Feltekamehu-lhûtu vehuve mulîm(un)
Böylece, Yunus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.
Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. (Kendi nefsini) kınıyordu.
Bu ayet, Yunus peygamberin balık tarafından yutulması olayını anlatırken, 'iltikam' fiili ve 'mülîm' sıfatı üzerinden olayın dramatik ve psikolojik boyutunu vurgulamaktadır. Ayet, balığın yutma eylemini ve Yunus'un içinde bulunduğu kınanmışlık halini dilbilimsel olarak derinlemesine ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'لقم' kökünü 'bir şeyi ağızla almak, yutmak' olarak açıklar. 'İltikam' ise, bir şeyi tamamen ve hızla yutmak anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, balığın Yunus'u ağzına alıp yutma eyleminin eksiksizliğini ve ani oluşunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'iltikam' fiilini 'yutmak' olarak tefsir eder ve bu kullanımın mecazi bir yönü olmadığını, doğrudan bir yutma eylemini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, balığın Yunus'u tamamen içine almasını, adeta bir lokma gibi yutmasını anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'iltikam'ın 'yutmak' anlamına geldiğini, ancak 'لقم' kökünden türeyen bu fiilin, bir şeyi ağızla alıp yutma eyleminin şiddetini ve tamlığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ' ifadesi, balığın Yunus'u tereddütsüz ve tamamen yuttuğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'حوت' kelimesini 'büyük balık' olarak açıklar. Kur'an'da bu kelime, genellikle büyük deniz canlıları için kullanılır ve bu ayette Yunus peygamberi yutan özel balığı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'حوت' kelimesinin 'büyük balık' anlamına geldiğini ve bazen 'deniz canlısı' genel anlamında da kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Yunus kıssasındaki o meşhur, büyük balığı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki hayvan isimlerinin bazen sembolik anlamlar taşıyabileceğini belirtse de, 'hût' kelimesinin bu ayetteki kullanımının doğrudan ve somut bir varlığı, yani Yunus'u yutan balığı ifade ettiğini vurgular. Bu, ilahi kudretin bir göstergesi olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'لوم' kökünü 'kınamak, ayıplamak' olarak açıklar. 'Mülîm' ise, hem 'kınanmış' (başkaları tarafından) hem de 'kendini kınayan, pişmanlık duyan' (fail anlamında) anlamına gelebilir. Ayetteki bağlamda, Yunus'un peygamberlik görevini terk etmesi nedeniyle duyduğu pişmanlık ve kendini kınama halini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'مُلِيمٌ' kelimesinin 'kınanmış' veya 'kınayıcı' anlamlarına gelebileceğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Yunus'un yaptığı eylemden dolayı hem Allah katında hem de kendi vicdanında bir kınanmışlık hissi içinde olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mülîm' kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarının genellikle kişinin kendi hatasını idrak etmesi ve bu yüzden duyduğu pişmanlık ve kınanmışlık duygusunu ifade ettiğini belirtir. Yunus'un durumunda, kavmini terk etme kararının yanlışlığını anlaması ve bu yüzden kendini kınaması bu kelimeyle anlatılır.
Sâffât Sûresi
مَكْظُومُ فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبّ۪كَ وَلاَ تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ اِذْ نَادٰى وَهُوَ
“Sen Rabb'inin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o kızgın bir halde Rabb'ine nida etmişti.” Buyrulmuş olması ve bu ayetteki «
صَاحِبِ الْحُوتِ tan maksadın, Enbiya suresinde geçen
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى ف۪ى الظُّلُمَاتِ
“Zünnun olan Yunus'u da hatırla, O, bir zaman kızarak kavmini bırakıp gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı da karanlıklar içinde niyaz etmişti.” (Enbiya, 21/87) ayeti gereği Zü'n-Nun (yani Nun'un sahibi) olan Hz. Yunus olduğuna ve Saffat suresinde فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ“Kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu.” (Saffat, 37/142) buyrulmasına dayanarak, bu ipuçları sayesinde, “burada Nun, karanlıkları içinde Hz. Yunus'un hapsedildiği balıktır.” görüşüne varmışlardır.
2. Yine İbn Abbas'tan rivayet edilen ve Dahhak, Hasen ve Kata-de'nin tercihi olan görüşe dayanarak, bazıları da, “burada nun, devat yani yazı hokkası demek olan divittir” (Süyuti, ed-Dürrü'l-Mensur, VIII, 241.) demişlerdir. Nun'un bu manaya geldiğine İbn Atıyye ve Razi, bir şairin şu beytini şahit getirmişlerdir:
"Şiddetli arzu beni onlara çevirdikçe nunu, yani yazı hokkasını sicim gibi akan gözyaşları ile likalarım. Gözlerimden sicim gibi yaşlar dökerek onları divitin mürekkebine lika yapar, öyle ağlıyarak mektup yazarım." Bilindiği gibi "lika", divitte mürekkebin içine konulan liftir. O konmayınca veya mürekkep kuruyunca yazı güzel yazılmaz. (Müellif)
Buna göre, hokka ile kâleme yemin edilmiş demek olur. Çünkü yazı bunlarla yazılır. Konuşma gibi, kitap ve yazının da önem ve faydası pek büyüktür. Bununla birlikte bu mana yalnız Kâlem'e yeminden de anlaşılır.[125] “ İz- -T-B- ”
فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنْ الْمُسَبِّحِينَ {الصافات/143}
“Felevlâ ennehu kâne mine-lmusebbihîn(e)”
لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ {الصافات/144}
“Lelebise fî batnihi ilâ yevmi yub’asûn(e)”
(37/143-144) Eğer o, Allah’ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.
Bu âyeti kerimeleri anlamak için bizlere Nefsi Levvame mertebesi yardımcı olacaktır.
“NEFS-İ LEVVÂME” Levm etmek; çekiştirmek, zemmetmek, paylamak, serzeniş telâşlânmak, pişmanlık duymak, anlamında dır.
Zikri: “YA ALLAH” tır.
İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.
Kûr’ân-ı Keriym, Enbiya Sûresi, (21/87) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.
فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ
إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
“Fenâdâ fizzûlümâti en lâilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.” Meâlen; “ Karanlıklar içinde “senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, doğrusu ben zalimlerden oldum,” diye niyaz etmişti”.
Hâli: Bu mertebenin haliyle hallenmeye çalışmaktır.
Kûr’ân-ı Keriym; Kıyâmet Sûresi; (75/1-2) Âyetinde bu hâle işaret vardır.
لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ
وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ
“Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti. (1) “
“Ve lâ uksimü binnefsillevvameti. (2)” Meâlen: “ Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs-e yemin ederim. “
Yaşantısı: Nefs-i levvâmenin biri emmâreye, diğeri de mülhimeye bakan iki yüzü vardır. Ehli hayvandır. Davul önünde oynar, kürsi dibinde ağlar. Kendini beğenmiş olup, şer kaynağıdır, ham sofudur.
Nefs-i levvâmenin belirgin ahlâk ve sıfatları; “ cehalet, hamlık, kızgınlık, gıybet, levm, çok yemek ve seks” dir.
(HAVF ve RECA) (korku ve ümit) arasında yaşar,
Bu mertebeden kurtulup yükselmenin anahtarı, (yâALLAH)
( c.c.) ismi Celâli dir. Mürşidinin sâlik’e yapmış olduğu bu telkinle zikre başlar, nûrunu, sırrını ve halini müşahede edinceye kadar çalışmalarına devam eder.
Rengi: Kızıldır. Mürşidinin himmeti irşadıdır.
Şeriat mertebesidir.
Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.
Bu dünya âleminde bulûğa eren ve (nefs-i emmâre) tesirinde olan kimse, yukarı da bahsedilen biçimde çalışmalarını sürdürdükçe yavaş, yavaş manen güçlenmeğe başlar.
Nefs-i Emmâre’de kendine hakim olamayan yapmış olduğu her işte, “oh olsun, ne iyi yaptım,” diyen ve pişmanlık duymayan kişi, (nefs-i levvâme) ye ulaşınca, az da olsa şuurlanmaya ve pişmanlık duymaya başlar.
Yaptığı düşük işleri her ne kadar henüz daha durduramaz ise de, ancak yanlışlıklarının farkına varır. Kendi kendine pişman olur.
Bir daha yapmamaya gayret eder. Böyle böyle irâdi güç toplamaya başlar. Eski hareketler firenlendikçe kötülükler azalır ve artık yapılmaz hale gelir.
Kişi yavaş yavaş üzerindeki (emmâre nefs-in) hakimiyetinden kurtulmaya başlar.
Ancak burada yine tehlike vardır. Çünkü (nefs-i levvâme) bir yüzden içeriye, yani (nefs-i mülhime) mertebesine bakıyor ise de bir yüzden de eski mertebesi olan dışa dönük (nefs-i emmâre) ye bakar. Himmetini yüceltirse içeriye doğru ilerler. Eğer eksiltirse dışarıya doğru gidip eski haline döner.
Her ne kadar bu mertebe dıştan ikinci daire ise de aslında çok mühim bir mertebedir. Balığın karnında karanlıklar içinde kalan ve oradan çıkmağa çalışan Yunus (a.s.) gibi niyaz eder ve içinde bulunduğu (nefs) mertebesinin karanlığından kurtulup, zikr’in nûru ve sohbetin feyzi ile aydınlanmağa çalışır.
Âyet’te; “Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs’e yemin ederim,” diye buyuran Cenâb-ı Hak, acaba kıyâmet ile nefs-i levvâme yi niçin birlikte zikretmiştir? Demek ki;
Hakk Teâlâ Hz. “nefs-i levvâme”ye o kadar çok değer veriyor ve bizim dikkatimizi çok açık olarak bu istikamete çekmek istiyordur.
Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebe de yüzünü (nefs-i mülhime)ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında, (nefs-i levvâme) si nin kıyâmeti kopmuş olur. Böylece onun ahlâkından kurtulur, kendine ve Hakk’a doğru bir daire daha yaklaşmış olur.
Yukarıda bahsedilen Âyet-i Kerime de, Yunus (a.s.) hayatından bir bölüm kısaca anlatılmaktadır.
Lâkabı Zünnun ( Nun sahibi ) olan Yunus peygamber, uzun nasihatler ve vaazlar neticesinde ıslah olmayan kavminden ümidini keserek bireysel akl-ı ile hareket ederek bulunduğu kasabasından hicret etmeğe karar vererek yola çıkar. Nihayet bir suyun başına geldiğinde, karşıya geçmek üzere bir gemiye biner, fakat bütün şartlar yerinde olduğu halde gemi hareket etmez.
Bunun üzerine kaptan gemide bir günahkâr olduğuna ve bu yüzden geminin hareket edemediğine karar vererek, bunu ilân ettirir. Bu hadise üzerine, gemiden suya atlayan Yunus (a.s.) mı yutan yunus balığı, onu midesinde bir müddet dolaştırdıktan sonra sahilde bir kenara çıkarır.
Balığın midesinde; karanlıklar içerisinden, (lâ ilâhe illâ ente sübhaneke inni küntü minezzâlimiyn.) Duasını okuyarak, Rabb’ı nın affına mazhar olur.
Bu hadise bizlere Hakk yolunda çok büyük tecrübeler kazandırmaktadır. Evvelâ bir kimsenin aldığı görevini kendi aklına göre karar vererek bırakmaması gerektiğini.
Dara düştüğünde Rabb’na sığınmayı.
Her zaman Rabb’ı ndan ümit var olmayı.
Başına gelen hadiselerden ibret almayı.
Kendini eleştirmeyi ve varsa, yapılan yanlışlıklardan pişmanlık (levm) duymayı.
Ahdine vefayı ve daha bir çok ibretleri bildirmektedir.
Yunus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi.
Biri kendi varlığında mevcud!
(1) Nefs-i levvâme karanlığı:
(2) Balığın midesindeki karanlık:
(3) Suyun içinin karanlığı:
İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisinde dir de, farkın da bile değildir. Ayrıca yaşayan her insân da, bilsin bilmesin, fikren ve fiziken dahi bu hüküm içindedir. İnsân-ı insân yapan kendinde ki ilâhi akıl ve bilinçtir.
Bu akıl, nefs-i benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisinde dir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Bu da üç üncü karanlıktır.
İşte bu karanlıklardan kurtulmak için, (Zünnun) lâkab-ı nı faaliyyete geçirmek gerekecektir. ( ذ) “zü” sahip (ن) “nûn” Nûr-u İlâhi ve kudret nun-u dur. Nun nûr’a dönüşünce kudret, ortaya çıkar. Melâike-i kiram nûrdan dır ve Hakk’ın bütün ilâhi kudret ve sıfatlarıyla her mahalde faaliyettedirler, ulaşamadıkları hiçbir zerre ve mahal toktur.
Genelde yaşadığımız hayat dahi Zünnun’un hayatından başka bir şey değildir.
Hava dediğimiz (oksijen) deryası her tarafımızı istilâ etmiş lâtif bir denizdir. Vücud varlığımız yunus balığıdır, aklımız olan gerçek kimliğimiz ise o balığın karnında yani (batn-ı n da) batının da dır. Ve sadece bedenler yaşanan hayatlar aynen bu üç karanlık hükmünde dir. Tek fark bizim dikey, balıkların yatay geziyor olmalarıdır.
Bu halde iken bireysel dini görevlerini ihmal edip onlardan uzaklaşarak hakikati ilâhiyyeden hicret etmek, aynen Yunus (a.s.) mın o günkü haline düşmek olur ki; nefis balığı her birerlerimizi hemen yutarak kendine yem yapar ve bir ömür boyu beden balığımızın içinde onunla birlikte, o nun esiri olarak yaşar gideriz de haberimiz bile olmaz.
İşin aslı ise nefs yunusumuz’un içinden çıkıp o na hakim olup eğitmekle bir çok yararlı işlerde kullanıp ondan istifade etmeyi öğrenmek bizlere çok şey kazandıracaktır.
İşte, Cenâb-ı Hakk bu hakikatleri bizlere Kûr’ân-ı Keriyminde (Zünnun) Yunus (a.s.) mın hayatından küçük bir bölüm halinde hikâye ederek habibinin lisanından bizlere ulaştırarak lütfetmiştir.
Faydalı olur düşüncesiyle, yeri gelmişken bu hadise hakkında küçük bir hatıramı da ilâve edeyim.
Sayın; muhterem hocam, Ahmed Elitaş ile tefsir derslerimizi okurken Yunus (a.s.) mın bu faslına gelince, kendinin Kûr’ân-ı Azimüşşandan daha evvelce derlediği (10) soruyu sormuştu, onlardan bir tanesi de; (tabutuyla gezen kişi kimdir?) idi, az sonra sorusunu yine kendisi cevaplayarak, “düya da tabutuyla gezen tek kişi Yunus (a.s.) dır,” diyerek ilâve etmişti. ALLAH (c.c.) lühü razı olsun.
Kıyâmet kelimesi genel anlamda dünyanın sonu, kıyametin kopması diye ifade edilirken, özel anlamda ise (KIYAM-ET) yani ayağa kalk anlamında dır. Ayağa kalkmak ise, iki türlüdür. Biri fiziki mânâ da, yatmak veya oturmaktan kalkmak, diğeri ise akıl ve şuurda ayağa kalkmak, yani şuurlanmak, gafletten uyanıklığa yönelmektir.
İşte bu durum da olan kimse, eski yaptıklarından pişmanlıklar duyarak kendini levm etmesi ile aklî mahiyette kıyam, etmektedir. Böylece nefsinin hükmünde olan akl-ı cüz’ün den, akl-ı külle doğru yola çıkması o mertebenin gerçek kıyâm-et’ i dir.
Böylece beklenen genel kıyâmet gelmeden, kendi bireysel kıyâmet’i ni koparmış ve vaktiyle hesabını, kitabını da görmüş olur.
Âhirette ise belki insânların çoğu kendilerini levm edeceklerdir. Günahkârlar, günahlarından pişman olacakları için, iyiler ise neden daha iyi olamadıklarından pişman olup kendilerini levm edeceklerdir.
Bu ve benzeri hallerden bizleri vaktiyle uyaran Cenâb-ı Hakk, Kıyâmet Sûresi 1-2 Âyetlerinde ki; ikazlarıyla başımıza gelebilecek olumsuz hadiselerden bizleri yemin ederek korumağa çalışmaktadır. Bu çalışmalar sonun da idrak yükselmesi yolunda bir merhale daha aşılmış olur. ALLAH (c.c.) seyr halinde olanlara gayret ve kuvvet versin.[126]
“ İz- -T-B- ”
Yolumuza faydalı olur düşüncesi ile Mesnevi-i şerifte geçen Yûnus a.s. ve balık hikayesi ile devam edelim.
Yûnus (a.s.)ın balıktan kurtulmasının sebebi ve rûhun nefisten halâsı Senin Yûnus'un balık karnında pişmiş oldu; onun halâsına teşbihten gayri çâre yoktur.
“Senin Yûnus (as.) gibi saf olan rûhun, balık mesâbesinde olan cism-i kesifinin karnında beliyyât-ı cismâniyye ile yandı kavruldu. Onun kurtulması için teşbihten başka çâre yoktur. Nitekim Yûnus (a.s) balık karnında teşbih etmek sebebiyle kurtuldu." “Büd” çâre ma’nâsınadır. Bu beyt-i şerîfte rûh-i İnsanî, peygamberlerden Yûnus (a.s.)a; ve cesed-i insânî dahi Yûnus (a.s.)ı yutan balığa teşbih buyurulmuştur.
Ma’lûmdur ki, Yûnus (as.) Musul civânnda kâin ve elyevm harâbeleri mevcûd olan Ninova şehrine meb’ûs olmuş idi. Kavmi kendisini tekzîb ettiğinden öfkelendi ve vahy-i İlâhîye intizâr etmeksizin aralanndan kaçtı. Allâhu a’lem Basra körfezinde dolmuş bir yelken gemisine bindi. Gemi bir akıntı’ya tutuldu ve fenâ bir vaz’iyyete düştü. Gemi halkı, “İçimizde efendisinden kaçan bir köle vardır" deyip, kur’a çektiler. Kur’a Yûnus (as.)a isâbet etti onu denize attılar. Derhâl balina balığı gibi bir büyük balık onu yuttu ve Cenâb-ı Hak onu karanlık olan o balığın karnında zahmet içinde yaşattı. Nitekim sûre-i Sâffât’ta şöyle hikâye buyurulur:
(Sâffât 37/139- 144). Ya’ni, “Muhakkak Yûnus dahi mürsellerdendir. Vaktâki dolmuş bir gemi tarafına kaçtı, kur’a çektiler, mağlûblardan oldu. İmdi o melâmet ettiği halde onu balık yuttu. Eğer müsebbihlerden olmasa idi kıyâ- mete kadar onun karnında kalır idi.” Ve diğer bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak onun teşbihinden haber verip buyurdu ki; (Enbiyâ, 21/87). Ya’ni, “Zulümât içinde, ‘İlâhî, Sen’den başka ilâh yoktur. Ben Sen’i cemî-i nakâisten tenzih ve takdîs ederim. Muhakkak ben zâlimlerden oldum!’ diye nidâ etti."
O tesbîh ile balığın cisminden sıçradı. Tesbîh nedir? Rûz-i elest âyetidir.
Hz. Yûnus balık karnından tesbih ederek kurtuldu. Ve tesbîhinde dedi ki: “İlâhî, Sen’den başka mutasarnf-ı hakîkî olan bir ilâh yoktur. Rubûbiyyet-i mutlaka ancak sana mahsûstur. Ben senin emrine muntazır olmayıp kaçmakla hod-be-hod tasarrufa kıyâm ettiğim için ters bir iş yaptım ve zâlimlerden oldum!" İmdi bu ma’nâ i’tibâriyle, bu âlem-i keserâtta tesbîh nedir? Ervâha, di (A’râf, 7/172) ya’ni “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” hitâbı vâki’ olduğu ânın ve zamânın âyeti ve nişânıdır. Zîrâ o günde Cenâb-ı Hak rubû- biyyetin kime âid olduğunu ervâha sordu. Onlar da, “Evet, rubûbiyyet-i mutlaka senindir. Bu husûsta kimsenin iştirâki yoktur” dediler ve Hakk’ı şerikten tenzih ettiler. Hal böyle iken, o ervâh âlem-i cismâniyyete gelip, bu rubûbiyyet-i mutlakanın Hakk’a âidiyyetini unuttular da, güneş ve toprak ve su gibi Hakk’ın vesâit-i terbiyesine isnâd ettiler ve şerik ittihâz ettiler.
Eğer canın tesbîhi ferâmûşun oldu ise, balıkların bu tesbihlerini dinle!
Ey cismâniyyette müstağrak olan kimse, eğer canın bu âlem-i keserâtta rûz-i elestteki tesbîhi unuttu ise, bâri deryâ-yı vahdetin balıkları mesâbesinde olan ehlullâhın teşbihlerini dinle de, o unuttuğun tesbîhi hâtırna getir!
Eğer o tesbîh edici olmasaydı balığın karnı kıyâmete kadar ona hapis ve zindan olurdu.
Her kim Allâh'ı gördü ise, Allâhîdir; her kim denizi gördü ise, o balıktır.
Her kim bu âlem-i keserâtta Hakk’ın sıfât perdelerine bürünmüş olan Zât’ını gördü ise, o kimse Allâhîdir ve Allâh’a mensuptur. Ve her kim o deryâ-yı hakîkat olan vücûdu gördü ise, cismi ile o deryânın balığıdır.
Bu cihân deryadır ve cisim balıktır; ve rûh, nûr-ı subûhtan mahcûb olan yûnus' tur.
“Subûh", vakt-i subh ma’nâsınadır. Bu cihân, vücûd-ı vâhid-i hakîkî deryâsıdır; ve cisimler, o vücûd-ı hakîkî deryâsmda yüzen balıklardır; ve rûhlar dahi, o vücûd-ı hakîkî sabâhının nûrundan, bu cisimlerin kesâfeti sebebiyle mahcûb olan birer Yûnus’tur.
Eğer müsebbih olursa balıktan kurtuldu; ve yoksa onda hazm ve nâ-bedîd oldu!
Eğer rubûbiyyet-i mutlakayı sâhib-i aslîsi olan Hakk’a izâfe etmek sûretiyle Hakk’ı şerîkten tenzîh ve tesbîh edici olursa, balıklar gibi olan cisimlerin hicâbından kurtuldu; ve aksi halde o cismâniyyet içinde eriyip, gâib oldu gitti!
Can balıkları bu deryada doludur. Sen görmüyorsun, senin etrâfında uçuyorlar!
Can balıkları olan ehlullâh bu deryâ-yı vahdette doludur. Senin etrafında ve gözünün önünde uçup dolaştıklan halde, sen basar-ı basîretin kapalı olduğu için onlan göremiyorsun.
O balıklar kendilerini sana çarparlar. Onları âşikâre görmek için gözünu aç!
O vahdet deryasının balıklan olan ehlullâh sana çarparlar ve kendilerinin hallerini rumûzât ile sana bildirirler. Onları apaçık görmek için, basar-ı basiretini ve idrâkini aç!
Eğer balıkları aşikâre göremiyorsun, nihâyet kulağın onların teşbihlerini işitti.
Eğer o ehlullâhı açık bir sûrette basar-ı basiretin ile göremiyorsan, bâri kulağın ile onlann ayn-ı tesbîh ve tenzih olan maârif ve hakayıkını dinle ki onlar senin gözünü Hak tarafına açmağa çalışıyorlar ve nefsinin tasarruflarının şeâmetinden bahsediyorlar!
Sabretmek senin teşbihlerinin canıdır. Sabret ki, doğru tesbîh odur!
Nefsinin tasarrufâtına karşı sabretmek ve onun arzûlanna muhalefet edip, Hakk’ın emrine münkad olmak senin teşbihlerinin canıdır. Zîrâ senin nefsin tasarrufâta kıyâm ile ulûhiyyet da’vâsında bulunmuş olur. Binâenaleyh onun tasarrufâtına karşı sabret ki, onun da’vâ-yı ulûhiyyetini reddedip, Hakk’ın tasarrufâtını ve ulûhiyyetini kabûl etmiş olasın! Beyit:
Tercüme ve îzâh: “Hak’tan matrûd ve baîd olan nefis Fir’avn’dan daha aşağı değildir. Fakat Fir’avn’ın a’vânı ve ensârı vardır, bu nefsin ise a’vânı ve ensârı olmadığı halde Hiçbir tesbîh o dereceleri tutmaz. Sabret, zîrâ sabır sürürün anahtarıdır!
Lisânen ve kalben ve fikren Hakk’ı tenzih ve tesbîh etmek, nefsin tasarrufâtına karşı sabretmek sûretiyle vâki’ olan tesbîh ve tenzîh derecesinde değildir. Zîrâ evvelki tesbîh ve tenzîh kolay; ve sabır sûretiyle olan tesbîh ise tesbîh-i fiilî olup, gayet güçtür. Binâenaleyh sabret ve tesbîh-i fiilî ile Hakk’ı tesbîh ve tenzih et. Zîrâ bu sûretle olan sabır, sürûr-ı rûhânînin anahtandır.!
Sabır Sırat Köprüsü, o taraf cennet gibidir. Her güzel ile bir çirkin lala vardır.
Tesbîh-i fiilî olan sabır, kıldan ince ve kılıçtan keskin olan gâyet korkunç ve çirkin Sırât Köprüsü gibidir. Ve köprünün öte tarafı ise gâyet güzel ve latif olan cennet gibidir. Nitekim her güzel ve cemâl sâhibi olan çocuk ile berâber bir çirkin lala vardır.
Laladan kaçtıkça sana vuslat yoktur. Zîrâ ki lalaya mahbûbdan ayrılık yoktur.
Eğer sen çirkin bir şahıstır diye güzel çocuğun lalasından kaçarsan, onun himâyesi altında bulunan cemâl sâhibi çocuğu temâşâ edemezsin. Zîrâ bu çirkin hizmetçi o sâhib-i cemâl olan çocuktan bir an aynlmaz. Binâenaleyh, çirkin olan sabır, güzel olan selâmet-i rûha muttasıldır, aslâ ondan aynlmaz.
Ey sırça gönüllü, sen sabrın zevkini ne bilirsin?! Husûsiyle sabır o Çigil nakşı için olursa!
“Ey sırça gibi nâzik gönüllü, sen huzûz-ı nefsânîye karşı sabnn zevkini ne bilirsin! Husûsiyle o sabır, sonunda Çigil şehri güzeline nâil olmak için olursa, ne kadar zevkli bir şeydir!” “Çigil," Türkistan şehirlerinden birinin adıdır. Ahâlîsi gâyet sâhib-i cemâl olmakla ma’rûftur. Nefsin ahkâmı muattal olduğu vakit, rûhun latif olan vechi zâhir olacağına göre, “Çigil şehrinin nakşı"ndan murâd, rûh olmak; ve “Çigil şehri”nden murâd, rûh-ı küllî-i Muhammedi olmak münâsib görünür.
Erkeğin zevki gazadan ve kerr ü ferdendir; muhan-nesin zevki dahi zekerden olur.
“Muhannes”, kadın tabiatlı ve hazz-ı nefsânîlerine mağlûb korkak kimselere denildiği gibi, kendisine fiil-i şenî’ ettiren mef ûl ma’nâsına da gelir. Ce-nâb-ı Pîr efendimiz; huzûzât-ı nefsâniyyesine mağlûb ve Hak’tan gafil olan ehl-i dünyâya, nefis ve şeytanın mef ûlleri olduklan için, “muhannes” ta’bîr buyururlar. “Kerr ü fer", harpte düşmana karşı ileri ve geri hareketler göstererek hücûm etmek ma’nâsınadır. Ya’ni, “Erkek olan kimsenin zevki, düşmana karşı harpten ve hücûmdandır; muhannesin zevki ise uzv-ı süflisinden olur." Onun dîni ve zikri zekerden başkası değildir. Onun fikri, onu esfel tarafına götürdü!
O muhannesin dîni ve zikri ve fikri, âlet-i tenâsülden başkası değildir. Onun alçak olan fikri, kendisini esfel tarafına götürdü.
Eğer feleğe kadar çıksa ondan korkma. Zîrâ süfl aşkı ile ders öğrendi!
Böyle bir muhannes, ulûm-ı zâhiriyyede ve zekâ-yı sûrîde yüksek bir mertebeye kadar çıksa bile, ey nefsiyle mücâhede eden kimse, ondan korkma! Zîrâ o her ne öğrendi ise, kısm-ı süflisinin aşkı ile öğrendi ve okuduğu dersleri, nefisinin huzûzâtım elde etmek için okudu.
O her ne kadar çıngırağı yüksek tarafa tahrîk ederse de, süfl tarafına at sürer!
O muhannes her ne kadar ilm-i zâhirîsi ile ve zekâ-yı sûrîsi ile kendi muhitine sıyt ve şöhret salar ve yüksekliğini i’lân ederse de, dâimâ himmetinin atını aşağıya sürer!
Dilencilerin bayraklarından korku nedir? O bayraklar ekmek lokması için bir yoldur.
“Dilencilerin, ya’ni dünyâ tâliblerinin çektikleri şöhret bayraklarından korkulur mu? Oyüksek gösterilen ilim ve zekâ bayraklan, ekmek lokması, ya’ni ezvâk-ı cismâniyye ve huzûzât-ı nefsâniyyenin istîfâsına âlet olan mâl-i dünyânın cem’ine götüren bir yoldur.” “Rehî”deki kelimenin aslından olursa, bende ve köle ve hâdim demektir. Bu sûrette ma’nâ, “O bayraklar, ekmek lokmasının bendesi ve hâdimidir" demek olur.[127]