Ve-innâ lenahnu-lmusebbihûn(e)
"Şüphesiz biz (Allah'ı) tespih edip yüceltenleriz."
(Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.
Bu ayet, meleklerin Allah'a olan teslimiyetini ve O'nu tesbih etme görevlerini vurgular. Özellikle 'müsebbihûn' kelimesi, meleklerin sürekli ve düzenli bir şekilde Allah'ı yüceltme eylemini ifade ederken, onların ilahi düzendeki yerini de ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tesbih' kelimesinin asıl anlamının 'hızlı hareket etmek' olduğunu belirtir ve buradan yola çıkarak Allah'ı tesbih etmenin, O'nu noksan sıfatlardan uzak tutarak yüceltmek ve O'nun kemal sıfatlarını ikrar etmek olduğunu ifade eder. Ayetteki 'el-müsebbihûn' ise, bu eylemi sürekli ve düzenli olarak yapan melekleri işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tesbih' kelimesini 'tenzih' ve 'tazim' anlamlarında kullanır. Ayetteki 'el-müsebbihûn' ifadesiyle meleklerin Allah'ı her türlü eksiklikten arındırarak O'nu ululadıklarını ve O'na ibadet ettiklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tesbih' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak aşkınlığını ve yüceliğini ifade eden merkezi bir kavram olduğunu belirtir. 'el-müsebbihûn' ise, bu aşkınlığa tanıklık eden ve O'nu sürekli yücelten varlıklar olarak meleklerin rolünü ortaya koyar.
Sâffât Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Açık olarak görüldüğü gibi, Tesbihlerin meleklik-kuvvet, mertebesinde olduğu açık olarak görülmektedir. Melek, Zât-ı mutlağın kudret sıfatı ile kendinde ki, Sıfat ve esmâ’larının bütün âlemde faaliyyet’e geçmesi için bütün âlemdeki “müessir-tesir” etme gücünün “Melekiyyet” hakikati olduğudur. İşte bu kuvvetlerin tesiri ile cenâb-ı Hakk bütün âlemde ki “müdebbir-tedbir” ismi ile işlerini görmektedir. İşte onların bu tedbirleri neticesinde yaptıkları işler onların tesbîh’leridir. Esasen onlar “sübbûh-kuddûs-lâtif” isimlerinden kaynaklandığından bu hususun dışına da çıkamazlar.[138] “ İz- -T-B- ”
Muhakkak melekler dahi nâ-hemtâ oldular; bu sebebden dolayı gökde saf saf oldular.
Bu beyt-i şerifde sûre-i Sâffât’da “Biz meleklerden her birimizin bir makâm-ı ma’lûmu vardır ve biz muhakkak makâmlanmızda saf saf dururuz ve biz muhakkak tesbih ve takdis ediciyiz” (Sâffât, 37/164-166) âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, “Kafesleri ayn olan ervâh yalnız insanların ervâhı değil, melekler dahi yekdiğerine nazaran bî-hemtâ, ya’ni, nâ-cins ve bî-misildirler; zîrâ onların mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyye arasında da tefâzul ve tefavüt var¬dır. Bunlardan bir kısmı unsurî olup, Âdem’e serfürû ve itâatla mükelleftirler, bunlara “melâike-i süflâ” dahi derler. Bir kısmı melâike-i nûriyyûndur ki, onlar anâsırın bulunmadığı fezâda mütekevvin olan ervâh-ı ulviyyedir. Bunlar anâsırdan mürekkeb olan ecrâm ile münâsebetdâr olmadıklan cihetle Âdem’e serfürû ve secde ile me’mûr olmadılar ve bunların arasında da bî-nihâye merâtıb ve makamât vardır ki, onlan Hak Teâlâ bilir.[139]
وَإِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ {الصافات/167}
“Ve-in kânû leyekûlûn(e)”
لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنْ الْأَوَّلِينَ {الصافات/168}
“Lev enne ‘indenâ zikran mine-l-evvelîn(e)”
لَكُنَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ {الصافات/169}
“Lekunnâ ‘ibâda(A)llâhi-lmuhlasîn(e)”
(37/167-168-169) (Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: “Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk.”
5. sefer geçen (İhlâs) saf katışıksız kul, tüm mertebelerin kulluğunu safiyet haliyle kapsayan insan-ı kâmil – kâmil insandır. Müşrikler, Allah’a ortak koştuklarından halis ve safiyet halinde kulluk yapmaları mümkün değildir. (Murat Derûni)