Felemmâ eslemâ vetellehu lilcebîn(i)
(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"
Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı.
Sâffât Suresi 103. ayet, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail'in Allah'a tam bir teslimiyetini ve bu teslimiyetin bir imtihan olarak tezahürünü dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, 'teslim olma' ve 'alnı üzerine yatırma' fiilleriyle bu derin itaati ve fedakarlığı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İslam kelimesi, 'selam' kökünden gelir ve barış, esenlik anlamlarını taşır. Bir kimsenin kendini Allah'a teslim etmesi, O'nun emirlerine boyun eğmesi ve böylece iç huzura ermesi demektir. Ayetteki 'eslemâ' ifadesi, hem İbrahim'in hem de İsmail'in bu emre tam bir rıza ve teslimiyetle karşılık verdiğini gösterir, bu da onların Allah ile barışık ve O'nun iradesine tam uyumlu olduklarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İslam, Kur'an'da sadece bir dinin adı değil, aynı zamanda Allah'ın iradesine tam bir teslimiyet ve boyun eğme eylemini ifade eden temel bir kavramdır. Bu ayetteki 'eslemâ' fiili, İbrahim ve İsmail'in, Allah'ın emrine karşı hiçbir tereddüt göstermeden, tam bir içtenlikle ve iradî olarak boyun eğdiklerini, yani kendilerini Allah'a 'teslim ettiklerini' belirtir. Bu, pasif bir kabullenişten ziyade, aktif bir irade beyanıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Esleme fiili, bir şeyi birine teslim etmek, bırakmak anlamına gelir. Ayetteki kullanımıyla, İbrahim ve İsmail'in kendi iradelerini ve kaderlerini Allah'ın emrine bıraktıklarını, O'nun hükmüne razı olduklarını ifade eder. Bu, onların Allah'a olan güvenlerinin ve itaatlerinin en üst düzeyde olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Telletü'l-şey'e: Onu yere serdim, devirdim demektir. Ayetteki 'tellehû' ifadesi, İbrahim'in oğlunu kurban etmek üzere yere yatırdığını, onu yüzüstü veya yan tarafına çevirdiğini belirtir. Bu fiil, kurban etme eyleminin fiziksel hazırlığını ve kararlılığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Telletü'l-şey'e li-vechihî: Onu yüzüstü yere yatırdım. Bu ayetteki 'tellehû' fiili, İbrahim'in oğlunu kurban etmek için yüzüstü veya yan tarafına yatırdığını, böylece alnının yere değdiğini ifade eder. Bu, kurban edilecek hayvanın veya kişinin yatırılma şeklini tasvir eden mecazi bir kullanımdır ve eylemin ciddiyetini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Telletü'l-şey'e: Bir şeyi yere sermek, devirmek. Özellikle kurban edilecek hayvanın boğazlanmak üzere yere yatırılması için kullanılır. Ayetteki 'tellehû' fiili, İbrahim'in oğlunu kurban etme emrini yerine getirmek için onu yere yatırdığını, bu eylemin bir hazırlık aşaması olduğunu ve tam bir kararlılıkla yapıldığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cebîn, alnın iki tarafındaki şakak kısmıdır. Ayetteki 'lil-cebîni' ifadesi, İbrahim'in oğlunu yere yatırdığında, alnının veya şakağının yere değdiği pozisyonu belirtir. Bu, kurban etme eyleminin gerçekleşeceği hassas noktayı ima eder ve olayın dramatikliğini artırır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Cebîn, alnın iki yanındaki kemikli kısımdır. 'Tellehû lil-cebîni' ifadesi, İbrahim'in oğlunu, alnı veya şakağı yere gelecek şekilde yatırdığını gösterir. Bu, kurban edilecek kişinin veya hayvanın boğazlanma pozisyonunu tasvir eder ve eylemin kesinliğini ve geri dönülmezliğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Cebîn, alnın iki tarafındaki kemikli kısımdır. Ayetteki 'lil-cebîni' ifadesi, İbrahim'in oğlunu, alnı yere değecek şekilde yatırdığını, bu pozisyonun kurban etme eylemi için uygun bir hazırlık olduğunu belirtir. Bu detay, olayın gerçekliğini ve İbrahim'in emri yerine getirme konusundaki kararlılığını pekiştirir.
Sâffât Sûresi
Yukarıda özetle, tarikat ve hakikat mertebeleri itibari ile verilen bilgilerden sonra biz yine o devrede İbrâhîm (a.s.) ın kendinde oluşan halin hakikatini anlamaya çalışalım. Genel tefsirlerde bu hadise beşeriyyet gereği duygusal bir yaşantı içerisinde anlatılmaktadır. Mutlak olmamakla birlikte şöylede bir yorum yapabiliriz. Yukarılarda da bahsedildiği gibi.
Cenâb-ı Hakk mertebe-i ibrâhîmiyyet’in zuhur mahalli olan (İbrâhîm) (a.s.) a hullet dostluk elbisesini ilmî mânâ da -giydirdiği- yâni idrak ettirdiğinde esmâ-î hakikatlerin İbrâhîm (a.s.) da “tahallül” ve tahakkuk etmesiyle “Halîl” lâkabını almıştı. İşte bu tahallul neticesinde sûret-i ibrâhîmiyye de zuhurda olan esmâ mertebesi itibâriyle İbrâhimiyyet mertebesinin “rabb-ı hası” olan “vedûd” ismi başta olmak üzere bütün Esmâ-i ilâyye onda zâhir olmuştu. Zât-ı İlâhi zuhur seyri içerisinde Halillik hakikatinin zuhura çıkmasını o mertebede murad etti. Yâni görünen o bedende Esmâ-i İlâhiyye yi her mertebesi itibariyle faal olacak hâle getirdi. İşte o mahalde faaliyette olan dışarıdan bakıldığında “sûret-i İbrâhîm” olmakla birlikte, fiilin fâili o fiili meydana çıkaracak olan o Esmâ-i İlâhiye idi ve zâhirde mertebe-i İbrâhim bu fiilleri “tevhid-i ef’âl” hakikat-i içerisinde kendi bünyesinde de toplamış idi.
Şimdi bu hakikat ve anlayış içinde hadiseye bir daha bakalım. “Vakta ki, ikisi de boyun eğdiler” bu boyun eğiş İbrâhîm (a.s.) da isimlerin hükmüne tâbî oluş, “gulâm-çocukta” ise örfe, babaya tabî oluş idi. Zât-ı İlâhî yukarıda bahsedildiği gibi bu zuhurat-ı üç gece göstermesi “ilmel-aynel-hakkal yakîn” mertebe lerinden gösterilmesi ve o günlerin ehemmiyyetleri idi.
Bu İlâh-î görüntüyü yorum yapmadan tatbikata koyan o sûretteki “Mumit” ismi idi. Aslında “Muhyi ve Mumit” Zât-ı İlâh-înin kendine izâfeten kullandığı Esimleridir. Yâni, öldüren ve dirilten Hakk’ın kendisidir, bu hususu Kûr’ân-ı Kerîm’in haber vermesiyle biliyoruz. Ondan başkası bu fiilin oluşturduğu hâli meydana getiremez. O halde bu Hadise de sûret-i İbrâhîm görüntüde olmakla birlikte kendi yok bâtında idi onda faaliyette olan “Mumit” ismi idi. Onun yaptığı ise suç unsuru olmaz görevi olurdu, eğer görevini yapmaz ise işte o zaman suçlu olurdu ki böyle bir şey de söz konusu zâten değildir. Pekî! Bütün “katl” şeklinde olan fiiller böylemidir.? Hayır böyle değildir. Çünkü genelde insânlar “nefs-î“ benlikleri üzere zâhir olup, onunla yaşarlar, kendilerini var kabul ederler, İlâh-î benlıkleri bâtındır. Hüküm zâhire göre olduğundan fiil kimden çıkmış ise sorumluluk ona bağlanır ve tabii ki, yine o oluşum Hakk’ın sistemi içerisinde olur.
İşte bu haller içerisinde rû’ya-ya uygun bir halde olan İbrâhîm ve “gulâm-cocuk” a Zât-ı İlâh-î seslenir.[99]
وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ {الصافات/104}
(37/104) “Venâdeynâhu en yâ ibrâhîm(u)”
(37/104) Ve O'na: Yâ İbrâhîm! Diye nidâ ettik ki: