İçeriğe atla
Zümer 1Cüz 23 · Sayfa 458

Zümer Sûresi 1. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Tenzîlu-lkitâbi mina(A)llâhi-l'azîzi-lhakîm(i)

Kitab'ın indirilmesi mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.

Zümer Sûresi

Bu mertebede bütün ilâhî isimler ve dolayısıyla bütün çokluk (kesret) potansiyel olarak mevcuttur. Tıpkı bütün sayıların (1)'den çıkması gibi, âlemdeki bütün çokluk da Vâhid olan Allâh'tan kaynaklanır. Bu isim, "evlât" veya "ikinci" bir varlık fikrini temelden reddeder.

"Kahhâr" ismi, "Vâhid" isminin tecellîsinin bir gereğidir; Vâhid'in tekliği, O'nun dışında müstakil varlık iddiâsında bulunan her şeyin kahredilmesini iktizâ eder. Bu kahır iki sûrette zâhir olur. Âfâkta, izâfî varlıkların fânîliği olarak tezâhür eder. Enfüste ise sâlikin vehimlerinin ve benlik iddiâlarının yıkılması olarak tecellî eder, tâ ki saf tevhîdden başka bir şey kalmasın. Bu hakîkat, Mü'min Sûresi 40/16'da ilân edilir: "Li menil mülkül yevm, lillâhil vâhidil kahhâr" (Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allâh'ındır).


Âyet 5

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۚ يُكَوِّرُ الَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَؕ كُلٌّ يَجْرٖي لِاَجَلٍ مُسَمًّىؕ اَلَا هُوَ الْعَزٖيزُ الْغَفَّارُ

(39-5) Halakas semâvâti vel arda bil hakk, yukevvirul leyl ale'n nehâri ve yukevvirun nehâre alâl leyli ve sehharaş şemse vel kamer, kullun yecrî li ecelin musemmâ, elâ huvel azîzul gaffâr.

(39-5) O, gökleri ve yeri hak ile halk etti. Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve Ay'ı emri altına almıştır. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İyi bil ki, O Azîz'dir, Gaffâr'dır.


Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Dördüncü âyet, Allâh'ın Vâhid ve Kahhâr oluşuyla tevhîdi te'sîs etmişti. Beşinci âyet ise bu tevhîdin delillerini kevnî âlemden sunmaktadır.

"Halakas semâvâti vel arda bil hakk" (O, gökleri ve yeri hak ile halk etti): Gökler ve yer gayesiz değildir; bir amaç için halk edilmiştir. Bu amaç, birinci âyetin yorumunda Kenz-i Mahfî hadîsi çerçevesinde açıklandığı üzere, Allâh'ın gizli hazînesi olan isim ve sıfâtlarını zuhûra getirmesi ve bunların bilinmesidir.

İşte göklerin ve yerin "bil Hakk" halk edilmesinin sırrı budur: Kâinât, Hakk'ın kendi cemâlini seyrettiği bir aynadır. Kâinatın ve içindeki mahlûkâtın Hakk'ın varlığından ayrı müstakil bir varlığı yoktur. Bunların zâhiri "halk" iken, onların varlığını ayakta tutan bâtını, özü, hakîkati ise "Hakk"tır.

Buradaki "bil Hakk" ifâdesi, ikinci âyetteki "innâ enzelnâ ileykel kitâbe bil Hakk" ifâdesiyle paraleldir. Orada Kitâb'ın, burada ise kâinâtın "Hakk ile" gönderilmesi/halk edilmesi aynı hakîkate işâret eder: İkisi de Hakk'ın tecellîsidir. Birinci âyette açıklanan Kitâb-ı Mestûr ile Kitâb-ı Manzûr, tek hakîkatin iki vechesidir.

"Yukevvirul leyl ale'n nehâri ve yukevvirun nehâre alâl leyli" (Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor): "Yukevviru" kelimesi "k-v-r" kökünden türemiş olup, "örter, sarar, çevirir" anlamındadır. Arapça'da yaygın olarak başa sarık sarmayı ifade etmek için kullanılan bir fiildir.

Bu sebeple, âyette dünyânın yuvarlak oluşuna ve kendi ekseni etrafında dönüşü netîcesinde gece ve gündüzün kesintisiz olarak birbirini tâkip ettiğine işâret vardır. Bu iki zıt arasındaki geçiş âni değil kademelidir; güneş doğarken ve batarken gökte şafak ve alacakaranlığın renkleri görülür.

"Gece" bâtını, vahdeti, fenâ fillâh'ı, celâli ve zulmeti; "gündüz" ise zâhiri, kesreti, bakâ billâh'ı, cemâli ve nûru sembolize eder. Enfüsî yönden bakıldığında ise, gece kabz ve nefsâniyet hâline, gündüz ise bast ve rûhâniyet hâline işâret eder. Âlemde olduğu gibi insânda da bu zıt hâller birbirini kovalar. Her hâl geçicidir ve zıttına dönecektir. Bunu bilen kimse, ne kabz'da ümitsiz olur ne bast'da gâfil olur.

"Ve sehharaş şemse vel kamer" (Güneşi ve Ay'ı emri altına almıştır): "Sehhara", "boyun eğdirmek, hizmete vermek, emre âmâde kılmak" anlamlarına gelir. Güneş ve ayın teshîr edilmesi, kâinattaki hiçbir varlığın, ne kadar büyük ve güçlü görünürse görünsün, kendi başına bir irâde sâhibi olmadığını bildirmektedir. Her şey gibi onlar da, Hakk'ın emrine râm olmuş, O'nun nizâmına tâbi kılınmış tecellîlerdir. Onlar, eski insânların bir kısmının zannettiği gibi ilâhlar değildirler.

Tasavvuf geleneğinde güneş, Hakîkat-i İlâhiyye'yi ve Zât-ı İlâhî'yi temsîl eder. O, nûrun ve hayâtın kaynağıdır. Ay ise Hakîkat-i Muhammediyye'yi ve Nûr-u Muhammedî'yi temsîl eder. Ayın ışığını güneşten alıp yansıtması gibi, Hakîkat-i Muhammediyye de feyzini Hakîkat-i İlâhiyye'den alır; kendi başına bir nûr kaynağı değildir, lâkin o feyzi alıp yeryüzüne ulaştıran yegâne vâsıtadır.

Enfüsî karşılıklarına bakıldığında, güneş insandaki Rûh'a, ay ise Kalb'e tekâbül eder. Ancak bu semboller tek yönlü değildir. Seyr ü sülûkta mesâfe kat etmemiş, gaflet hâlindeki nefste güneş, gurûr, kibir ve enâniyete; ay ise hayâl ve vehme işâret eder.

"Kullun yecrî li ecelin musemmâ" (Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider): "Ecelin müsemmâ" (belirlenmiş süre) ifâdesi, her tecellînin bir sonu olduğuna işâret eder. Güneş ve ay dâhil hiçbir mazhar ebedî değildir. Her tecellî, belirli bir süre için var olur ve sonra kalkar; zâhir âlemden gayb âlemine, izâfî varlıktan izâfî yokluğa döner. Bu geliş ve gidişler rastgele değil a'yân-ı sâbite adı verilen bir programa göre olur. Tecellîye bağlanan, onun sona ermesiyle acı çeker. Tecellînin kaynağına bağlanan ise kaybedecek bir şeyi yoktur, çünkü kaynak Bâkî'dir ve dönüş O'nadır.

"Elâ huvel azîzul gaffâr" (İyi biliniz ki, O Azîz'dir, Gaffâr'dır): "Elâ" edatı burada da dikkat çekmektedir; ancak bu kez ardından gelen mesaj, iki zıt gibi görünen esmânın (Azîz ve Gaffâr) nasıl bir arada işlediğidir.

"Azîz" isminin geniş îzâhı birinci âyetin yorumunda yapılmıştı. Burada öne çıkan yönü, Hakk'ın hem egemenliği hem de erişilmezliğidir.

"Gaffâr" ismi ise, "örtmek, setretmek" ma'nâsındaki "ğ-f-r" kökünden gelir. Gece gündüzü, gündüz geceyi nasıl örtüyorsa, Gaffâr olan Allâh da kullarının kusurlarını öyle örter. Örtmek iki şekilde anlaşılır: Birincisi, Allâh kulun günâhını başkalarından gizler ve onu rezîl etmez. İkincisi, Allâh o günâhı sanki hiç olmamış gibi siler.

Bu iki zıt isimden ilki (Azîz), Cenâb-ı Hakk'ın aşkınlığını (tenzîh) ve Celâl'ini, ikincisi (Gaffâr) ise yakınlığını (teşbîh) ve Cemâl'ini yansıtır. Allâh güçlü ve yenilmezdir, ancak zâlim değildir; bu ikisinin bir arada oluşu kemâldir. Cezâlandırmaya tam muktedir olduğu hâlde mağfiret eder; O'nun affı acziyetten değil, kudret ve kemâlindendir.

Seyr ü sülûkün başında bu iki ismin kuldaki karşılıkları "havf" (korku) ve "recâ" (ümit)tir. İlerleyen aşamalarda kul Allâh ahlâkıyla ahlâklanmaya başladığında bu isimler kendisinden "heybet" ve "ünsiyet" olarak tecellî eder.


Âyet 6

خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقاً مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

(39-6) Halakakum min nefsin vâhidetin summe ceale minhâ zevcehâ ve enzele lekum minel en'âmi semâniyete ezvâc, yahlukum fî butûni ummehâtikum halkan min ba'di halkın fî zulumâtin selâs, zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk, lâ ilâhe illâ hû, fe ennâ tusrafûn.

(39-6) Sizi tek bir nefsten halk etti, sonra ondan da eşini var etti. Sizin için hayvanlardan sekiz eş (çift) indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir halk edilişten sonra diğer bir halk edilişe geçirerek halk etmektedir. İşte bu Allâh, sizin Rabbinizdir. Mülk O'nundur. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyken nasıl da (haktan) döndürülürsünüz?


Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Beşinci âyet, kevnî delillerle Hakk'ın birliğini ortaya koymuştu. Bu âyet ise aynı hakîkati insânın halk edilişi üzerinden beyân etmektedir.

"Halakakum min nefsin vâhidetin summe ceale minhâ zevcehâ" (Sizi tek bir nefsten halk etti, sonra ondan da eşini var etti): Zâhiren bakıldığında, âyetin bu bölümü, tüm insân neslinin tek bir atadan Hz. Âdem'den geldiğini, zevcesi Hz. Havvâ'nın da ondan (sol kaburga kemiğinden) halk edildiğini bildirmektedir.

Bâtınen ise, tüm mevcûdatın tek bir ilâhî "öz"ün zuhûr ve tecellîlerinden meydana geldiği bildirilmektedir. Bu öz, vâhid olan Hakk'ın "Âdem-i Hakîkî", "Hakîkat-i Muhammediyye" ya da "Akl-ı Evvel" olarak ifâde edilen nefsidir. "Minhâ zevcehâ" (ondan eşini) ifâdesindeki "zevce" ise, bu aslın aynasına ve zuhûr mahalline, Nefs-i Küll'e (Havvâ) tekâbül eder.

Halk, Hakk'taki ilâhî hakîkatlerin bu âlem aynasındaki tecellîleri olarak zuhûra gelmiştir. Âyette geçen "summe" (sonra) kelimesi, zamânî bir sıralama değil, mertebe farkını ifâde eder: önce asıl, sonra ondan zuhûr eden sûret.

Halkın meydana gelebilmesi için bir tecellî edene, bir de bu tecellîyi kabul edecek bir mahalle ihtiyaç vardır. "Nefs-i Vâhide" ya'nî Âdem, eril, fâil, etki (tecellî) edendir; "eşi" Havvâ ise dişil, mef'ûl, etkiyi (tecellîyi) kabûl edendir. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husûs şudur ki: Âdem ve Havvâ hakîkatte iki ayrı varlık değildir; Havvâ, Âdem'in nefsinin sûretidir.

Burada eril ve dişil kavramları biyolojik cinsiyet anlamında değildir; fâil ile münfail, tecellî eden ile tecellîyi kabûl eden arasındaki ilişkiyi ifâde eder. Bu iki yön, tek hakîkatin iki vechidir; ikisi de aynı nefsten gelir.

Enfüsî yönden; tek nefsten halk edilen varlığımız a'yân-ı sâbitelerimiz, zevce ise bu a'yânın zuhûr ettiği bedenlerimiz ve nefsî varlığımızdır.

"Ve enzele lekum minel en'âmi semâniyete ezvâc" (Sizin için hayvanlardan sekiz eş (çift) indirdi): Âyette hayvanlar için "halaka" (halk etti) değil "enzele" (indirdi) fiili kullanılmıştır. Bu, hayvanların da rastgele veya kendi kendine oluşmuş varlıklar olmadığını, onların da Hakk'ın ilminden zuhûr etmiş birer tecellî olduğuna işârettir. Birinci âyette açıklandığı üzere, tenzîl yalnızca vahye mahsûs değildir; bütün varlık âlemi Hakk'ın tenezzülü ile var olmuştur.

Zâhir tefsîr geleneğinde bu "sekiz eş", En'âm Sûresi 6/143-144'te açıklandığı üzere koyun, keçi, sığır ve deveden birer erkek ve dişi olmak üzere sekiz sınıf olarak anlaşılmıştır.

Sekiz sayısı seyr ü sülûkte İbrâhîmiyyet mertebesini ifâde eder. İbrâhîm (a.s.) gördüğü bir rü'yâ üzerine evlâdını kurbân etmeye gitmiş, ancak Cenâb-ı Hakk evlâdının yerine kendisine bir koç göndermiştir. "Evlâdını kurbân etmek", nefsini Hakk yolunda fedâ etmektir. O mertebedeki (tevhîd-i ef'âl) karşılığı, kesret âleminde ayrı ayrı görünen varlıklardan zuhûr eden fiillerin tümünü Hakk'ın fiili olarak görmek, bunları izâfî varlıklara değil tek fâil olan Hakk'a bağlamaktır. "Lâ fâile illâ Allâh" hakîkatini idrâk etmektir.

"Yahlukukum fî butûni ummehâtikum halkan min ba'di halkın fî zulumâtin selâs, zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk" (Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir halktan sonra diğer bir halk edilişe geçirerek halk etmektedir): Anne karnındaki "üç karanlık" , zâhiren, karın boşluğu (batın), rahim (rahm) ve cenîni saran zar (meşîme/plasenta) katmanlarıdır. Bâtınen ise insânlık mertebesine gelmeden evvel aşılması gereken üç mertebeye (mâden, nebât ve hayvân) tekâbül eder.

Bu üçlü zulmet teması, Kur'ân'da farklı bağlamlarda karşımıza çıkar ve her birinde sâlikin aşması gereken perdelere işâret eder. Örneğin, Hz. Yûnus (a.s.) üç karanlık içerisinde kalmıştı: Nefsin karanlığı, balığın karnının karanlığı ve denizin dibinin karanlığı. Bu üç zulmette "Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu mine'z-zâlimîn" (Senden başka ilâh yoktur, Seni tenzîh ederim; ben gerçekten zâlimlerden oldum) (Enbiyâ 21/87) diyerek Hakk'a ilticâ etti ve bu karanlıklardan kurtuldu.

"Zâlikumullâhu rabbukum" (İşte bu Allâh, sizin Rabbinizdir): Rabb kavramı üç şekilde ele alınabilir:

Birincisi, "Rabbu'l-erbâb"dır. O bütün rablerin Rabbi ve mutlak terbiye edici olan Allâh'tır. Bu, kayıtsız ve mutlak Rubûbiyyettir.

İkincisi, "Rabb-i Hâss"tır. Her varlığın a'yân-ı sâbitesinde hangi isim ile terbiye edileceği ezelde takdîr edilmiştir; işte o isim, o varlığın Rabb-i Hâss'ıdır. Birinin Rabbi Hâdî ismiyle terbiye ederken, diğerininki Celîl ismiyle terbiye edebilir. Bu Rabb-i Hâss'lar birbirinden farklı olsa da hepsi Rabbu'l-erbâb'a bağlıdır; Allâh'tan ayrı birer varlık değil, O'nun Rubûbiyyet mertebesindeki muhtelif tecellîleridir.

Üçüncüsü, "rabb-i hayâlî"dir. Kişinin zihninde tasavvur ettiği hayâlî bir sûrettir. Bunun îzâhını Ahmed Avni Konuk'tan alalım (Fusûsu'l-Hikem şerhi, Hûd Fassı, s. 317-318) (Bugün kullanılmayan eski Osmanlıca kelimelerin yerine okuma kolaylığı olması için Türkçe karşılıkları konmuştur.):


Bilinsin ki, müşâhede ehli dışındaki her bir şahsın, zihninde tasavvur edip i'tikâd ettiği birer İlâh vardır. Onlar, bulundukları muhît içinde küçük yaşlarından beri, İlâh hakkında işittikleri ve okudukları vasıfları bir araya toplayıp, bunların tümünden, zihinlerinde birer İlâh tasavvur ve tahayyül ederler. Bu sûret onların kendi nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri ilâhdır. Ve onlar kendilerince, işte İlâh böyledir ve böyle olmak lâzım gelir, derler… Ve onların kulluk anlayışı bu sûretedir. Halbuki o sûreti, nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri için bu zihinlerinde yücelttikleri İlâh nefislerinin aynısı olur. Dolayısıyla nefislerine tapmış olurlar. Bu ise putperestlikten başka bir şey değildir. Aralarında şu kadar fark vardır ki, putperestlerin putu zâhir olduğu için herkes görür; bunların putu gizlidir, yalnız kendilerine mahsustur. Ve bunların bahis ve delillerindeki ma‘nâ ancak hayalî ilâhlarını birbirlerine kabûl ettirmekten ibârettir. Ve her birisi kendi hayâlinin diğerleri üzerinde hükümrân olmasını ister.

Fakat müşâhede ehli böyle değildir. Onların kalpleri, aklî zanlar ve vehme dayalı inançlardan arınmıştır. Bu hakikate yönelmiş kimseler, İlâh’ın zâtı bakımından, tahayyül ve kayıt kabul etmeyeceğini, fakat esmâ ve sıfât bakımından, muhtelif sûretlerde tecelliyâtı bulunduğunu bilirler; ve tek bir i'tikâd ile kayıtlı olmayıp, O’nu her şeyde müşâhede ederler.

İlk grup sûre-i İhlâs’ı okuyup ma‘nâsına muhâlefet ederler. Ya‘nî Hak, kimseden doğmadığı halde onlar nefislerinden tevlîd (doğurur) ve îcâd ederler; ve bu hayal ettikleri sûreti Hakk’a küfviyy (denk) kabûl etmiş olurlar. İkinci grup ise, ne hâdisten (sonradan olan varlıktan) tevlîd ve îcâd ederler ve ne de denk kabûl ederler.

Şimdi Hak, i'tikâd sâhiplerine, hayallerindeki sûrete uygun olarak tecellî ettiği vakit onu kabûl edip onaylayan olurlar; ve o sûretin hilâfında olarak vâki‘olan tecellî-i Hakk’ı inkâr edip ondan Hakk’a sığınırlar. Ve hakîkatte, Hakk’a karşı edebsizlik ettikleri hâlde, bu inkârlarıyla edebi koruduklarını zannederler. Bununla birlikte Hak, dış dünyadaki sûretlerde ve zihinsel alanın tamamında tecelli eden olduğundan, onların i'tikâd ve tahayyül eyledikleri sûretlerde tecellî eden dahi Hak’tır. Onların edebe aykırı davranışları, Hakk’ı o sûrete sınırlı kılmış olmalarından kaynaklanmaktadır.


Bu âyette "Rabbiniz" ifâdesi Rabbu'l-erbâb'ı kasteder; zîrâ devâmında "lehu'l mulk" (mülk O'nundur) buyrularak mutlak Rubûbiyyete dikkat çekilmektedir.

"Lehu'l mulk" (Mülk O'nundur): Mülk O'nundur demek, mülkün tapusu O'ndadır demek değildir. Tapu, sâhip ile mülk arasında bir mesâfe ve ayrılık varsayar. Oysa burada mülk, sâhibinden ayrı bir şey değildir, bizzât O'nun zuhûr ve tecellîsidir. Mülkün sâhibi de O'dur, mâliki de O'dur (O Mâlik el-Mülk'tür), orada tasarruf eden de O'dur. Bu sebeple, "Lâ ilâhe illâ Hû"dur.

Dördüncü âyetin yorumunda zikredilen "Li menil mulkul yevm" (Bugün mülk kimindir?) (Mü'min 40/16) âyeti bu hakîkati te'yîd eder: Zuhûrda olan tek tek varlıklardan hiçbirinin kendine âit bir varlığı yoktur, onların tümünde taayyün eden, onların melîki ve mâliki Hakk'ın ta kendisidir.

"Lâ ilâhe illâ hû" (O'ndan başka ilâh yoktur): "Hû" zamîri, Zât-ı Mutlak'a işâret eder; hiçbir kayıt ve şartla sınırlanmayan, idrâk ve işârete gelmeyen saf Vücûd'a. Bu mertebede Hakk, her türlü noksanlıktan ve mahlûkât benzerliğinden bütünüyle münezzehtir.

"İllâ" edâtı ise, bu Mutlak Vücûd'un dışında müstakil bir varlığın bulunmadığını bildirirken, aynı zamanda mevcûdâtın ne olduğuna da işâret eder: Gördüğümüz her şey, o mutlak Vücûd'un, Vücûd-u Mukayyed olarak, esmâ ve sıfât perdesi ardından mahlûkât aynalarında kayıtlanmış tecellîsidir. Her ayna ışığı ancak kendi kâbiliyeti nisbetinde alır ve yansıtır, bu sebeple tecellî "mukayyed" ya'nî kayıtlı olur. Mukayyed olan kendi başına bir varlık kaynağı değildir; varlığı, Mutlak'ın onda zuhûr etmesiyledir.

Âyet bu iki hakîkati tek bir cümlede cem' eder: "Lâ ilâhe" ile Hakk'ı her türlü şerîkten tenzîh eder, "illâ Hû" ile de O'nun dışında gerçek bir varlık olmadığını beyân ederek tenzîh içinde teşbîhin kapısını açar. Zîrâ ârif olan, Hakk'ı ne yalnızca tenzîh ederek âlemden koparır ne de yalnızca teşbîh ederek mahlûkâtla bir tutar; "Lâ ilâhe illâ Hû"nun bütününü okur ve Mutlak Vücûd'u kayıtlı olanda müşâhede ederek her şeyi O'nun bir tecellîsi olarak bilir.

"Fe ennâ tusrafûn" (Öyleyken nasıl da (Hakk'tan) döndürülürsünüz?): Eğer bütün kâinat O'nun tecellîlerinden ibâret ise, mülk O'na âitse ve O'ndan başka mevcûd yoksa, o halde insân nereye döndürülüyor olabilir?

Hakk'ın varlığından başka bir mahall, başka bir yön yoktur ki insân oraya dönsün. O hâlde burada ifâde edilen dönüş, hakîkî değil vehmî bir dönüştür: Hakk'ın her yerde ve her şeyde hâzır olduğu hakîkatinden gâfil kalmaktır. Bu gaflet, Mutlak Varlık yerine O'nun kayıtlı zuhûrlarına yönelmek, belirli mahallerdeki tecellîlere takılıp kalmaktır.


Âyet 7

اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَۚ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ۬ لَكُمْۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

(39-7) İn tekfurû fe innallâhe ganiyyun 'ankum, ve lâ yerdâ li ıbâdihil kufr, ve in teşkurû yerdahu lekum, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, summe ilâ rabbikum merciukum fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta'melûn, innehu 'alîmun bi zâti's sudûr.

(39-7) Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allâh'ın size ihtiyacı yoktur. Ama O, kullarının küfrüne râzı olmaz. Eğer şükrederseniz, sizin için buna râzı olur. Hiçbir günâhkâr, bir başkasının günâh yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir ve O, size yaptıklarınızı haber verecektir. Çünkü O, kalplerde olanı çok iyi bilir.


Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Altıncı âyet, bütün bu delillere rağmen insânın Hakk'tan nasıl döndürüldüğünü sormuştu. Yedinci âyet ise bu dönüşün iki yüzünü (küfür ve şükür) ele almaktadır.

"İn tekfurû fe innallâhe ganiyyun ankum" (Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allâh'ın size ihtiyâcı yoktur): Önceki âyette belirtilen hakîkatleri vehim perdesiyle örterek inkâr etseniz bile, bu Allâh'a bir eksiklik vermez. Allâh Ganiyy'dir; hiçbir şeye muhtaç olmayandır. O'nun sizin îmânınıza ihtiyâcı yoktur; fakr ve ihtiyaç içerisinde olan sizlersiniz.

Eskiler "güneş balçıkla sıvanmaz" demişlerdir. Eğer siz kendi ellerinizle güneşi örterseniz güneşe herhangi bir zarar vermiş olmazsınız; aksine güneşin ışığından mahrûm bir şekilde zulmette (karanlıkta) kalarak kendi kendinize zarar vermiş olursunuz.

Ganiyy ismi, Hakk'ın Zâtı itibâriyle âlemlerden müstağnî olduğunu ifâde eder. O, âlemleri halk etmeden önce de Ganiyy idi, halk ettikten sonra da. Âlemler O'na bir şey katmadığı gibi, küfür de O'ndan bir şey eksiltmez. Nitekim hadîs-i kudsîde buyrulmuştur: "Ey kullarım! Sizin evveliniz ve âhiriniz, insiniz ve cinniniz, hepiniz en müttakî bir kalp üzere olsanız, bu Benim mülküme bir şey katmaz; hepiniz en fâcir bir kalp üzere olsanız, bu da Benim mülkümden bir şey eksiltmez." (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2577; Tirmizî, Sünen, hadîs no. 2495)

"Ve lâ yerdâ li ıbâdihil kufr" (Ama O, kullarının küfrüne râzı olmaz): Âyetin bu bölümü okunduğunda akla şöyle bir soru gelebilir: Eğer bu âlemdeki her şey O'nun zuhûr ve tecellîsi ise, "küfür" de bir tecellî değil midir? Allâh, zuhûra gelmesine müsâade ettiği bir şeye nasıl râzı olmaz?

Kader sırrı ile yakından ilgili olan bu soruyu, Fusûsu'l-Hikem'deki îzâhlar çerçevesinde yanıtlayalım:


Küfür, Hakk'ın Mudill isminin kazâsıdır (programıdır). Cenâb-ı Hakk, rahmet-i rahmâniyyesi (genel rahmeti) ile diğer isimlerine olduğu gibi ona da vücûd verir; zîrâ rahmet-i rahmâniyye umûmîdir, mü'min ve kâfir ayırmaksızın herkesi kapsar. Ancak, vücûd vermek, râzı olmak demek değildir.

Hakk'ın bir de rahmet-i rahîmiyyesi vardır ki o husûsîdir. Bu husûsî rahmet cihetinden Hakk, îmândan râzıdır, küfürden râzı değildir.

İşte burada emr-i tekvînî ile emr-i teklîfî ayrılır: Tekvînî yönden, ya'nî Hakk'ın kevnî irâdesi cihetinden, her şey (hayır da şer de) Hakk'ın irâdesiyle zuhûra gelir. Teklîfî yönden ise Hakk, râzı olduğu ve olmadığı fiilleri resûlleri vâsıtasıyla kullarına ilân etmiştir. Bu iki mertebe birbirine karıştırılmamalıdır. (Daha geniş îzâhât için bkz. Ahmed Avni Konuk, Fusûsu'l-Hikem Şerhi; Cilt I, s. 68, Cilt II, s. 140-155 ve Cilt III, s. 295-296.)


"Ve in teşkurû yerdahu lekum" (Eğer şükrederseniz, sizin için buna râzı olur): Şükür ve küfür lügatte birbirinin zıttıdır; küfür örtmek, şükür ise açmak ve izhâr etmektir. Emr-i teklîfî yönüyle Cenâb-ı Hakk şükürden râzıdır, küfürden ise râzı değildir; zîrâ küfür nîmeti Mün'im'den ayrı görerek hakîkati örter, şükür ise nîmette Mün'im'i görerek hakîkati açığa çıkarır.

Şükür yalnızca dille yapılan bir övgü değildir; nîmeti, halk ediliş gâyesi doğrultusunda sarf etmektir. Gözün ibretle bakması, kulağın hakkı işitmesi, bedenin Hakk'a itâat etmesi, her birinin kendi lisânıyla şükrüdür. Nîmeti veriliş gâyesinin dışında kullanmak ise küfrün ta kendisidir.

"Ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ" (Hiçbir günâhkâr, bir başkasının günâh yükünü yüklenmez): "Vizr" kelimesi lügatte "ağır yük, günâh" anlamına gelir. Âyetin bu bölümü zâhiren, günâhın ve suçun bireyselliği ilkesini ifâde eder.

İ'şârî olarak bakıldığında, "vizr" ya'nî "ağır yük", varlığın taşıdığı isti'dâd ve emânettir. Zîrâ her bir izâfî varlık, ezelî isti'dâdının ağırlığını taşır; a'yân-ı sâbitesi neyi gerektiriyorsa dünyâda onu zuhûra getirir. Herkesin yükü, ya'nî sorumluluk ve emâneti farklı olduğundan, kimse diğerinin yükünü yüklenemez.

Bu hakîkati İsrâ Sûresi 17/84 te'yîd eder: "Kul kullun ya'melu alâ şâkiletih" (De ki: Herkes kendi şâkilesine göre amel eder). Her iki âyet de aynı hakîkate işâret eder: Kimse başkasının şâkilesiyle amel edemeyeceği gibi, başkasının vizrini de yüklenemez; zîrâ her varlığın zuhûru, kendi a'yân-ı sâbitesinin gereğidir.

"Summe ilâ rabbikum merciukum" (Sonra dönüşünüz Rabbinizedir): Zâhiren, dünyâ hayâtı sona erdiğinde herkesin Rabbinin huzûruna döneceğini bildirir.

"Allâh'a döneceksiniz" değil "Rabbinize döneceksiniz" buyrulması , dönüşün husûsî bir dönüş olduğuna işâret eder. Zîrâ her varlığın bir Rabb-i Hâss'ı vardır; a'yân-ı sâbitesinde hangi esmâ ile terbiye edileceği ezelde takdîr edilmişse, onu terbiye eden ve sonunda dönülecek olan da o esmâdır. Kâfirin dönüşü Mudill ve Kahhâr gibi celâlî isimlere, mü'minin dönüşü ise Hâdî ve Rahîm gibi cemâlî isimlere olacaktır. Herkesin varış yeri, kendi hakîkatinin kaynağıdır.

Burada "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Şüphesiz biz Allâh içiniz ve O'na döneceğiz) (Bakara 2/156) ifâdesi ile bir çelişki yoktur; zîrâ "Allâh" lafzı ism-i câmi' olarak bütün esmâyı kapsar ve nihâî dönüş O'nadır. "İlâ Rabbikum" ise o dönüşün keyfiyyetini bildirir: Herkes Allâh'a döner, ancak hangi esmâ kapısından döneceği kendi Rabb-i Hâss'ına göre farklılaşır.

"Fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta'melûn" (Ve O, size yaptıklarınızı haber verecektir): Zâhiren, hesap gününde Rabbiniz dünyâda yapmakta olduğunuz amelleri size bildirecektir. Bâtınen ise bu amellerin hangi esmânın tecellîsi olduğunu ve bunları ne niyetle işlediğinizi bildirecektir.

"İnnehu alîmun bi zâtis sudûr" (Çünkü O, kalplerde olanı çok iyi bilir): Allâh açıkladıklarınızı da kalbinizde gizlediklerinizi de bilir; dışarıdan bilgi alarak değil, o kimsenin özü ve hakîkati olarak bilir.

Fusûsu'l-Hikem'in Lokmân Fassı'nda açıklandığı üzere, "Alîm" ismi Allâh'ın kendi Zâtına olan ilmini ifâde eder. Kalpte saklanan bir düşünce, Allâh'ın ilminden ve varlığından bağımsız bir şey değildir. O düşüncenin var olması, Allâh'ın onu bilmesinin kendisidir. Bu ilim sonradan öğrenilen ya da deneyimle kazanılan bir bilgi de değildir; her şeyin ezeldeki aslına, ya'nî a'yân-ı sâbitesine ve isti'dâdına dâir mutlak bir ilimdir. Bilinen şey bu ilmi şekillendirmez; tam tersine, bilinen şey bu ilim sâyesinde var olur.

"Sudûr" kelimesi, hem "sîneler" hem de "zuhûra gelme" ma'nâsını taşır. İki anlamı birlikte okunduğunda "bi zâti's-sudûr", sînelerde zuhûra gelen her şeyin Zât'tan geldiğini ve Zât'a âit olduğunu bildirir. O hâlde sînelerde olan O'dur; en gizli, en ince ma'nâları bizâtihî kendisi olarak bilir.


Âyet 8

وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُن۪يباً اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُٓوا اِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلّٰهِ اَنْدَاداً لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَل۪يلاًۗ اِنَّكَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِ

(39-8) Ve izâ messel insâne durrun deâ rabbehu munîben ileyhi summe izâ havvelehu ni'meten minhu nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kablu ve ceale lillâhi endâden li yudılle an sebîlih, kul temetta' bi kufrike kalîlen inneke min ashâbin nâr.

(39-8) İnsânın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra Rabbi, katından ona bir nîmet verdiğinde, daha önce O'na yalvarmış olduğunu unutur ve (insânları) O'nun yolundan saptırmak için Allâh'a ortaklar koşar. De ki: "Küfrünle biraz daha keyif sür! Şüphesiz sen, cehennem ehlindensin."


Bu âyetin ilk bölümü bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. "Kul" (De ki) ile başlayan ikinci bölümü ise Zât mertebesinden okunmaktadır.

Yedinci âyet, küfür ve şükrün ilâhî hükümdeki yerini beyân etmişti. Sekizinci âyet ise bu iki tavrın insânın günlük hayâtında nasıl tezâhür ettiğini, sıkıntı ve rahatlık hâllerindeki davranış farklılığı üzerinden göstermektedir.

"Ve izâ messel insâne durrun deâ rabbehu munîben ileyhi" (İnsânın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır): Beşinci âyetin yorumunda gece ve gündüz sembolizmiyle açıklanan kabz ve bast hâlleri, burada insânın sıkıntı ve nîmet karşısındaki tavrı olarak somutlaşmaktadır.

"Durr" kelimesi "zarar, sıkıntı, darlık" anlamına gelir ve tasavvufta "kabz" hâline tekâbül eder. Sıkıntı ve darlık zamanlarında nefs, aczini, fakrını ve Rabbine olan ihtiyâcını geçici de olsa idrâk ederek O'na yönelir ve duâ eder.

Âyette "Allâh'a yalvarır" değil "Rabbine yalvarır" denilmesi, yedinci âyetteki Rabb-i Hâss sırrıyla birlikte okunmalıdır. Sıkıntı ânında kul, farkında olmasa bile kendisini terbiye eden husûsî esmâya yönelir. Kabz hâli, kulun Rabb-i Hâss'ına en yakın olduğu ânlardan biridir; çünkü benlik perdesi incelmiş, acz hâli o esmâya kapıyı aralamıştır.

"Münîb" kelimesi, "dönmek, yönelmek" anlamındaki "n-v-b" kökünden gelir; mastarı "inâbe"dir. Pişmanlıkla, gönülden, her şeyi bırakıp bütünüyle Rabb'e dönüşü ve sığınmayı ifâde eder. Nitekim Yûnus Sûresi 10/22'de insânın denizde fırtınaya yakalandığında "muhlisîne lehud dîn" (dîni yalnızca O'na hâlis kılarak) duâ ettiği bildirilir.

Bu yöneliş, fıtrattan kaynaklanan bir hâldir. En katı münkir bile ölümle yüz yüze geldiğinde ve tutunacak bir dalı kalmadığında "Yâ Rabbî!" der. Ancak, samîmî olup olmadığı, sıkıntı kalktıktan ve "bast" hâline geçtikten sonra belli olur.

"Summe izâ havvelehu ni'meten minhu nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kablu" (Sonra, katından ona bir nîmet verdiğinde, daha önce O'na yalvarmış olduğunu unutur): "Durr" kelimesinin zıttı olan "nîmet", "bolluk, genişlik, ikrâm" demek olup "bast" hâlini ifâde eder.

Rabbi kuluna "minhu" (katından, kendinden) bir nîmet verip de sıkıntısını giderdiğinde, ya'nî onu kabz hâlinden bast hâline geçirdiğinde, kul verilen nîmeti kendi beşerî gayretine nisbet eder yâhut zâhirî birtakım sebeplere bağlar. Bu tavır, zâhiren vefâsızlık ve nankörlük, bâtınen ise Hakk'tan başka fâiller ve güç sâhipleri vehmetmek cihetiyle şirk-i hafîdir (gizli şirk). Kur'ân'da Kârûn'un diliyle ifâde edilen küstahlığın aynısıdır: "Kâle innemâ ûtîtuhû 'alâ 'ilmin 'indî" (Bu (servet) bana ancak bende olan bir ilim sâyesinde verildi) (Kasas 28/78).

"Nesiye" (unuttu) kelimesi "nisyân" kökündendir. Bir görüşe göre "insân" ismi de aynı kökten türemiş olup "unutan varlık" demektir. Diğer bir görüşe göre ise "üns" (yakınlık) kökünden gelir. Her iki kök birbirini tamamlar: Aslını unutan insân, bu boşluğu dünyâya ve eşyâya ünsiyet kesbederek doldurmaya çalışır. (Bu sözü edilen insân, kâmil olmayan ve beşeriyeti ile yaşayan insândır.) Seyr ü sülûkun gâyesi, bu tersine dönmüş ünsiyeti düzeltmektir: Eşyâya olan ünsiyeti Hakk'a çevirmek, nisyânı zikre dönüştürmek. Bu yüzden tasavvufta zikir, unutulanı hatırlamak olarak tanımlanır; kul aslını unutmuştur, zikir onu o aslına döndürür.

"Ve ceale lillâhi endâden li yudılle an sebîlih" (Ve (insânları) O'nun yolundan saptırmak için Allâh'a ortaklar koşar): "Endâd", "eşit, denk, benzer" ma'nâsına gelen "nidd" kelimesinin çoğuludur. Allâh'a "nidd koşmak", O'na denk ve rakip görmektir. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur: "En büyük günâh, seni halk eden Allâh'a bir nidd koşmandır" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 4477; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 86).

Nidd koşmak, yalnızca putlara tapmaktan ibâret değildir. Bir önceki cümlede geçen Kârûn misâli bunun en açık örneğidir: "Bende olan bir ilim sâyesinde verildi" diyen kimse, kendi ilmini Hakk'a nidd koşmuştur. Sebepleri müstakil birer fâil olarak görmek de nidd koşmaktır; rızka vesîle olan ticareti, şifâya vesîle olan ilâcı veya başarıya vesîle olan gayretini Hakk'ın yanında ikinci bir güç kaynağı saymak gibi. Âyette tekil "nidd" yerine çoğul "endâd" kullanılması bu inceliğe işâret eder: Gâfil, sebeplerin sayısınca nidd koşar.

"Kul temetta' bi kufrike kalîlen inneke min ashâbin nâr" (De ki: "Küfrünle biraz daha keyif sür! Şüphesiz sen, cehennem ehlindensin"): "Nâr", zâhiren cehennem ateşi, bâtınen ise Hakk'tan uzaklık ve ayrılık ateşidir. Nîmeti görüp Mün'im'i görmemek, kesrette kalıp vahdetten gâfil olmak, ma'nevî cehennemin tâ kendisidir. Dolayısıyla "temetta' bi kufrike" (küfrünle keyif sür) ifâdesi, aslında bir tehdît değil bir hakîkatin tescîlidir: Hakk'ı örten kimse, zâten o örtünün ateşi içindedir ancak farkında değildir.


Âyet 9

اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ سَاجِداً وَقَٓائِماً يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه۪ۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ۟

(39-9) Emmen huve kânitun ânâel leyli sâciden ve kâimen yahzerul âhirate ve yercû rahmete rabbih, kul hel yestevîllezîne ya'lemûne vellezîne lâ ya'lemûn, innemâ yetezekkeru ulûl elbâb.

(39-9) Yoksa gece saatlerinde secde ederek ve kıyâmda durarak ibâdet eden, âhiretten korkan ve Rabbinin rahmetini uman kimse (böyle olmayan gibi) midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Doğrusu ancak akıl sâhipleri öğüt alır.


Bu âyet-i kerime bizlere Zat-Ulûhiyyet mertebesinden okunmaktadır.

Sekizinci âyet, sıkıntı ânında Rabbine yönelip rahata kavuşunca O'nu unutan nankör insân tipini tasvîr etmişti. Dokuzuncu âyet ise bunun tam karşısına, gece saatlerinde ibâdetle meşgul olan ârif insân tipini koyarak ikisini mukâyese etmektedir.

"Emmen" (Yoksa o kimse mi?): "Emmen" ifâdesi, "em" (yoksa) ve "men" (kim) kelimelerinin birleşiminden oluşur. Bir önceki âyette anlatılan nankör insân tipi ile burada anlatılan âbid ve ârif insân tipini karşılaştıran bir ifâdedir.

"Huve kânitun ânâel leyli sâciden ve kâimen" (Gece saatlerinde secde ederek ve kıyâmda durarak ibâdet eden): "Kânitun" kelimesi "k-n-t" kökünden türemiş olup "sükûnet, huşû, tam teslîmiyet ve sürekli ibâdet" ma'nâlarını birlikte taşır. Gece saatlerinde Rabbine yönelen, secde ve kıyâmı kesintisiz bir huşû hâlinde yaşayan kimseyi ifâde eder.

Efendimiz (s.a.v.), Vitr salâtını gece teheccüd vaktinde kılar ve kıyâmda Kunût duâlarını okurdu. Burada bahsedilen kimseler de O'nun (s.a.v.) yolunu tâkip edenlerdir.

"Vitr", tek demektir. Vitr salâtı tek rek'at (yatsının on üçüncü rekâtı) olduğu için bu ismi almıştır; ancak bâtınî ma'nâsı daha derindir. "Vitriyyet", kulun kendi varlığının Hakk'ın tek varlığından ibâret olduğunu idrâk etmesidir. Bu idrâke sâhip olan, gece kıyâmında yalnızca bedeniyle değil bütün varlığıyla Vâhid'in huzûrunda durur. Terzi Baba bu husûsu şöyle açıklar (Salât, s. 60):


Bir hadîs-i şerîfte "İnnallâhe vitrun yuhibbul vitra" (Şüphesiz Allâh tektir, teki sever) buyrulmuştur (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6410; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2677).

Neden acaba "ALLÂH Vâhid'dir, Ahad'dır" denmemiş. Bunlar da "bir" demektir. Demek ki "vitr" kelimesi ile daha değişik bir ifâde kullanılmak istenmiştir.

Daha evvelce namaz tekbirlerinde bahsedildiği gibi "vitr tekbir"i "bir tek"tir.

Kim ki, kendi varlığının hakîkatini idrâk etmiştir, işte o gerçek vitr namazını kılabiliyor demektir.

Kendi birimsel varlığının hakîkatini idrâk etmek "Vitriyyet", bütün âlemdeki tek varlığın hakîkatini idrâk etmek ise "Ferdiyyet"tir.

"Ferd-i vâhid" (tek ferd), bütün bu âlemi tek bir ferd şeklinde müşâhede etmektir.