İnnâ zeyyennâ-ssemâe-ddunyâ bizînetin(i)lkevâkib(i)
Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.
Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik.
Sâffât Suresi'nin 6. ayeti, Allah'ın yakın göğü yıldızlarla süslemesini konu edinir. Ayet, 'süslemek' ve 'yıldızlar' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi kudretin ve yaratılışın estetiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zeyn (زين) kelimesi, bir şeyi güzel ve hoş kılan her şey için kullanılır. Ayetteki 'zeyyennâ' ifadesi, Allah'ın yakın göğü, bakanların hoşuna gidecek ve hayranlık uyandıracak bir güzellikle donattığını ifade eder. Bu, yaratılışın estetik boyutuna işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zeyyennâ' fiilini, 'güzelleştirdik, süsledik' anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, göğün yıldızlarla donatılmasının, tıpkı bir kadının ziynetlerle süslenmesi gibi, ona bir güzellik ve ihtişam kattığını belirtir. Bu, mecazi bir anlatımdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zeyn' kavramının Kur'an'da hem maddi hem de manevi güzellikleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'zeyyennâ' fiili, göğün yıldızlarla süslenmesiyle, Allah'ın yaratılışındaki mükemmelliği ve estetik düzeni ortaya koyduğunu gösterir. Bu süsleme, aynı zamanda bir işaret ve delil niteliğindedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sema (سماء) kelimesi, 'yüksek olmak, yücelmek' kökünden gelir ve yeryüzünün üzerindeki her şeyi ifade eder. Ayetteki 'es-semâe' ifadesi, özellikle 'ed-dünyâ' (yakın) sıfatıyla birlikte, bize en yakın olan, gözle görülebilen gök katmanını işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sema, 'yüksek' anlamına gelen 'sümuvv' kökünden türemiştir. Kur'an'da hem tekil hem de çoğul olarak kullanılır ve genellikle yeryüzünün üzerindeki uzayı, atmosferi ve evreni kapsar. Bu ayetteki 'es-semâe' ifadesi, Allah'ın kudretinin ve yaratıcılığının tecelli ettiği geniş ve yüce bir alanı temsil eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, sema kelimesinin Kur'an'da farklı anlam katmanlarına sahip olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'es-semâe' ifadesi, 'yakın gök' (es-semâe'd-dünyâ) ile sınırlandırılarak, insanların doğrudan müşahede edebildiği, yıldızların bulunduğu gök katmanını ifade eder. Bu, Allah'ın yaratılışındaki yakın ve somut delillerden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dünyâ (دنيا) kelimesi, 'denâvet' (yakınlık) kökünden gelir ve 'en yakın, en alçak' anlamlarına gelir. Ayetteki 'es-semâe'd-dünyâ' ifadesi, yedi gök katmanından bize en yakın olan, yani gözle görülebilen ve yıldızların bulunduğu gök katmanını ifade eder. Bu, Allah'ın yaratılışındaki hiyerarşiyi ve düzeni gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Dünyâ, 'denâvet'ten türemiş olup, 'yakınlık' ifade eder. 'Es-semâe'd-dünyâ' terkibi, yedi kat göğün en alt ve bize en yakın olanını belirtir. Bu, Kur'an'ın kozmolojik tasvirinde belirli bir katmanı işaret eder ve bu katmanın yıldızlarla süslendiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Zîne (زينة) kelimesi, 'zeyn' kökünden türemiş olup, bir şeyi güzelleştiren, ona çekicilik katan her türlü süs ve ziynet anlamına gelir. Ayetteki 'bi-zînetin' ifadesi, yıldızların gök için bir süs, bir güzellik unsuru olduğunu açıkça belirtir. Bu, göğün sadece işlevsel değil, aynı zamanda estetik bir amaca da hizmet ettiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zîne, bir şeyin güzelliğini artıran, onu daha çekici kılan her şeydir. Bu ayetteki 'bi-zînetin' ifadesi, yıldızların göğe kattığı görsel ihtişamı ve güzelliği vurgular. Bu, Allah'ın yaratılışındaki mükemmelliğin ve estetik anlayışının bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kevâkib (كواكب), 'kevkeb' kelimesinin çoğuludur ve gökyüzündeki ışık saçan cisimler, yani yıldızlar anlamına gelir. Ayetteki 'el-kevâkib' ifadesi, yakın göğü süsleyen bu parlak cisimleri doğrudan belirtir. Bu, Allah'ın yaratılışındaki somut ve gözle görülebilir delillerden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kevkeb, 'parlamak, ışık saçmak' anlamındaki 'kevkebet' kökünden gelir ve gökyüzündeki ışıklı cisimler için kullanılır. Ayetteki 'el-kevâkib' ifadesi, yakın göğün süsü olarak zikredilen yıldızları ifade eder. Bu yıldızlar, hem birer süs hem de yol gösterici işaretler olarak Kur'an'da yer alır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kevkeb' kavramının sadece birer ışık kaynağı olarak değil, aynı zamanda Allah'ın kudretinin ve yaratılışının delilleri olarak da sunulduğunu belirtir. Bu ayetteki 'el-kevâkib', göğü süsleyen ve insanlara ilahi gücü hatırlatan birer sembol olarak işlev görür.
Sâffât Sûresi
Cenâb-ı hakk ötelerin ötesinde olduğu gibi buraların da burasındadır, akıllıca yapılması gelen iş ötelerin ötesinde olan rabbı aramak değil, buralardakini aramaktır. Çünkü burası bize daha yakındır. Ötelere ulaşmamız mümkün değil çünkü öteler çok uzaktır. Fizikçiler hesab ediyorlar saniyede 300 bin Km/s hızla giden bir gemi bir saat yol almış olsa nereye kadar gider. Bu kadar yola bile ulaşmamız mümkün değildir daha ilerilere nasıl ulaşacağız. Sonsuz bu feza içerisinde biz de bu feza içerisinde dönüyoruz, sonsuz bu âlemde sonsuz bir gidişimiz vardır.
Sonsuz gidişi sonsuz yerlere kadar düşünürsek ulaşmamız mümkün değil ömrümüz yetmiyor. Ama bunu “ne var âlemde o var Âdem’de” sözü içerisinde kısaltırsak kendimize döndürürsek nasıl bu feza âleminin içerisinde yıldızlar güneşler gökler aylar var, bizim varlığımızda da yıldızlar var, güneş var ay var, kalbi güneşe benzetmişler, işte böbrekleri yıldızlara benzetmişler damarlarımızı nehirlere benzetmişler ormanları saçlarımıza benzetmişler. Dağları omuzlarımıza dirseklerimize dizlerimize benzetmişler. Bu sonsuz âlem içerisinde zahir mana itibariyle bizim bu dış bedenimiz bu maddi varlığın içerisinde ne varsa hepsi bizde mevcuttur.
Dereleriyle nehirleriyle denizleriyle midemiz deniz hükmündedir, işte bu âlemin ne kadar sonsuz genişliği varsa dışarıdan bakan olarak bu âlemin dışına göre insanın dışı ne kadar sınırlı ise ama insanın özü içi yani ruh âlemi bu âlemin sonsuzluğunun daha üstünde bir sonsuzluğa sahiptir. Yani insanın iç bünyesi âlemin daha fazla genişliğindedir. Ama insanın dış bünyesi bu âlemin bir varlığıdır, bu âlemin cüzlerinden bir cüzdür. Ama hakikati ruhaniyeti bütün bu âlemlerden ruhaniyeti daha geniştir.
Bu dediğimiz insan süliyetinde meydana gelen bu mananın ismine ne diyorlar, İnsan-ı Kamil diyorlar. Yani Kamil insan da da cenab-ı Hakk böylece sonsuz olarak mevcuttur. Ama insan bunun farkında olmadığı için kendisindeki dış şartlara bakarak kendisini küçücük bir varlık olarak görmektedir. Hz Âli efendimiz işte bunu bize açık olarak belirtmek için “ Sen kendini küçük bir cirim zannedersin halbuki âlem-i ekbersin” diyor. Yani sen kendini küçük bir cisim zannedersin halbuki âlemin dürülmüş şekli sendedir diyor. Yani sen büyük âlemsin diyor.
Hangi yönümüzle büyük ruh yönümüzle büyüğüz. İç bünyemiz olarak âlem-i ekbersin diyor. Büyüklerimiz bunu başka bir şekilde de belirtmişler, “Ne var âlemde o var Âdem’de” demişlerdir. Hem zahir olarak hem de batın olarak. Şu gördüğümüz beden dediğimiz sagir, küçük varlık aslında incelendiği zaman bu varlık dahi âlemleri kapsayacak genişlikte bir malzemeye sahiptir. Organlarımızı incelediğimiz zaman bütün gökyüzü ve semavattaki varlıklar vardır. Biz yıldızları Ay’ı ve Güneş’i gökyüzüne astık ve onlarla süsledik ve onlarla nurlandırdık diyor. اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاۤءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ 37/6 “Biz, yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.” İşte güneşin bizdeki karşılığı kalbimizdir, bizi nurlandırmış oluyor. Gerçi daha sonra kalp Gönül’e dönüşüyor ki esas varlığı orasıdır, ama yine de zahir bakıldığında da bir ifadesi var, karşılığı var az önce dediğimiz gibi vücuttaki kan damarları dereler nehirlerdir.[9] “ İz- -T-B- ”
وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَانٍ مَّارِدٍ {الصافات/7}
(37/7) “Ve hifzan min kulli şeytânin mârid(in)”
(37/7) Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.