İçeriğe atla
Sâffât 104Cüz 23 · Sayfa 450

Sâffât Sûresi 104. Âyet

الصافات

Sohbete sor

Venâdeynâhu en yâ ibrâhîm(u)

(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"

Sâffât Sûresi

Yukarıda özetle, tarikat ve hakikat mertebeleri itibari ile verilen bilgilerden sonra biz yine o devrede İbrâhîm (a.s.) ın kendinde oluşan halin hakikatini anlamaya çalışalım. Genel tefsirlerde bu hadise beşeriyyet gereği duygusal bir yaşantı içerisinde anlatılmaktadır. Mutlak olmamakla birlikte şöylede bir yorum yapabiliriz. Yukarılarda da bahsedildiği gibi.

Cenâb-ı Hakk mertebe-i ibrâhîmiyyet’in zuhur mahalli olan (İbrâhîm) (a.s.) a hullet dostluk elbisesini ilmî mânâ da -giydirdiği- yâni idrak ettirdiğinde esmâ-î hakikatlerin İbrâhîm (a.s.) da “tahallül” ve tahakkuk etmesiyle “Halîl” lâkabını almıştı. İşte bu tahallul neticesinde sûret-i ibrâhîmiyye de zuhurda olan esmâ mertebesi itibâriyle İbrâhimiyyet mertebesinin “rabb-ı hası” olan “vedûd” ismi başta olmak üzere bütün Esmâ-i ilâyye onda zâhir olmuştu. Zât-ı İlâhi zuhur seyri içerisinde Halillik hakikatinin zuhura çıkmasını o mertebede murad etti. Yâni görünen o bedende Esmâ-i İlâhiyye yi her mertebesi itibariyle faal olacak hâle getirdi. İşte o mahalde faaliyette olan dışarıdan bakıldığında “sûret-i İbrâhîm” olmakla birlikte, fiilin fâili o fiili meydana çıkaracak olan o Esmâ-i İlâhiye idi ve zâhirde mertebe-i İbrâhim bu fiilleri “tevhid-i ef’âl” hakikat-i içerisinde kendi bünyesinde de toplamış idi.

Şimdi bu hakikat ve anlayış içinde hadiseye bir daha bakalım. “Vakta ki, ikisi de boyun eğdiler” bu boyun eğiş İbrâhîm (a.s.) da isimlerin hükmüne tâbî oluş, “gulâm-çocukta” ise örfe, babaya tabî oluş idi. Zât-ı İlâhî yukarıda bahsedildiği gibi bu zuhurat-ı üç gece göstermesi “ilmel-aynel-hakkal yakîn” mertebe lerinden gösterilmesi ve o günlerin ehemmiyyetleri idi.

Bu İlâh-î görüntüyü yorum yapmadan tatbikata koyan o sûretteki “Mumit” ismi idi. Aslında “Muhyi ve Mumit” Zât-ı İlâh-înin kendine izâfeten kullandığı Esimleridir. Yâni, öldüren ve dirilten Hakk’ın kendisidir, bu hususu Kûr’ân-ı Kerîm’in haber vermesiyle biliyoruz. Ondan başkası bu fiilin oluşturduğu hâli meydana getiremez. O halde bu Hadise de sûret-i İbrâhîm görüntüde olmakla birlikte kendi yok bâtında idi onda faaliyette olan “Mumit” ismi idi. Onun yaptığı ise suç unsuru olmaz görevi olurdu, eğer görevini yapmaz ise işte o zaman suçlu olurdu ki böyle bir şey de söz konusu zâten değildir. Pekî! Bütün “katl” şeklinde olan fiiller böylemidir.? Hayır böyle değildir. Çünkü genelde insânlar “nefs-î“ benlikleri üzere zâhir olup, onunla yaşarlar, kendilerini var kabul ederler, İlâh-î benlıkleri bâtındır. Hüküm zâhire göre olduğundan fiil kimden çıkmış ise sorumluluk ona bağlanır ve tabii ki, yine o oluşum Hakk’ın sistemi içerisinde olur.

İşte bu haller içerisinde rû’ya-ya uygun bir halde olan İbrâhîm ve “gulâm-cocuk” a Zât-ı İlâh-î seslenir.[99]


وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ {الصافات/104}

(37/104) “Venâdeynâhu en yâ ibrâhîm(u)”

(37/104) Ve O'na: Yâ İbrâhîm! Diye nidâ ettik ki:


Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de, Zât-î dir.


Ve cenâb-ı Hakk ne kadar halkın ve olayların içinde olduğunu böylece açık olarak bildirmektedir.[100]


قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ {الصافات/105}

(36/105) “Kad saddekte-rru/yâ innâ kezâlike neczî-lmuhsinîn(e)”

(36/105) “Sen muhakkak rüyâyı tasdik ettin. Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız.”


Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de Zât-î dir.


Cenâb-ı Hakk yine zâtından, rû’yâ-nın tasdik edildiğini, yorum yapılmadığını ve bunun neticesinde de kendisine Zât-î ihsânda bulunulduğu ifâde edilmektedir. Görüldüğü gibi burada ki, “İhsân” da hâdisenin hakikatinin bildirilmesi, İbrâhîmiyyet diye yeni bir mertebenin kurulması ve bu mertebenin yeryüzünde kıyamete kadar bâkî ve geçerli olacağı hükmüdür. Ayrıca Zât-ı İlâhiyyenin bizzat bir olay ile meşgul olması da aslında oraya olan bir Zât-i ihsân ve ikram’dır.[101] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(7)