Eżâlike ḣayrun nuzulen em şeceratu-zzakkûm(i)
Ziyafet olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?
Nasıl, bu mu daha hayırlı konukluk için, yoksa zakkum ağacı mı?
Bu ayet, cennet nimetleri ile cehennem azabı arasındaki karşıtlığı vurgulayarak, 'nüzül' (konukluk) ve 'zakkum' (acı ağaç) kavramları üzerinden bir mukayese sunmaktadır. Ayet, insanın tercihini ve akıbetini düşünmeye sevk eden retorik bir soru içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hayr' kelimesini, arzu edilen, beğenilen ve faydalı olan şey olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, cennet nimetlerinin zakkum ağacına kıyasla üstünlüğünü ve tercih edilebilirliğini ifade eder. (el-Müfredât, 298)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hayr'ın zıddının 'şerr' olduğunu belirtir ve genellikle 'ef'al' vezninde üstünlük ifade ettiğini açıklar. Bu ayette, 'nüzül'ün 'zakkum'dan daha iyi olduğunu vurgulayarak, cennetin güzelliklerini cehennemin acılarına tercih etme çağrısı yapar. (el-Külliyyât, 401)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nüzül' kelimesini, misafire ilk ikram edilen şey olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, cennet ehli için hazırlanan nimetlerin bir karşılama ve ağırlama ikramı olduğunu belirtir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, 375)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nüzül'ün misafire sunulan yiyecek ve içecek olduğunu ifade eder. Bu ayette, cennetin güzelliklerinin müminlere bir ikram olarak sunulduğunu ve bunun 'zakkum' ile tezat oluşturduğunu vurgular. (Mecâzü'l-Kur'ân, 2/186)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nüzül'ü, misafire hazırlanan yer ve ikram edilen şey olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, cennetin müminler için hazırlanmış bir konukluk yeri ve oradaki nimetlerin de bir ikram olduğunu anlatır. (el-Müfredât, 487)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şecere' kelimesinin bilinen ağaç anlamında olduğunu belirtir. Ayetteki 'şeceretü'z-zakkum' ifadesiyle, cehennemdeki özel bir ağaca işaret edildiğini ve bunun azap kaynağı olduğunu açıklar. (Nüzhetü'l-Kulûb, 269)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şecere'nin kökünden dallarına kadar uzanan bitki olduğunu ifade eder. Bu ayette, 'zakkum' ile birlikte kullanılarak, cehennemdeki bu ağacın varlığını ve azap edici özelliğini vurgular. (Basâiru Zevi't-Temyîz, 3/305)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zakkum'u, cehennemde biten, acı ve kötü kokulu bir ağaç olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, cennetin 'nüzül'üne karşıt olarak, cehennem ehlinin yiyeceği olan bu ağacın dehşetini vurgular. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, 375)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zakkum' kelimesinin, yutulması zor ve boğazda kalan acı bir yiyecek anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise cehennemde biten, meyvesi acı ve tiksindirici olan bir ağacın adı olduğunu açıklar. Bu ayette, cennetin hoş nimetlerine karşılık, cehennemin acı azabını temsil eder. (el-Müfredât, 381)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zakkum'u Kur'an'ın cehennem tasvirlerinde önemli bir sembol olarak ele alır. Bu ağacın, cehennem ehlinin açlığını gidermek için sunulan ancak aslında onlara daha çok azap veren bir yiyecek olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, cennetin 'nüzül'ü ile tam bir tezat oluşturduğunu ve ilahi adaletin bir göstergesi olduğunu ifade eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, 145-146)
Sâffât Sûresi
Kûr’ân ki cemi’-i esmâ ve sıfata câmi’ olan zâttır ve bu taayyünât ki, zât-ı Ulûhiyyet'in varlığında hayâlât ve rû’yâdan ibarettir; bu keserat “çokluk” taayyünât-ı
hayaliyye ki, çekirdeğin içindeki ağaç gibi dal budak salıverip, esfel-i sâfiline doğru uzamıştır ve mertebe-i zâttan uzaktır. İşte bu şecere “ağaç” Kûr’ân’da zikredilen mel’ûn ve matrûd “uzaklaştırılan” şecere “ağaç”tır.
Akl-ı kül ile nefs-i kül bu çekirdeğe yaklaşmadıkçaاهْبِطُوا “ihbitû” (ininiz) Bakara, (2/36,38) emriyle cennet-i zâttan, sûret ve taayyünâta nüzül “inmediler”. Ve onların bu uzaklaştırılan ağaca yaklaşmaları iblis-i vehmin nefs-i külle ve nefs-i küllün de akl-ı külle galebesi ile vâki oldu ki, bu âlemi kesâfette onların zürriyyâtı olan Âdem fertleri de her an (hayâli çokluğa) ve Kûr’ân’daki şecere-i mel’ûneye meftun “fitne” olmuşlardır.
Yani: Dünya uykuda uyumaya benzer. Ve; insânlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar. أَرَيْنَاكَ (İsrâ, 17/60) daki ( ك ) “kef” “ereynâke” (sana göstermiş olduğumuz) daki hitap bütün hakikatlere ve nispetlere câmi olan taayyün-ü Muhammediyye’ dir. Bu rû’yet (görüş) keyfiyyeti “gören ve görülen” ister; bunlar ise kesret (çokluk)tur ve bu keserat (çokluk) zâtta hasıl olan Şecere-i mel’ûnedir. وَنُخَوِّفُهُمْ (İsrâ, 17/60) “Biz oları, yani vücûdları rûh ile nefisten meydana gelen insânların her birine (Bakara, 2/35) وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ(Velâ tekraba hezihişşe-cerate) “Şu ağaca yaklaşmayın.” hitabıyla her an hatırlatarak ikaz ederiz. (İsrâ 17/60) (fema yezidühüm illâ tugyanan kebiran) “Onlara pek büyük bir taşkınlıktan başka bir şey artırmış olmuyor.” Halbuki bu korku yüzleşmesinde onların nefisleri vehmin azdırması ile rûhlarını kendilerine meyil ederek o şecere-i mel’ûnenin meyvesi olan tabiat zulmetine el uzatırlar. Böylece onların azgınlıkları büyük olur, yani vahdet vechi “yüzünden”kapanmaları ve perdelenmeleri artar.[66] T.B.
Varlık ağacına bu dünya hayatında yalaşık “ene” ben-benim diye sahip çıkan nefsi emaresinin kontrolünde yaşayan için ahirindeki karşılığı zakkum ağacı olarak nitelendirilmektedir. (Murat Derûni) Cennet nimetleri, Hakk'ın cemâl isimlerinin tecellîsidir; zakkum ise celâl isimlerinin mahlûkattaki yansımasıdır. Tıpkı güneşin hem ısıtması hem yakması gibi."[67]
"Zakkum, nefsin 'ene' (benlik) iddiasının katılaşmış halidir.
Cennet nimetleri ise 'fena'da eriyenlerin gıdasıdır."[68]