İż ebeka ilâ-lfulki-lmeşhûn(i)
Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti.
Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçmıştı.
Sâffât Suresi 140. ayet, Hz. Yunus'un (a.s.) kıssasından bir kesit sunarak, onun dolu bir gemiye kaçışını anlatmaktadır. Ayet, 'kaçmak', 'gemi' ve 'dolu' gibi temel kavramlar üzerinden olayın mahiyetini ve bağlamını dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ebaka' fiilini genellikle kölenin efendisinden izinsiz kaçması olarak tanımlar. Ancak Kur'an'da Hz. Yunus kıssasında kullanıldığında, bu fiil, Allah'ın emrinden bir nevi 'uzaklaşma' veya 'ayrılma' anlamını taşır. Ayetteki bağlamda, Hz. Yunus'un kavmini terk ederek ilahi emri beklemeden ayrılmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ebaka' kelimesinin kölelerin kaçışı için kullanıldığını belirtir. Hz. Yunus'un durumunda ise, bu kelime mecazi bir anlam kazanarak, Allah'ın izni olmadan kavminden ayrılmasını ve bu ayrılığın bir nevi 'kaçış' olarak nitelendirilmesini ifade eder. Bu, ilahi takdire karşı bir acelecilik olarak yorumlanabilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki fiillerin sadece literal anlamlarını değil, aynı zamanda taşıdıkları dini ve ahlaki çağrışımları da inceler. 'Ebaka' fiili, Hz. Yunus bağlamında, Allah'ın iradesine tam teslimiyetten bir anlık sapmayı ve bunun sonuçlarını vurgulayan bir eylem olarak ele alınır. Bu, sadece fiziksel bir kaçış değil, aynı zamanda manevi bir 'uzaklaşma'dır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'el-fülk' kelimesinin hem tekil hem de çoğul için kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Hz. Yunus'un bindiği tek bir gemiyi ifade eder. Bu kelime, deniz yolculuğu ve taşıma aracı olarak geminin önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fülk' kelimesini su üzerinde yüzen, yük ve insan taşıyan araç olarak tanımlar. Ayetteki 'el-fülk' ifadesi, Hz. Yunus'un kaçışını gerçekleştirdiği somut aracı belirtir ve olayın fiziksel boyutunu ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fülk' kelimesinin Kur'an'da genellikle kurtuluş ve taşıma aracı olarak geçtiğini belirtir. Hz. Yunus kıssasında ise, bu gemi başlangıçta bir kaçış aracı olsa da, sonrasında ilahi takdirin tecelli ettiği bir mekan haline gelmiştir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'meşhûn' kelimesini 'dolu, yüklenmiş' olarak açıklar. Ayetteki 'el-fülki' kelimesiyle birlikte kullanıldığında, geminin yolcu veya yükle tamamen dolu olduğunu ifade eder. Bu durum, Hz. Yunus'un gemiye bindiği anki kalabalık ve sıkışık ortamı tasvir eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şahane' fiilinden türeyen 'meşhûn' kelimesinin, bir şeyin kapasitesinin sonuna kadar doldurulması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, geminin aşırı dolu olduğunu ve bu durumun, Hz. Yunus'un kaçışının getirdiği zorluklara bir zemin hazırladığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'meşhûn' kelimesinin 'yüklenmiş, doldurulmuş' anlamında kullanıldığını ve Kur'an'da genellikle gemilerin yük veya insanlarla dolu olduğunu ifade etmek için geldiğini belirtir. Bu, Hz. Yunus'un bindiği geminin sıradan bir gemi olmadığını, aksine tam kapasiteyle hareket eden bir gemi olduğunu vurgular.
Sâffât Sûresi
Yunus (as) ın hikmeti “nefes” hakkındadır. Bu hikmet feth-i "fâ" ile "nefesiyye" midir, yoksa sükûn-i "fâ" ile "nefsiyye" midir? Bunda iki kavil vardır. Hikmet-i nefsiye mi, nefesiye mi? Diye onu belirtiyor. Arab gremerine göre “cezim” ile mi okunuyor, “üstün” ile mi okunuyor. Diye neyi hangisi, “nefes” yani “f” nin üstünde üstünle mi yoksa “f” nin sukunu ile mi, yani “cezim” ile mi, “nefs” şekliyle mi? Yani burada “nefesiye” diye almış yani “f” nin üstünü ile almıştır. İşte “nefes” de olabilir, “nefs” te olabilir diye iki kavl vardır diyor.
Şârih-i Fusûs Müeyyedüddîn Cendî (k.s), cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.)ın eli ile yazdığı yüce kitabında "fâ"nın fethi üzere (nefes) bulunduğunu beyan buyurur. Yani kitabın orijinalinde M. Arabinin kitabında “nefes” diye kayıtlıdır diyor. Ve Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.)ın üvey oğlu ve müridi bulunan şeyh-i kebîr Sadreddîn Konevî (k.a.s) dahî kezâlik, Fükûk'ünde yani “Fükük” isimli kitabında bu hikmeti Hz. Şeyh'in feth-i "fâ" ile "hikmet-i nefesiyye" beyan buyurduğunu ihbar eyler. Bundan anlaşılıyor ki, bu hikmetin iki vecih ile de söylenmesi caizdir. Hikmet-i nefsiye de, hikmet-i nefesiye de doğrudur.
Birinci yönü ile ikili isimlenmesinin sebebi budur ki: tefsir kitaplarında bu hakikat beyân olunduğu üzere Yûnus (a.s.)a ehli ve evlâdı ve kavmi cihetinden çeşitli belâya maruz kaldı. Yunus (as) evlatlarından, ehlinden ve kaviminden hepsinden türlü, türlü belalara müteveccüh oldu. Ve Hak Teâlâ onu bütün uzaklıklardan nefes-i rahmânîsiyle nefesledi. Nitekim Hak Teâla buyurur: وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ (Enbiyâ, 21/88) Ya'nî "Biz ona gamdan kurtardık". Halbuki Dâvûd-i Kayseri hazretleri şerhinde "Bu hikmetin takririnde ona delâlet eder bir şey yoktur" buyururlar. Yani bu ayet-i kerimede “nefesiye” olmasına delalet eden bir şey yoktur der.
Ve bu hakikat içinde bu yüce fassın yüce bölümün içinde açılacağı üzere, bu insan zuhurunun muhafazasına dairdir. Onun için yüce şerh ediciler, bu hikmetin sükûn-i "fâ" ile vech-i sânî üzere, "hikmet-i nefsiyye" olması cihetine daha ziyâde meyl buyurmuşlardır. Yani bazıları da “Hikmet-i nefsiye” bazıları “nefesiye” diğerleri de insan ile ilgili olduğu için nefs ile ilgili olduğu için sıkıntıları çeken nefis olduğu için hikmet-i nefsiye olmasını daha ziyade meyil buyurmuşlardır. Yani nefesiye mi nefsiye mi % ye vurulursa %60 nefsiye , %40 nefesiye gibi, yani nefsiyeye daha çok meyil etmişlerdir bir kısım ulema da diyror.
Fakat Sadreddîn Konevî hazretleri, bu kelimenin lisan olarak sûret-i telaffuzunu açılımını cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin yüce lisanlarından defalarca işitmiş olacaklarından bu hususta onların kavl-i şerifleri açık bir delildir. Yani Sadretin-i Konevi hazretleri Muhiddin-i Arabi hazretlerinin manevi evladı olması dolayısıyle bu hususu kendi lisanından duymuştur. Yani hikmet-i nefesiye olduğunu yani kendi mübarek lisanından duymuştur, diyor. Ve Hz. Şeyh-i Ek-ber'in elleri ile yazdığı yüce ifadeleriyle feth-i "fâ" ile "nefesiyye" suretinde bulunması da bir vesikadır.
Her iki kavlin tevfîkı hususunda bu fakîr-i hakire daha uygun olan ma'nâ budur ki: Hak Teâlâ hazretlerinin muhafazasını murâd eylediği nefs-i insanînin bakası "nefes" vâsıtasıyladır. Dolayısıyla nefes asıldır.
Zîrâ alınan her nefes hayatı uzatma bakımından ve çıkarılan her nefes dahi zatı ferahlatır. Ve insan gam ve eleme mübtelâ olduğu vakit, içinde bir tazyik hisseder. Gam sebebleri ortadan kalkınca, "ooh" diye geniş bir nefes alır. Ve şiddetli sıkıntıdan nefesi kesilen ve bu şekilde de hayatı terk edenler de pek çoktur.
İşte Yûnus (a.s.) bu hikmette beyan olunan hakikatleri nübüvvet mertebesinin özelliği ile ârîf olduğu için nefesin baki olmasını teminen üstüne gelen o belalardan firar edip bir gemiye bindi. Orada kalsaydı belki nefesi kesilecekti, ondan kurtulmak düşüncesi ile firar etti.
Nitekim Hak Teâlâ buyurur: ﴿١٤٠﴾ اِذْ اَبَقَ اِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ (Saffât, 37/140) Ve orada diğer bir belâya giriftar oldu. Ve akıbet bu üst üste gelen beladan necat bularak geniş bir nefes aldı. Binâenaleyh bu hikmete feth-i "fâ" ile "hikmet-i nefesiyye" tesmiye olunduğu vakit, "nefs"in nizâmına sebeb olan şey zikr edilmiş olur.[124] “ İz- -T-B- ”