda cennet ırmaklarının kaynağıdır. Naîm, insana sevinç ve huzur veren bütün nimetlerle dolu, mutluluk yurdudur. Adn ise güzel meskenlerin, tahtların, altın ve incilerle süslü ipek elbiselerin, sabah akşam ikram edilen leziz yiyeceklerin, gözleri yalnız eşlerine bağlı hurilerin ve çeşit çeşit ırmakların bulunduğu ebedî bir yurt olarak tasvir edilir. Burada boş söz duyulmaz, yorgunluk ve bıkkınlık hissedilmez. Bu cennete; iman edip sâlih amel işleyen, Allah’a verdikleri söze sadık kalan, rabbinin rızasını gözeterek sabreden, namaz kılan, rızıklarından gizli ve açık infakta bulunan, kötülüğe iyilikle karşılık veren, günahlardan tövbe ile arınan, hayırda yarışan ve mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad eden müttakî erkek ve kadınların gireceği vaat edilmiştir.
Hadislerde, çeşitli Adn cennetlerinden söz edilmektedir. Burada her şeyin altın ve gümüşten olduğu, cennet ehlinin rablerini görmelerine ilâhî azamet ve kibriyâ dışında hiçbir engel bulunmadığı, yani Allah’ı diledikleri an müşâhede edebilecekleri bildirilmiştir (Buhârî, Tefsîr, 55/1; Müslim, Îmân, 296).
Tefsirlerde nakledilen rivayetlerde ise Adn cennetinin, mukarrebûn zümresine (peygamberler, şehidler, sıddîklar ve âlimler) tahsis edilmiş özel bir şehir veya saray olduğu belirtilir. Bunlarda altından yapılmış, inci ve yakutlarla süslenmiş köşkler; huriler, yiyecekler ve tesnîm ile selsebîl pınarlarının aktığı bahçeler vardır. Arşın altından misk kokulu rüzgârlar eser ve orası “ne bir gözün gördüğü ne de bir hayalin tasavvur edebildiği” nimetlerle doludur. İbnü’l-Arabî’ye göre ise Adn, cennetin en yüce derecelerinden biridir. Katman katman dereceleri bulunan bu makamın en üstünde, Hz. Peygamber’e mahsus Vesîle bulunur ki, bunun bir diğer adı da Makâm-ı Mahmûd’dur. (Yavuz, DİA, 1/390-391) Sûfîler ise cenneti yalnızca Kur’ân’daki sûrî tasvirlerle sınırlı görmemiş, onu fiiller cenneti, sıfatlar cenneti ve zât cenneti olmak üzere üç mertebede ele almışlardır.
Fiiller cenneti, kulun sâlih amelleri, ibadetleri ve mücâhedelerinin karşılığı olarak elde ettiği mükâfat cennetidir. Ameller cenneti yahut nefis cenneti de denilen bu cennet; leziz yiyecekler, hoş içecekler ve göz alıcı eşlerden oluşan sûrî cennettir. Müminlerin amelleriyle imar olur. İbnü’l-Arabî’nin ifadesiyle her amelin bir cenneti vardır: her farzın, her nâfilenin, her güzel işin, hatta her sakınılan yasak ve terk edilen kötü davranışın bir cenneti vardır. Bu sebeple ameli daha çok ve daha faziletli olanın bu cennetten alacağı pay da daha büyük olur. Yedinci kat gök ile kürsî arasında bulunan bu cennet, Hz. Âdem’in çıkarıldığı cennettir; Kur’ân’daki cennet tasvirlerinin çoğu da bu mertebeye işaret eder.
Sıfatlar cenneti, ilâhî isim ve sıfatların tecellîlerinden kaynaklanan mânevî cennettir. Gayb ve şehâdet âlemini buluşturan bu cennet, aynı zamanda kalbin cennetidir.
Zât cenneti ise ahadiyyet mertebesinde, zâtın cemâlinin doğrudan müşâhedesiyle gerçekleşir ve ruhun cennetidir. Şu hâlde sûfîlere göre: yiyecek, içecek ve benzeri sûrî zevklerden oluşan cennet nefse; isim ve sıfatların tecellîlerinden meydana gelen mânevî zevklerden oluşan cennet kalbe; bütün bunların ötesinde yalnızca Hakk’ın cemâlinin müşâhedesinden ibaret olan cennet ise ruha aittir. (Kâşânî, Istılâhâtu’s-Sûfiyye, 75-76; Tek, Sûfîlerin Kavramları, 75-76)
Tasavvufî terbiyesi boyunca sâlik, nefsin perdeleri, şeytanın vesveseleri ve hevânın çekişmeleri sebebiyle hakikate ulaşmakta zorluk çeker. Ancak sabır, riyâzet ve takvâ ile yol alması sonucunda öyle bir makama erişir ki artık “izin isteme” meşakkati kalmaz; Hakk’ın huzurunda perdeler kalkar, mârifet kapıları bizzat O’nun lütfuyla açılır.
Meleklerin “Sabrettiğiniz için size selâm olsun!” hitabı, işte bu sabrın hakikatine işaret eder. Çünkü sabır, yalnızca sıkıntılara katlanmak değil; her hâlde Allah’a yönelişte süreklilik göstermek ve başka hiçbir kapıya meyletmemektir. Bu sabrın karşılığı olarak takvâ ehline dünyada kalpte açılan huzur ve mârifet cenneti, âhirette ise hakikî saadet yurdu ihsan edilir.
Dolayısıyla âhirette takvâ ehlinin hazır bulacağı “açılmış cennet kapıları”, aslında dünyada seyrü sülûk yolunda sâlike açılan mârifet kapılarının âhirette kemale ermiş hâlidir. Bu kapılar açıldığında kul, artık ilâhî huzura perdesiz girer; ne bir engel kalır, ne de izin beklemesi gerekir. İşte bu hâl, “evliyânın cenneti”dir: başlangıcı dünyada, kemali ise âhirette tecellî eder.