Venâdeynâhu en yâ ibrâhîm(u)
(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"
Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! "
Sâffât Suresi 104. ayet, Hz. İbrahim'in rüyasını gerçekleştirmesi ve Allah'ın ona seslenmesini konu alır. Ayet, 'nâdeynâhu' fiili ile ilahi seslenişin mahiyetini ve 'İbrâhîm' özel ismi ile bu seslenişin muhatabını vurgulayarak, ilahi iradenin tecellisini ve peygamberin teslimiyetini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nidâ (نداء) kelimesi, yüksek sesle çağırmak, seslenmek anlamına gelir. Ayetteki 'nâdeynâhu' ifadesi, Allah'ın Hz. İbrahim'e doğrudan ve açık bir şekilde hitap ettiğini, bu hitabın ilahi bir emir ve müjde içerdiğini gösterir. Bu, sadece bir seslenme değil, aynı zamanda ilahi bir iletişimin başlangıcıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nidâ, mecazi olarak bir şeye davet etmek, bir şeyi emretmek anlamında da kullanılır. Ayetteki 'nâdeynâhu' ifadesi, Allah'ın Hz. İbrahim'e seslenerek ona bir mesaj ilettiğini, rüyasının gerçekleştiğini ve bu durumun ilahi bir mükafat olduğunu bildirdiğini ifade eder. Bu, ilahi bir davet ve tasdik niteliğindedir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nidâ fiili, Kur'an'da genellikle Allah'ın peygamberlerine veya kullarına yönelik özel hitaplarını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın Hz. İbrahim'e olan özel ilgisini ve onun sadakatine karşılık gelen ilahi müdahalesini vurgular. Sesleniş, ilahi iradenin tecellisi ve peygamberin teslimiyetinin tasdikidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İbrâhîm, Arapça kökenli olmayan, İbranice bir isimdir ve 'halkın babası' veya 'yüce baba' gibi anlamlara gelir. Kur'an'da bu isim, Allah'ın dostu (Halîlullah) olarak anılan büyük peygamberi ifade eder. Ayetteki kullanımı, bu ilahi seslenişin özel olarak Hz. İbrahim'e yönelik olduğunu ve onun peygamberlik makamını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İbrâhîm ismi, Kur'an'ın temel kavramlarından biri olan 'hanîf' (tevhid inancına sahip) kavramıyla yakından ilişkilidir. Ayetteki 'Ey İbrahim!' hitabı, onun Allah'a olan mutlak teslimiyetini ve tevhid inancındaki sarsılmaz duruşunu hatırlatır. Bu sesleniş, onun bu özelliklerinin bir tasdiki niteliğindedir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İbrâhîm ismi, Kur'an'da birçok yerde zikredilen ve peygamberlerin atası olarak kabul edilen bir şahsiyettir. Bu ayetteki hitap, onun Allah katındaki yüksek mertebesini ve ilahi lütfa mazhar oluşunu gösterir. İsim, aynı zamanda onun soyundan gelen peygamberler zincirinin başlangıcı olması hasebiyle de önemlidir.
Sâffât Sûresi
Yukarıda özetle, tarikat ve hakikat mertebeleri itibari ile verilen bilgilerden sonra biz yine o devrede İbrâhîm (a.s.) ın kendinde oluşan halin hakikatini anlamaya çalışalım. Genel tefsirlerde bu hadise beşeriyyet gereği duygusal bir yaşantı içerisinde anlatılmaktadır. Mutlak olmamakla birlikte şöylede bir yorum yapabiliriz. Yukarılarda da bahsedildiği gibi.
Cenâb-ı Hakk mertebe-i ibrâhîmiyyet’in zuhur mahalli olan (İbrâhîm) (a.s.) a hullet dostluk elbisesini ilmî mânâ da -giydirdiği- yâni idrak ettirdiğinde esmâ-î hakikatlerin İbrâhîm (a.s.) da “tahallül” ve tahakkuk etmesiyle “Halîl” lâkabını almıştı. İşte bu tahallul neticesinde sûret-i ibrâhîmiyye de zuhurda olan esmâ mertebesi itibâriyle İbrâhimiyyet mertebesinin “rabb-ı hası” olan “vedûd” ismi başta olmak üzere bütün Esmâ-i ilâyye onda zâhir olmuştu. Zât-ı İlâhi zuhur seyri içerisinde Halillik hakikatinin zuhura çıkmasını o mertebede murad etti. Yâni görünen o bedende Esmâ-i İlâhiyye yi her mertebesi itibariyle faal olacak hâle getirdi. İşte o mahalde faaliyette olan dışarıdan bakıldığında “sûret-i İbrâhîm” olmakla birlikte, fiilin fâili o fiili meydana çıkaracak olan o Esmâ-i İlâhiye idi ve zâhirde mertebe-i İbrâhim bu fiilleri “tevhid-i ef’âl” hakikat-i içerisinde kendi bünyesinde de toplamış idi.
Şimdi bu hakikat ve anlayış içinde hadiseye bir daha bakalım. “Vakta ki, ikisi de boyun eğdiler” bu boyun eğiş İbrâhîm (a.s.) da isimlerin hükmüne tâbî oluş, “gulâm-çocukta” ise örfe, babaya tabî oluş idi. Zât-ı İlâhî yukarıda bahsedildiği gibi bu zuhurat-ı üç gece göstermesi “ilmel-aynel-hakkal yakîn” mertebe lerinden gösterilmesi ve o günlerin ehemmiyyetleri idi.
Bu İlâh-î görüntüyü yorum yapmadan tatbikata koyan o sûretteki “Mumit” ismi idi. Aslında “Muhyi ve Mumit” Zât-ı İlâh-înin kendine izâfeten kullandığı Esimleridir. Yâni, öldüren ve dirilten Hakk’ın kendisidir, bu hususu Kûr’ân-ı Kerîm’in haber vermesiyle biliyoruz. Ondan başkası bu fiilin oluşturduğu hâli meydana getiremez. O halde bu Hadise de sûret-i İbrâhîm görüntüde olmakla birlikte kendi yok bâtında idi onda faaliyette olan “Mumit” ismi idi. Onun yaptığı ise suç unsuru olmaz görevi olurdu, eğer görevini yapmaz ise işte o zaman suçlu olurdu ki böyle bir şey de söz konusu zâten değildir. Pekî! Bütün “katl” şeklinde olan fiiller böylemidir.? Hayır böyle değildir. Çünkü genelde insânlar “nefs-î“ benlikleri üzere zâhir olup, onunla yaşarlar, kendilerini var kabul ederler, İlâh-î benlıkleri bâtındır. Hüküm zâhire göre olduğundan fiil kimden çıkmış ise sorumluluk ona bağlanır ve tabii ki, yine o oluşum Hakk’ın sistemi içerisinde olur.
İşte bu haller içerisinde rû’ya-ya uygun bir halde olan İbrâhîm ve “gulâm-cocuk” a Zât-ı İlâh-î seslenir.[99]
وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ {الصافات/104}
(37/104) “Venâdeynâhu en yâ ibrâhîm(u)”
(37/104) Ve O'na: Yâ İbrâhîm! Diye nidâ ettik ki:
Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de, Zât-î dir.
Ve cenâb-ı Hakk ne kadar halkın ve olayların içinde olduğunu böylece açık olarak bildirmektedir.[100]
قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ {الصافات/105}
(36/105) “Kad saddekte-rru/yâ innâ kezâlike neczî-lmuhsinîn(e)”
(36/105) “Sen muhakkak rüyâyı tasdik ettin. Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız.”
Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de Zât-î dir.
Cenâb-ı Hakk yine zâtından, rû’yâ-nın tasdik edildiğini, yorum yapılmadığını ve bunun neticesinde de kendisine Zât-î ihsânda bulunulduğu ifâde edilmektedir. Görüldüğü gibi burada ki, “İhsân” da hâdisenin hakikatinin bildirilmesi, İbrâhîmiyyet diye yeni bir mertebenin kurulması ve bu mertebenin yeryüzünde kıyamete kadar bâkî ve geçerli olacağı hükmüdür. Ayrıca Zât-ı İlâhiyyenin bizzat bir olay ile meşgul olması da aslında oraya olan bir Zât-i ihsân ve ikram’dır.[101] “ İz- -T-B- ”