Felemmâ belaġa me'ahu-ssa'ye kâle yâ buneyye innî erâ fî-lmenâmi ennî eżbehuke fenzur mâżâ terâ(c) kâle yâ ebeti-f'al mâ tu/mer(u)(s) setecidunî in şâa(A)llâhu mine-ssâbirîn(e)
Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
Sâffât Suresi 102. ayet, Hz. İbrahim'in rüyasını ve oğlu İsmail'in teslimiyetini konu alır. Ayet, 'sa'y' (çabalama/yürüme), 'menâm' (rüya), 'ezbehuke' (seni boğazlıyorum) ve 'sâbirîn' (sabredenler) gibi kavramlar üzerinden ilahi emre itaati ve tevekkülü dilbilimsel bir derinlikle işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sa'y' kelimesini hızlı yürüme, koşma ve bir amaca ulaşmak için gösterilen çaba olarak tanımlar. Bu ayetteki kullanımı, İsmail'in babasıyla birlikte hareket edebilecek, onunla koşuşturabilecek ve hayatın yükünü paylaşabilecek bir yaşa gelmesini, yani fiziksel ve zihinsel olgunluğa erişmesini ifade eder. (el-Müfredât, s. 403)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sa'y' kelimesinin mecazi anlamlarına da değinir. Burada 'بلغ معه السعي' ifadesi, çocuğun babasıyla birlikte iş yapabilecek, onunla beraber hareket edebilecek ve sorumluluk alabilecek bir çağa ulaşmasını, yani 'çalışma ve çabalama yaşına gelmesini' mecazi olarak anlatır. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 2, s. 189)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sa'y' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir hareketi değil, aynı zamanda bir amaca yönelik gayreti ve çabayı da ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda, İsmail'in 'sa'y' yaşına gelmesi, onun artık babasının dini ve ahlaki öğretilerini anlayabilecek, onunla birlikte ibadet edebilecek ve ilahi emirlere karşı bilinçli bir duruş sergileyebilecek olgunluğa eriştiğini gösterir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 205)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'menâm' kelimesini 'uyku' ve 'uykuda görülen şey' yani 'rüya' olarak açıklar. Bu ayetteki 'menâm', sıradan bir rüya olmayıp, peygamberlerin rüyalarının vahiy niteliği taşıması sebebiyle ilahi bir emir ve mesajın iletildiği özel bir durumu ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 379)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nevm' (uyku) kökünden gelen 'menâm'ın, hem uyku halini hem de uykuda görülenleri kapsadığını belirtir. Peygamberlerin rüyaları, Allah'tan gelen ilahi bir bildirim olduğu için, Hz. İbrahim'in bu rüyası da kesinlik ifade eden bir emir olarak kabul edilir. (el-Müfredât, s. 496)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'menâm' kelimesinin Kur'an'daki kullanımında, bazen sadece uyku halini, bazen de bu hal içinde görülen ve geleceğe dair işaretler taşıyan rüyaları ifade ettiğini belirtir. Hz. İbrahim'in rüyası, peygamberlik makamının bir gereği olarak, ilahi iradenin bir tecellisi ve bağlayıcı bir emir niteliğindedir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 287)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'zebh' kelimesinin boğazlamak, kesmek anlamına geldiğini ve genellikle hayvanların kurban edilmesi veya kesilmesi için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ezbehuke' ifadesi, Hz. İbrahim'in rüyasında oğlunu Allah yolunda kurban etme emrini görmesini, yani en değerli varlığını feda etmeye çağrılmasını anlatır. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 195)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zebh' kelimesinin Kur'an'da hem gerçek anlamda kesme hem de mecazi olarak bir şeyi tamamen ortadan kaldırma anlamında kullanıldığını ifade eder. Burada ise, ilahi bir emir olarak, Hz. İbrahim'den oğlunu fiilen kurban etmesi istenmektedir, bu da imtihanın büyüklüğünü gösterir. (Umdetü'l-Huffâz, c. 1, s. 308)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zebh' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir eylem olmanın ötesinde, Allah'a tam bir teslimiyetin ve fedakarlığın sembolü olarak kullanıldığını vurgular. Hz. İbrahim'in rüyasında oğlunu 'boğazladığını' görmesi, onun Allah'ın emrine karşı mutlak itaatini ve en büyük fedakarlığı yapmaya hazır olduğunu gösterir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 187)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sabr' kelimesini nefsi hoş olmayan şeylerden alıkoymak, sıkıntı ve musibetlere karşı dayanıklılık göstermek olarak açıklar. İsmail'in 'sabredenlerden olacağım' demesi, babasının gördüğü rüyanın gerektirdiği büyük fedakarlığa karşı tam bir teslimiyet ve metanet göstereceğini ifade eder. (el-Müfredât, s. 469)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sabr'ın, nefsi şikayetten alıkoymak ve musibetlere karşı direnç göstermek olduğunu belirtir. İsmail'in bu ifadesi, sadece fiziksel acıya dayanmak değil, aynı zamanda ilahi emre karşı kalben ve ruhen tam bir rıza gösterme ve tevekkül içinde olma halini yansıtır. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 3, s. 367)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sabr' kavramının Kur'an'da sadece pasif bir dayanıklılık değil, aynı zamanda aktif bir irade ve Allah'a güvenle zorluklara göğüs germe anlamı taşıdığını belirtir. İsmail'in 'sabredenlerden olacağım' sözü, onun ilahi iradeye karşı tam bir teslimiyetle, bilinçli ve kararlı bir şekilde bu büyük imtihanı kabul ettiğini gösterir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 165)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sabr'ı, nefsi arzu ve şehvetlerden, dilini şikayetten, uzuvlarını da isyandan alıkoymak olarak tanımlar. İsmail'in cevabı, bu tanımın tüm veçhelerini kapsar; hem babasının emrine itaat, hem de kendi canını feda etme konusunda hiçbir tereddüt göstermemesi, onun sabrının zirvesini temsil eder. (el-Külliyyât, s. 556)
Sâffât Sûresi
“Felemmâ belaġa me’ahu-ssa’ye kâle yâ buneyye innî erâ fî-lmenâmi ennî ezbehuke fenzur mâzâ terâ kâle yâ ebeti-f’al mâ tu/mer(u) setecidunî in şâa(A)llâhu mine-ssâbirîn(e)” Vakta ki onunla beraber yürümek çağına yetişti, dedi ki: Oğulcağızım! Ben, şüphe yok rü’ya-da görüyorum ki, muhakkak seni boğazlıyorum. Artık bak, sen ne görürsün, dedi ki: Ey babacığım! Emr olunduğun şeyi yap. İnşeallah beni sabr edenlerden bulacaksın. (37/102)
Deniliyor ki Hazreti İbrâhîm, bunu Zilhiccenin sekizinci, dokuzuncu, onuncu yâ'ni Terviye Arefe, Nahir geceleri sıra ile üç gece görmüş idi. Peygamberin rü'yası vahiy, ta'birleri vahiy olduğundan Hazret-i İbrâhîm böyle görmüş ve böyle ta'bir eylemiş ve binaenaleyh böyle vahiy almış olmakla bu, icrası vâcib bir emri hakk olmuş oluyordu. Bunun üzerine onu cebren icrâya kalkışmayıp evvelâ sûret-i icrâsını müşavere etmek üzere böyle re'yini sorarak tebliğ eyledi ki bununla ilk önce onun itaat ve inkıyad ile ecr-ü sevaba nailiyyetini te'min etmek istedi.
Düşünmeli bunu söylerken ey yavrucuğum, diye hitab eden bir babanın kalbinde ne yüksek bir şefekat hissi çarpıyor ve ona ne kadar büyük bir vazife aşkı, Allah muhabbeti hâkim bulunuyordu. Düşünmeli de duymalı ki bu ne büyük bir belâ, ne dehşetli bir İmtihân-ı ilâh-î idi. işte bunun böyle bir emri ilâh-î olduğunu anlıyan ve Allahın sabredenlerle beraber olduğunu bilen o halîm oğul, ey babacığım! Dedi ne emrolunuyorsan yap, beni inşeallah, sabredenleden bulacaksın.
* * *
Bu bölüm Elmalılı hamdi yâzır’ın (Hakk dîni Kûr’ân dili) tefsirinden bir misâl olmak üzere alınan küçük bir kısımdır.
Bu hususta kaynaklarda pek çok izâhat vardır, en güzellerinden birisi ise “Füsûs-ül Hikem” in (ishak) fass-ı nda, marîfet mertebesi itibarı ile yapılan izahlardır.
Biz gene yolumuza devam edelim.
Kaynaklardan bazıları kûrb’ân edilecek “gulâm” çocuğun (İsmâil) olduğunu bazıları ise, (İshâk) olduğunu belirtmektedirler. Genelde İslâmî kaynakların çoğunda kûrb’ân edilecek çocuğun (İsmâil) olduğu yönündedir. Batılı kaynaklar ise, kûrb’ân edilecek çocuğun (İshak) olduğunu yazarlar, “Tevrat” ta dahi “İshak” olduğu yazılıdır. Kûr’ân-ı kerîm’de ise isim belirtilmeksizin hâdise anlatılmaktadır. Bundan anlaşılan şudur ki, iki kanalda bu hâdiseyi sahiplenmişlerdir. O halde bu hâdisenin tatbikâtı her iki yol içinde “vâcip” tir. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’de isim belirtilmemiş olmasının sırrı budur. Yâni her iki kanalda da bu tatbikat vardır. İşte batılıların İslâmı küçük düşürmek için kullandıkları (kurb) ân kesmek vahşettir, dedikleri husus aslında kendilerinde bulunan Tevrât-î bir hükmü inkâr etmek olduğunun farkında bile olmadan kendi kendilerini aldatma ve inkârlarıdır.
“Vakta ki onunla beraber yürümek çağına yetişti, Yâni belirli bir yaşa erişti, veled-i kâlb-i olan “gulâm” ı kendinle beraber hareket edecek hâle geldi, gönlünle istişare etmeye başladı. Ona olan sevgisi artmağa başladı bu yüzden bu sevgisinin bitirilmesi gerekiyordu.
dedi ki: Oğulcağızım!. Ben, şüphe yok rü’ya-da görüyorum ki, muhakkak seni boğaz-lıyorum.
Bu mevzu da birçok yazı ve değerlendirmeler vardır. Haddimiz değil ama. Bizde bu hususta birkaç kelime yazmağa çalışalım. Bilindiği gibi (rû’ya) zuhurat-ların “Rahmân-î” gerçek olanları, (keşfi mücerret) “ayniyle vâki” ve (keşfi muhayyel) “tabir gerektirenler” olmak üzere iki türlüdür.
Diğeri ise (hayâli mücerret) olmak üzere insân’ın kendi nefsinden kaynaklanan sırf insân’ın hayâlinden meydana gelen “hiçbir ifadesi olmayan” kargaşa hayâlî görüntülerdir. (adgasu ahlâm) denir.
İbrâhîm (a.s.) bu zuhûrât-ı üç gün üst üste görünce (keşfi mücerret) olduğunu düşünerek, gördüğü şekliyle tatbik etmeye karar verdi. Ve azîmete yöneldi.
Eğer yorum yaparak o yorum üzere tatbik etmeye kalksaydı oğlunu ve kendini kayırma ihtimâli olabileceğinden bu yöne yönelmedi ve gördüğü şekliyle tatbik etmeye karar verdi. Oluşmuş ve bitmiş bir hâdise hakkında yorum yapmak doğru olmaz çünkü o hâdiseyi o günün şartları içinde değerlendirmek gerekir aksi halde yapılacak bir değerlendirmenin tam isâbetli olması zordur. Ancak bir şeylerde söylemek gerekmektedir. Bu yüzden hâdiseyi seyr-u sülûk yönünden incelemeye ve kendimizde de bulmaya çalışarak yolumuza devam edelim.
Yukarıda belirtildiği gibi, bu rûya-nın, üç gece, üst üste, zilhicce’nin (8/9/10) uncu, Kurb’ân bayramı arefesinden bir gün evvel, “tevriye” gününün gecesi “arefe” gününün gecesi ve “nehar” Kurb’ân bayramının birinci gününün gecesi, görülmüştür. “Zilhicce” nin (11) i Kurb’ân bayramının ikinci günü, (12) si Kurb’ân bayramının üç’üncü günü, (13) ü ise Kurb’ân bayramının dörd’üncü günüdür.
İşte bu dörd’üncü gün, kurb’ân bayramının sonu, son günü, olmakla birlikte, bir senelik seyr-u sülûk’un da son günüdür. Bilindiği gibi (6) türlü şekil ve tatbikat ile seyr-u sülûk vardır, bunlardan (3) üncüsü her sene Muharremin (1) inde, Hicrî sene başıyla birlikte başlayıp, Zilhicce’nin (13) ünde son bulan seyr-u sülûk’tur. Bu hususta geniş bilgi (14-İrfan mektebi) isimli kitabımızın sonlarında mevcud’tur dileyen oraya bakabilir.
Az yukarıda belirtilen günlerin sayı değerleri ve sıralanmaları, her halde dikkatinizi çekmiştir. Tekrar sıralayalım. (1/….8/9/10/11/12/13/) görüntüleri ve mânâları itibarı ile de, ne kadar güzeller değil mi?
Şimdi özetle bunları incelemeğe çalışalım. Dinimizin bizlere bildirdiği, bir senede (4) adet çok feyizli (10) günler vardır. Bunların birincisi Muharremin ilk (10) u ikincisi Mûsâ (a.s.) ın Tûr-u Sînâ’ da ki (40) gününün son (on) günü üçüncüsü Ramazan ayının son (10) günü Dördüncü’sü ise Zilhiccenin ilk (10) günüdür.
Bilindiği gibi (1) başlangıç, “Âdemiyet” (8) İbrâhîmiyyet, (9) Mûseviyyet, (10) İseviyyet, (11/12/13) ise Muhammediyyet’tir. Görüldüğü gibi seyr-u sülûk’ta ki, bütün İlâh-î mertebeler burada cem olmuşlardır. Senenin içinde bulunan (7) aylar nefis mertebelerini, (3) aylar, Hazarât-ı hamse’nin, İbrâhîmiyyet, Mûseviyyet, İseviyyet mertebelerini son iki ay ise Muhammediyyet mertebelerini temsil etmektedirler.
Bilindiği gibi bu süre içinde, “Ramazan ve Kurb’ân” olmak üzere, iki bayram vardır. Ramazan bayramının hakikat-i, bâtın âleminde o sene içinde “Hakikat-i Mûseviyye” yi “tenzîh hakikatini” ve o mertebenin işareti olan “Mûseviyyet” in (m) “mim” inde ki sırrı “Muhammediyye”yi, idrâk etmiş ise, işte o kimseler o sene gerçek bayramı yapmış olurlar çünkü Halife-i şahsiye olmuşlardır. Yâni kendi beden mülklerinin “Halife” si olmuşlardır.
Bunun devamı ise o kimselerin veya daha başka kimselerin yollarına devam ederek ulaşmış oldukları kurb’ân bayramında o sene içinde derslerini bitirenlerin ve içlerinde kabiliyyetli olanlarının, meşreb-i Muhammediyye üzere “Halife-i cemeat”a yükseltilme leridir. Yâni, “Halife-i şahsiyye” dışa dönük görev yapamaz belki küçük yardımcı görevler verilebilir. “Halife-i cemeat” ise lüzüm görüldüğünde yine bulunduğu yere bağlı olmak üzere dışa dönük olarak vazifelendirilir. Uzun çalışmalardan sonra o da tecrübeli bir eğitici olur. Ve o nu bu hale getiren “Mürşîd”-i İrşâd ehli dünyasını değiştirdikten sonra, Mürşidine vekâleten, kendine asâleten eğiticiliğini sürdürür.
İşte yukarıdan beri kısaca anlatmaya çalıştığımız husus burasıdır. Bir mürşidin yetişmesi yolumuzda bu sistem üzeredir ve bir hayli uzun zaman alır. Mürşid-i Kâmile intisab eden bir “sâlik-yol ehli” nin ilk yapacağı şeyler kendisine telkin edilir. Bunların başında gelen evvelâ nefsini “ahlâk-ı zemime” kötü ahlâklarından temizletmektir. Bu oldukça zor bir olaydır, en büyük yardımcısı o na gayret ve kuvvet vercek olan şey derslerine ciddiyetle eğilmesi, tavsiyelere uyması, gayretli olması ve bağlı olduğu yerdeki gönlün himmetidir. İşte bütün bunların birliği ile kendi bireysel iç dünyasında mânevî mücâdele gücünü toplayıp arttırmaya başlar.
Nihâyet zuhuratlarında, daha evvelce hep yenik düştüğü, korktuğu, kaçtığı varlıklarla savaşmağa başlar ve belirli bir müddet sonrada onlara üstün gelmeye başlar ve nihayet onları öldürmeye muvaffak olur, ancak böyle bir zuhurat farkında olmadan o nu üzüntüye sokar, çünkü zâhirî mânâ da hayvan öldürmek suçtur, bu kıyas üzüntü sebebi olur. Halbuki mîsal âlemi ile “his-şehâdet” âleminin hükümleri bir değildir. Zuhurâtında böyle bir sahnede herhangi eti yenmez bir hayvan öldürülürse, Dersi “Emmâre”den “Levvâme” ye geçirilir.
Zaman geçer devran döner, eğer “sâlik” yoluna ve kendine sadık ise görevlerine de devam ediyorsa gayret ve kabiliyetine göre zuhuratları değişmeye başlar bu sefer eti yenen hayvanlarla mücadelesi sürer, zaman gelir onlardan da bir tanesini zuhuratında öldürür bu sefer, “levvâme” neftsen “mülhime” nefs-e terakki ettirilir. Yine samimiyetle derslerine devam eden sâlik’in karşısına zuhuratlarında bu sefer insânlar çıkıp ona her türlü mâni olmaya çalışırlar. İşte sâlik bu haller içinde mücadele ile yoluna devam ederek gayretli çalışmaları neticesinde mürşidinin himmet ve telkinleriyle zuhurâtında gördüğü, kendisini yaralamaya veya öldürmeye çalıştığı kimseleri kendi alt eder ve öldürürse o dersini de geçmiş nefs-i “mutmainne” ye ulaşmış olur.
Şimdi, yukarıdaki özet bilgilerle bu mevzuun ne ilgisi vardır? Diye bir soru akla gelir ise, cevâb-ı budur.
Yukarıda özetle bahsedilen eğitim sistemi yeryüzünde ilk def’a İbrâhîm (a.s.) şahsında faaliyyete geçmiştir ve o mertebenin kemâlidir. Ve bizlere de o mertebenin sünneti ve hediyesidir. Daha henüz kendinden sonraki peygamberân hazarât-ı zuhurda yok olduğundan onların mertebeleri de tabii ki olamazdı, işte bu yüzden yukarıda bahsedilen mertebeler seyr-ü sülûk yolunda o günlerin kemâl mertebeleri idi.
21/51. “Ve andolsun ki, İbrâhim'e de bundan evvel rüşdünü vermiştik ve biz onu bilenler idik.” İbrâhîmiyyet mertebesinde verilen (Rüşd) ise daha henüz, (Kûr’ân ve Hz. Muhammed (s.a.v.) gelmediği için. Buranın (Rüşd) ü “10 suhuf” “Hanif” “Hullet” ve o mertebenin “İmâmet” hakikatleri’ dir diyebiliriz. Demiştik.
Rüşd’ü veren Hakk olduğundan bu durumda kendisi (fâil) “Râşîd” olmaktadır. Verilen yer ise (mef’ul) “mürşîd” olmaktadır işte bu yönüyle, “rüşd” ün verilmesiyle “İbrâhîm” (raşîd) bunu kavmine aktardığı zaman da onların mürşid’leri olmuştur ve kıyamete kadarda bu mertebenin bâtındaki gerçek mürşid’i zâhiren başka bir sûret olarak gözükse bile bâtınen mertebe-i İbrâhîmiyyet olmaktadır.
Bu kısa hatırlatmadan sonra tekrar yolumuza devam edelim. O günün kemâlât-ı, İbrâhimiyyet mertebesi olduğundan, zilhiccenin (8/9/10) uncu gecelerinde görülen “oğlunu boğazlama” zuhurat-ı nı, seyr-ü sülûk yönünden şöyle değerlendirebiliriz. Aslında bu sayıların seyri “Hakikat-i Muhammed-î” itibarîyle’dir. O günün hükmü ile ise hilhicce’nin (4) ü itibariyle nefs-i mutmainne mertebesidir. İşte bir gerçek mürşîd, talebesini bu nefs-e doğru yola çıkarmış ise ona kendi nefsinin o mertebesini kurb’ân ettirecek gücü aktarır yâni yollarını gösterir. O talebe de bu güç ve faaliyyete geçireceği kendi gücü ile de güçlenip, varlığında mevcud olan nefsinin sevdiği nefs-î beşeriyyetini mânâ âleminde hükümsüz bırakma-öldürme gücüne ulaşır ve böylece, oldukça mühim bir aşama daha elde etmiş olur. Böylece daha evvelce kendinde bulunan iki tip insân karakterinden kurtulmuş, sadece Hakk’ın istediği istikametteki “Halîl” ahlâklı insân yönü ile hayatına devam etme imkânı bulmuş olur. İşte ondan sonra eğer nefsine geri dönmez ise yolunda oldukça başarı ile devam eder. İşte böylece nefs-i ni kurb’ân eden sâlik, bayram yapar buna da kurb’ân bayramı denir ve her mertebenin kendine özgü “kurb’ anları” ve bunların da bayramları vardır.
Zilhicce’nin (1/2/3)-(10/11/12) inci günlerinde zâhiren bu kurb’an lar, kesilir, fakat (4) üncü yâni, (13) üncü günde kesilmez, (Zât-î) gündür ve bu günde de sadece (Zât-î) hüküm olduğundan zâten faaliyyet olamayacağından zâhiren (kurb’an) diye bir hükümde olamamaktadır ve bu yüzden kurb’an kesilemez. İşte sayısal değerlerin bizlere gösterdiğ yol hep “Hakîkat-i Muhammediyye ye” çıkmaktadır bütün bu mertebeler oraya bağlı ve oradan kaynaklanmaktadırlar.[98]