Mâ kâne liye min ‘ilmin bilmele-i-l-a'lâ iż yaḣtasimûn(e)
"Aralarında tartıştıkları sırada, yüce topluluğa (ileri gelen melekler topluluğuna) dair benim hiçbir bilgim yoktu."
"Münakaşa ederlerken, benim melekler yüksek topluluğuna ait ne bilgim olabilirdi?"
Bu ayet, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Mele-i A'lâ'daki tartışmalar hakkında önceden bir bilgisi olmadığını ifade ederek, Kur'an'ın ilahi menşeini vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, bilginin kaynağı, yüce meclis ve tartışma eylemi etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm'i, bir şeyin hakikatini idrak etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'min ilmin' ifadesi, Hz. Peygamber'in bu olaylar hakkında hiçbir ön bilgisi olmadığını, dolayısıyla bu bilginin ancak vahiy yoluyla kendisine ulaştığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilm'i, bir şeyi olduğu gibi bilmek olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Mele-i A'lâ'daki tartışmaların mahiyeti ve içeriği hakkında beşerî bir bilginin imkansızlığına işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'ilm' kavramının sadece bilgi değil, aynı zamanda kesinlik ve hakikatle ilişkili olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'ilm', gayb âlemine ait bir bilginin ancak ilahi bir kaynak tarafından verilebileceğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mele'' kelimesini, bir araya gelmiş, toplanmış bir grup insan olarak açıklar. Ayetteki 'Mele-i A'lâ' ise, yüce meclis, yani melekler topluluğu anlamına gelir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mele'' kelimesinin, bir topluluğun ileri gelenleri, sözü dinlenenleri için kullanıldığını belirtir. 'Mele-i A'lâ' tabiri, göklerdeki melekler topluluğunu, onların yüce makamlarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mele''nin, bir topluluğun göz dolduran, heybetli ve ileri gelen kesimi olduğunu söyler. 'Mele-i A'lâ' ise, Allah katındaki yüce melekler topluluğuna işaret eder ve ayetteki bağlamda onların kendi aralarındaki bir tartışmayı anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'a'lâ' kelimesini, yücelik ve üstünlük ifade eden bir sıfat olarak açıklar. 'Mele-i A'lâ' terkibinde, melekler topluluğunun makamının ve mertebesinin yüceliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'a'lâ'nın, 'uluvv' kökünden türediğini ve en yüksek, en yüce anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, melekler âleminin beşerî idrakin ötesindeki yüce konumunu pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hasm' kökünden gelen 'yahtasimûn' kelimesini, bir konuda karşılıklı olarak iddialaşmak ve çekişmek olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, melekler arasında cereyan eden, ancak mahiyeti bize açıklanmayan bir tartışmaya işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hasm'ı, bir konuda karşıt görüşlere sahip olmak ve bu görüşleri savunmak olarak tanımlar. 'Yahtasimûn' fiili, bu tartışmanın aktif ve karşılıklı bir eylem olduğunu gösterir ve ayetteki 'Mele-i A'lâ' bağlamında, İblis'in yaratılışına veya Âdem'e secde meselesine dair bir çekişmeye atıfta bulunabilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ihtisâm'ın, iki tarafın birbirine karşı delillerle veya sözlerle üstün gelmeye çalışması olduğunu belirtir. Ayetteki 'iz yahtasimûn' ifadesi, bu tartışmanın belirli bir zamanda gerçekleştiğini ve Hz. Peygamber'in bu ana şahit olmadığını vurgular.
Sâd Sûresi
Allah Teâlâ, Resûl’üne kendi konumunu hatırlatmaktadır: “Benim görevim yalnızca bana vahyedileni size tebliğ etmektir. Yoksa benim, meleklerin en yüce topluluğu hakkında, onların kendi aralarında tartıştıkları hususlardan hiçbir bilgim yoktu. Bana bu bilgiyi öğreten, ancak Allah’ın vahyidir.” Devam eden âyetlerden hareketle, meleklerin tartışmalarının Hz. Âdem’in hilâfeti, nübüvveti ve ona secde meselesiyle ilgili olabileceği belirtilmiştir. Ayrıca rivayetlerde, onların ihtilâfının cemaatle namaza katılmak, abdest azalarını güçlükle de olsa güzelce yıkamak, mescitlerde namazlardan sonra oturup Allah’ı zikretmek gibi amellerin hangisinin daha faziletli olduğu hususunda cereyan ettiği aktarılır. Tartışmanın mahiyeti de iki yönlüdür: Bu amellerin hangisinin Allah’a daha sevimli olduğu ve hangisinin sahibine cennette daha yüksek dereceler kazandıracağı.
İbnü’l-Arabî’ye göre meleklerin ihtilâfa düşmelerinin temel sebebi, onların da insanlar ve cinler gibi tabiat âleminden yaratılmış olmalarıdır. Her ne kadar bedenleri nûrânî ise de bu nur, tabiat nûrudur. Çekişmek ve ihtilâf, tabiatın gereği olup zıtların varlığıyla ortaya çıkar. Melekler arasında rahmet ve azapla görevlendirilmiş zıt gruplar bulunduğu için, kendilerine bildirilmemiş veya tecrübe etmedikleri hususlarda ihtilâfa düşmeleri mümkündür. Nitekim, tövbe edip iki köy arasında vefat eden bir kimsenin cennet ehli mi yoksa cehennem ehli mi olacağı konusunda rahmet ve azap meleklerinin ihtilâfa düştüğünü belirten hadis bu duruma örnektir. (İbnü’l-Arabî, Rahmetün Mine’r-Rahmân, 4/385-387) Böylece Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’in seçilişini ve meleklerin ona secde ile imtihanını Hz. Peygamber’e vahiy yoluyla bildirmiş; bu da vahyin kaynağının gerçekten Allah olduğuna işaret etmiştir. Ardından, “Benim, onların tartıştıkları sırada yüce melek topluluğu hakkında hiçbir bilgim yoktu” buyurarak, Resûlullah’ın bu gaybî bilgiyi kendi beşerî bilgisinden değil, nübüvvet sayesinde elde ettiğini ortaya koymuştur. Eğer peygamberliği olmasaydı, “meleü’l-aʿlâ”nın ihtilâfını bilmesi mümkün olmaz ve bunu haber veremezdi. (Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 237-238) Devamında gelen “Bana ancak vahyolunuyor” ifadesi ise, bildirilen her şeyin kaynağının vahiy olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yine Hz. Peygamber’in “Ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım” sözü ise onun delilleri açık olan nübüvvetini ve tebliğdeki vazifesini vurgulamaktadır. Yani şöyle demektedir: Ben, şeytanın ve bedenlerinizde mevzilenmiş ordularının sizi fitneye düşürmesinden ve Hakk’ın zâtî birliğine, esmâ ve sıfatlarının kemâline ulaştıracak istikamet yollarından saptırmasından korkuyorum; sizi bu tehlikeye karşı uyarmakla mükellefim. (Dâye, Te’vîlât, 5/196; Nahcuvânî, Fevâtihu’l-İlâhiyye, 237)
Tasavvufî yorum açısından “nebeün azîm” bütün vahyin ve kâinat kitabının özü olan Kur’ân-ı Kadîm’dir; çünkü o, ezelî kelâmın zuhurudur ve varlık âlemindeki her şey onun birer işaretidir. Bu büyük haber aynı zamanda Hakîkat-i Muhammediyyenin kendisidir; zira bütün enbiyânın hakikatleri onda cem olmuş, âlemin yaratılışı da onunla kaim olmuştur. Dolayısıyla bu haber, yalnızca âhiretle ilgili bir bilgi değil, insanın yaratılış gayesini ve Hakk’ın ulûhiyyetini bildiren mutlak hakikattir. Nebeün azîm, Allah’ın esmâ ve sıfatlarının birliğini, Hakk’ın mutlak hâkimiyetini ve kulların O’na karşı kulluğunu haber verir. Aynı zamanda insana kendi hakikatini, yani mebdeʾini ve meʿâdını bildirir. Böyle bir habere sırt çevirmek, yalnızca bir bilgiyi reddetmek değil, varlığın gayesinden ve hakikatin özünden yüz çevirmektir. Bu sebeple âyet, insanı gafletten uyanmaya, hakikati ciddiyetle kabule ve Hakk’ın kelâmına teslim olmaya davet eder.
Meleklerin ihtilâfı ise insanın iç âleminde akıl, nefis ve ruh kuvvelerinin çatışmasının bir sûretidir. Sâlik seyrinde ilerledikçe bu kuvveler arasında çekişmeler yaşanır; nefis hevâya çağırır, akıl dengeyi gözetir, ruh ise Hakk’a yöneltir. Neticede Hakk’ın hükmü galip gelir ve kalpte hakikî hilâfet, yani ilâhî emanetin tecellîsi ortaya çıkar. Böylece âyet, hem dış âlemde peygamberlik ve meleklere dair gaybî haberi beyan eder, hem de iç âlemde sâlikin kalbinde yaşanan tevhîd mücadelesine ışık tutar.
Bunun nihai sonucu, fenâ ve bekâ hakikatidir. Sâlik, önce nefsin arzu ve iddialarında fânî olur; bütün benlikler, gizli ilahlar ve mâsivâdan gelen perde ve iddialar eriyip yok olur. Ardından Allah’ın tecellîsiyle dirilir, yani bekâ billâh mertebesine ulaşır. İşte “nebeün azîm” bu noktada fenâ ile yok oluşun ardından bekâ ile dirilişin haberi olur.
Böylece Hakk’ın emri galip gelir ve kalpte hakikî hilâfet tecellî eder. Bu hilâfet, dış âlemde Hz. Âdem’e secde ile sembolleşirken; iç âlemde sâlikin fenâdan bekâya yükselmesiyle gerçekleşir. İşte burada açığa çıkan hilâfet sırrı, sâlikin kendi iradesiyle değil, Hakk’ın lütfu ve tecellîsiyle zuhûr eder. O artık nefsin kölesi değil, Hakk’ın yeryüzündeki halifesidir. Kendi varlığını Hakk’a teslim etmiş, kalbini mâsivâdan arındırmış ve Hakk’ın isim ve sıfatlarının mazharı olmuştur.
اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ ط۪ينٍ
(38/71) İż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî ḣâlikun beşeran min tîn.
(38/71) Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: “Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım.”