Ve yekûlûne e-innâ letârikû âlihetinâ lişâ'irin mecnûn(in)
"Biz, deli bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz?" diyorlardı.
Ve: "Biz, hiçbir mecnun (deli) şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?" diyorlardı.
Bu ayet, müşriklerin tevhid çağrısına karşı gösterdikleri direnci ve peygamberi küçümseyen tavırlarını dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Özellikle 'terk etme', 'ilahlar' ve 'deli şair' kavramları üzerinden, onların inanç sistemlerini ve peygamber algılarını anlamak mümkündür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Terk (الترك), bir şeyi bulunduğu hal üzere bırakmak, ondan yüz çevirmek demektir. Ayetteki 'لَتَارِكُوٓا۟' ifadesi, müşriklerin kendi ilahlarını terk etme fikrine karşı duydukları şaşkınlığı ve reddi vurgular. Onlar için bu, alışılagelmiş inançlarından vazgeçmek anlamına gelmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Terk, bir şeyi geride bırakmak, ondan ayrılmaktır. Bu ayetteki kullanımı, müşriklerin kendi taptıkları varlıkları, yani 'ilahlarını' terk etme düşüncesini kabul edilemez bulduklarını mecazi bir dille ifade eder. Onlar için bu, atalarının yolundan sapmak demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlah (إله), ibadet edilen, kendisine yönelinen demektir. Ayetteki 'ءَالِهَتِنَا' ifadesi, müşriklerin Allah'ın dışında taptıkları, kendilerine göre ulûhiyet atfettikleri putları ve sahte tanrıları ifade eder. Onlar bu ilahları terk etmeyi büyük bir sapkınlık olarak görmektedirler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İlah kavramı, Kur'an'da genellikle 'Allah'ın zıddı' olarak, yani Allah'tan başka tapınılan varlıklar için kullanılır. Bu ayetteki 'ءَالِهَتِنَا', müşriklerin kendi inanç sistemlerindeki çok tanrılı yapıyı ve bu tanrılara olan bağlılıklarını gösterir. Onlar için bu ilahlar, hayatlarının merkezindedir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İlah, kendisine ibadet edilen, yüceltilen ve sevilen varlıktır. Ayetteki 'ءَالِهَتِنَا' ifadesi, müşriklerin kendi elleriyle yaptıkları veya atalarından miras aldıkları putlara duydukları derin saygıyı ve onlara olan bağımlılıklarını yansıtır. Bu ilahları terk etmek, onların dünya görüşünü temelden sarsacak bir eylemdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Şair (شاعر), şiir söyleyen kişidir. Cahiliye döneminde şairler önemli bir yere sahipti ancak peygamberin mesajını küçümsemek amacıyla ona 'şair' denilmesi, onun sözlerinin ilahi bir vahiy değil, sıradan bir şiir olduğu imajını yaratma çabasıdır. Ayetteki 'لِشَاعِرٍ' ifadesi, bu küçümseyici tavrı açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şiir (شعر), duygu ve hayal gücüyle söylenen sözdür. Müşrikler, peygamberin getirdiği vahyi, sıradan bir şairin sözleri gibi görerek onun ilahi kaynağını reddetmeye çalışmışlardır. 'لِشَاعِرٍ' ifadesi, bu reddedişin bir aracı olarak kullanılmıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mecnun (مجنون), cinlenmiş, aklı gitmiş demektir. Müşrikler, peygamberin getirdiği mesajı ve tevhid çağrısını akıl dışı bularak onu 'deli' olarak nitelemişlerdir. Bu, onun sözlerinin ciddiye alınmaması gerektiğini ima eden bir karalama taktiğidir. Ayetteki 'مَّجْنُونٍۭ' ifadesi, bu aşağılayıcı ithamı yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mecnun, aklını yitirmiş kişidir. Müşrikler, peygamberin kendilerine sunduğu yeni inanç sistemini ve atalarının yolundan ayrılma çağrısını, ancak aklını yitirmiş birinin söyleyebileceği sözler olarak görmüşlerdir. Bu ifade, onların peygambere karşı olan düşmanlıklarını ve mesajını değersizleştirme çabalarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cahiliye döneminde 'mecnun' nitelemesi, genellikle bir kişinin cinler tarafından ele geçirildiğine inanılan ve bu nedenle akıl dışı davrandığı düşünülen durumlar için kullanılırdı. Müşrikler, peygamberin alışılmadık mesajını bu şekilde etiketleyerek, onun sözlerinin ilahi bir kaynaktan geldiğini reddetmiş ve onu toplumdan dışlamaya çalışmışlardır.
Sâffât Sûresi
Bilindiği gibi efendimiz (s.a.v.) risalet görevlendirildiği zaman Arap yarımadasında belagat ve şairlik revaçta toplumun önem verdiği kişilerdi.
Müşrikler ve önde gelenleri Kur’ân-ın belagatı ve efendimizin hitabı karşısında çaresiz kalınca ona iftira atarak. Cinlenmiş, mecnun, deli bir şair olarak nitelendirmişlerdir.
Kûr’an-ı Kerimde Allah c.c. de aslında onların (müşriklerin şairleri hakkında;
“Ve-şşu’arâu yettebi’uhumu-lgâvûn(e)” Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyarlar. (26/224) diye bizlere bildirmiştir.
Kişi kendi varlığında Muhammediyet mertebesine geldiğinde ebu cehil, ebu leheb olan nefsi emmaresi onun mecnun (cinlenmiş) gibi çalıştığını görünce kendi hakimiyetini gönül kabesinde kaybedeceğini ve ilahların (putların) yıkılacağını anlayınca hayal ve vehim güçleri ile saliki etilemeye çalışır. (Murat Derûni)
"Onların Resûl'e 'mecnûn şair' demesi, hakikati kavrayamayan aklın tipik tepkisidir. Zira ârifin sözleri, sıradan aklın ölçülerine sığmaz. Bu, gözün güneşe 'deli' demesine benzer."[46]
"Peygamberler, Hakk'ın 'Kelâm' sıfatının tecellîsidir. Onlara 'şair' diyenler, ilâhî hakikati beşer ölçülerine hapsetmeye çalışanlardır."[47]
"Ârif, 'deli' diyenlere gülümser. Çünkü bilir ki onların aklı, hakikati değil kendi hevâlarını ölçer. Hallâc'ın 'Enelhak' dediğinde celladına bakıp gülmesi gibi."[48]
بَلْ جَاء بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ {الصافات/37}
(37/37) “Bel câe bilhakki vesaddeka-lmurselîn(e)”
(37/37) Hayır, o hakkı getirdi. Ve mürselleri (gönderilmiş olan resûlleri) tasdik etti.