İnnâ enzelnâ ileyke-lkitâbe bilhakki fa'budi(A)llâhe muḣlisan lehu-ddîn(e)
(Ey Muhammed!) Şüphesiz biz o Kitab'ı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah'a has kılarak O'na kulluk et.
Emin ol, biz sana kitabı hakkıyla indirdik. Onun için dini yalnız kendisine halis kılarak Allah'a ibadet ve kulluk et.
Zümer Suresi 2. ayet, Kur'an'ın ilahi menşeini ve tevhid inancının temelini vurgular. Ayet, Kitab'ın hakikatle indirilmesini ve ibadetin yalnızca Allah'a, dini O'na halis kılarak yapılmasının gerekliliğini dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nüzûl (نزول), yüksek bir yerden aşağıya inmek demektir. Kur'an bağlamında ise Allah'ın kelamının semadan yeryüzüne, peygamberin kalbine indirilmesini ifade eder. Bu ayette 'enzelnâ' (indirdik) fiili, Kur'an'ın ilahi menşeini ve Allah tarafından gönderildiğini kesin bir dille belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'nüzul' kavramının Kur'an'da Allah ile insan arasındaki iletişimin temelini oluşturduğunu belirtir. Kitab'ın 'indirilmesi', onun beşeri bir ürün olmadığını, aksine aşkın bir kaynaktan geldiğini ve bu nedenle mutlak hakikati temsil ettiğini vurgular. Ayetteki 'enzelnâ' bu ilahi otoriteyi pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kitap (الكتاب), burada Allah'ın peygamberine vahyettiği, okunup yazılan ve hükümler içeren ilahi kelamdır. Mecazi olarak 'yazılı olan' anlamından öte, Allah'ın insanlara gönderdiği rehberliği ifade eder. Bu ayette 'el-Kitâb', özel olarak Kur'an'ı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kitâb (كتاب), 'yazmak' (kitâbet) kökünden gelir. Ancak Kur'an'da kullanıldığında, sadece yazılı bir metin olmaktan öte, Allah'ın hükümlerini, emirlerini ve yasaklarını içeren, insanlığa yol gösteren ilahi bir rehberdir. Zümer 2'deki kullanımı, Kur'an'ın bu mübarek ve rehberlik edici niteliğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Kitap' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak genellikle 'Allah'ın vahyettiği ilahi metin' anlamını taşıdığını belirtir. Bu ayette 'el-Kitâb', Hz. Muhammed'e indirilen son ilahi kitabı, yani Kur'an'ı ifade eder ve onun hakikatle dolu olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hak (الحق), batılın zıddıdır. Allah'ın Kitab'ı 'bil-hakk' (hak ile) indirmesi, onun doğru, gerçek ve şüphe götürmez bir mesaj olduğunu ifade eder. Bu, Kitab'ın içeriğinin ve kaynağının mutlak hakikat olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak (حق), bir şeyin sabit ve doğru olmasıdır. 'Bil-hakk' ifadesi, Kitab'ın hem içeriğinin doğru ve gerçek olduğunu hem de Allah tarafından adalet ve hikmetle indirildiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın ilahi doğruluğunu ve değişmezliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'hak' kavramının Kur'an'da 'gerçeklik', 'doğruluk', 'adalet' ve 'Allah'ın kendisi' gibi geniş anlamlar taşıdığını belirtir. 'Bil-hakk' ifadesi, Kitab'ın sadece doğru bilgiler içermekle kalmayıp, aynı zamanda varoluşun temel hakikatlerini ve ilahi adaleti yansıttığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Abd (عبد) kelimesi, 'boyun eğmek', 'itaat etmek' ve 'hizmet etmek' anlamlarına gelir. 'Fa'bud' (kulluk et) emri, Allah'ın birliğine inanmanın doğal bir sonucu olarak O'na tam bir teslimiyetle ibadet etmeyi ve emirlerine uymayı gerektirir. Bu, sadece namaz gibi ritüelleri değil, tüm hayatı kapsayan bir kulluk anlayışını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İbadet (عبادة), en üst düzeyde boyun eğme ve tevazu göstermektir. 'Fa'bud' emri, Allah'a karşı duyulan derin saygı ve teslimiyetin bir ifadesidir. Bu ayette, Kitab'ın hakikatle indirilmesinin ardından gelen bu emir, imanın pratik bir tezahürü olarak yalnızca Allah'a yönelmenin önemini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'ibadet' kavramının Kur'an'da sadece ritüelistik eylemleri değil, aynı zamanda Allah'ın iradesine tam bir teslimiyeti ve O'nun koyduğu sınırlara uymayı ifade ettiğini belirtir. 'Fa'bud' emri, insanın varoluşsal amacının Allah'a kulluk etmek olduğunu ve bu kulluğun samimiyetle yapılması gerektiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İhlâs (إخلاص), bir şeyi saf ve katışıksız hale getirmektir. 'Muhlisân' (halis kılarak) kelimesi, ibadetin ve dinin yalnızca Allah rızası için, hiçbir şirk ve riya karıştırmadan yapılması gerektiğini ifade eder. Bu, tevhidin özünü oluşturan bir kavramdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İhlâs, kalbi Allah'tan başkasından arındırmak ve amelleri sadece O'nun için yapmaktır. 'Muhlisân' ifadesi, kulun tüm ibadet ve dini yaşantısında samimiyeti ve tek gayenin Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak olduğunu vurgular. Bu, ibadetin kabul şartlarından biridir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'ihlâs' kavramının Kur'an'da 'saf niyet' ve 'samimiyet' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Muhlisân' ifadesi, Allah'a yapılan kulluğun dış görünüşten ziyade içsel bir saflık ve adanmışlık gerektirdiğini gösterir. Bu, tevhidin pratik hayattaki yansımasıdır.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Dîn (الدين), hem 'itaat' ve 'boyun eğme' hem de 'hesap ve ceza' anlamlarını içerir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın koyduğu şeriatı, yaşam biçimini ve inanç sistemini ifade eder. Bu ayette 'ed-Dîn', Allah'a halis kılınması gereken, O'nun belirlediği tüm ibadet ve yaşam kurallarını kapsayan bir kavramdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dîn (دين), 'itaat', 'adet', 'şeriat' ve 'hesap' gibi anlamlara gelir. 'Dini Allah'a halis kılmak', tüm yaşam tarzını, inançları ve ibadetleri sadece Allah'ın rızasına uygun hale getirmek demektir. Bu, tevhidin en kapsamlı ifadesidir ve Allah'tan başkasına kulluk etmemeyi içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'dîn' kavramının Kur'an'da 'Allah'a teslimiyet', 'Allah'ın kanunu' ve 'hesap günü' gibi temel anlamlar taşıdığını belirtir. Zümer 2'deki 'ed-Dîn', sadece bir inanç sistemini değil, aynı zamanda bu inancın gerektirdiği tüm yaşam pratiğini ve Allah'a olan mutlak bağlılığı ifade eder.
Zümer Sûresi
Kur'ân-ı Kerîm'de "Kul" ifâdesi (332) yerde geçmektedir. (33) İseviyyet ve fenâ'fillâh mertebesini ifâde eder. Bu mertebede kişinin kendine âit beşerî bir kimliği kalmaz, O'ndan işleyen de söyleyen de Hakk'tır. Nitekim, Necm Sûresi 53/3-4'te buyrulur: "Ve mâ yentiku 'ani'l hevâ, in huve illâ vahyun yûhâ" (O, hevâdan konuşmaz; o ancak vahyolunan bir vahiydir). Yine de zâhiren bir "söyleten" bir de "söyleyen" mertebe (Ulûhiyyet ve Risâlet) vardır ki Tek'in iki şeklinde (iki mertebeden) görünmesidir; işte bu iki mertebe (332)'nin sonundaki (2) ile temsîl edilmektedir.
"Yâ ıbâdi" (Ey Benim kullarım): "Ibâdi", "Benim kullarım" demektir. Kulluk umûmî ve husûsî olmak üzere iki türlüdür. Umûmî ma'nâda bütün mahlûkât istisnâsız olarak Allâh'ın kuludur. Ancak bir de Allâh'ın husûsî, Zâtî tecellîye mazhar olmuş kulları vardır.
"Ellezine âmenû" (Onlar îmân ederler): Burada Allâh'ın umûmî kulları arasından O'na îmân etmiş olanlardan söz ediliyor. (Îmân mertebeleri hakkında geniş îzahlar Mu'minûn Sûresi kitâbımızda (s. 9-11) yapılmıştır.)
"Ittekû rabbekum" (Rabbinizden sakının): Dikkat edilirse "Ben'den sakının" denmiyor, "Rabbinizden sakının" deniyor. "Rabb" kelimesinin farklı ma'nâları altıncı âyetin yorumunda verilmişti. Burada bahsedilen, Rabb-i Hâss'lardır.
Takvânın farklı mertebelerde farklı îzâhları vardır. Ef'âl mertebesinde, haramlardan ve şüphelilerden sakınmaktır. Esmâ mertebesinde, muhabbetin azalmasından sakınmaktır. Sıfât mertebesinde, varlıkta Hakk'ın vücûdundan ayrı bir vücûd isbâtından sakınmaktır. Zât mertebesinde, Ulûhiyyet ve Abdiyyet arasındaki farkı muhâfaza edememekten ve bunları birbirine karıştırmaktan sakınmaktır.
"Lillezîne ahsenû" (O iyilik yapanlar için...): "Ahsenû" kelimesi "ihsân" kelimesi ile aynı kökten gelir. İhsân, meşhûr Cibrîl hadîsinde belirtildiği gibi, "Allâh'ı görüyormuşçasına O'na kulluk etmendir." Dolayısıyla buradaki "iyilik yapanlar", sıradan bir hayırseverlikle değil, ihsân şuûruyla amel edenlerdir.
"İhsân" kelimesinin harflerinin toplam ebced sayı değeri (120)'dir (elif: 1, hâ: 8, sîn: 60, elif: 1, nûn: 50). Sondaki sıfırı kaldırırsak geriye (12) kalır ki, Hakîkat-i Muhammediyye mertebesidir. Bir yönüyle bu mertebenin "rahmeten lil âlemîn" oluşunun işâretidir.
Kul ihsâna niyetlendiğinde, Cenâb-ı Hakk'ın "Muhsin" esmâsı onda tecellî eder; zîrâ fâil-i hakîkî O'dur. Kulun ihsânı, Muhsin isminin o kuldaki zuhûrundan ibârettir.
"Fî hâzihid dunyâ haseneh" (... bu dünyâda bir iyilik vardır): İhsân ehlinin mükâfâtı yalnızca âhirette değilldir; dünyâda da bir haseneleri vardır. Nahl Sûresi 16/97'de buyrulur: "Men amile sâlihan min zekerin ev ünsâ ve huve mü'minun fe le nuhyiyennehu hayâten tayyibeh" (Kim mü'min olarak sâlih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayât ile yaşatırız). Bu "hayât-ı tayyibe", maddî ve ma'nevî huzûr ve genişliktir.
Rahmân Sûresi 55/60 bu hakîkati pekiştirir: "Hel cezâul ihsâni illel ihsân" (İhsânın cezâsı ihsân değil midir?). "Cezâ" karşılık demektir. İyiliğin cezâsı ödül ve mükâfât, kötülüğün cezâsı ise yaptırımdır. Allâh'ı görüyormuşçasına kulluk eden, dünyâda da âhirette de Allâh'ın ihsânına mazhar olur.
"Ve ardullâhi vâsiah" (Allâh'ın arzı geniştir): Müfessirlere göre bu ifâde, Mekkeli müşriklerin baskısı altındaki mü'minlerin Habeşistan'a ve daha sonra Medîne'ye hicretleri bağlamında nâzil olmuştur.
"Allâh'ın arzı geniştir" demek zâhiren, "baskılar sebebiyle dinini yaşayamadığın zaman bulunduğun mekândan daha uygun bir mekâna hicret et" demektir.
Bâtınen ise "arz" kişinin nefsânî varlığıdır. Bu arzın geniş olması, gönül âleminin faaliyete geçmesiyle hâsıl olan ma'nevî genişliktir. Nasıl ki zâhirde mü'min baskı altındaki mekândan hicret ederse, bâtında da kul nefsî ve izâfî benliğinden ilâhî benliğe hicret eder. Bu ulaşılan ma'nevî arz, Hakk'ın Vâsi' isminin mazharıdır. Kul ne kadar yürürse yürüsün, Hakk'ın arzında bir sınıra ulaşamaz; çünkü Hakk'ın kendisi sınırsızdır.
"Beni yerim ve göğüm sığdıramadı, mü'min kulumun kalbi sığdırdı" kudsî hadîsi (Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Cilt III, s. 12) bu hakîkati ifâde eder: Yer ve göğün sığdıramadığını kalbin sığdırması, o kalbin Vâsi' isminin mazharı olmasındandır. (Bu hadîsin senedi hakkında muhaddisler ihtilâf etmiş olup, ehl-i tasavvuf nezdinde ma'nâ cihetiyle kabul görmüştür.) Ancak kişi gönül âlemini faaliyete geçiremeyip nefs-i emmârenin hapishanesinde mahpus kaldıkça, bu genişlikten mahrûm olur, cismânî varlığının ve madde âleminin darlığında sıkışık bir hâlde yaşamını sürdürür.
Yûnus (a.s.), altıncı âyetin yorumunda ele alındığı üzere, üç karanlığın içinden Hakk'a ilticâ ettiğinde nefs-i emmârenin darlığından Hakk'a sığındı. Cenâb-ı Hakk onun duâsını kabûl etti. Yûnus (a.s.)'ın balığın karnından çıkarılması, zâhirde bir kurtuluştur; bâtında ise Hakk'ın Vâsi' ismine hicretin tamamlanmasıdır.
"İnnemâ yuveffas sâbirûne ecrahum bi gayri hısâb" (Ancak sabredenlere, mükâfâtları hesapsız olarak verilecektir): "Sabr", "hapsetmek, alıkoymak, bağlamak" ma'nâsındaki "s-b-r" kökünden gelir. Nefsini dizginleyerek hudûd-u ilâhîyyeye (Hakk'ın koymuş olduğu sınırlara ve şerîata) uygun yaşamak, ardından nefsânî benliğini terk edip Hakk'a hicret etmek insânın nefsine zor ve ağır gelir. Kim bu zorluklara gereken sabreder ve cüz'î irâdesinden vazgeçip Hakk'ın hükmüne teslîm olursa, sınırlı olan Rabb-i Hâss dâiresinden çıkarak Rabbu'l-erbâb olan Allâh isminin ihâtâsına ve sınırsızlığına ulaşır.
Bu husûsta Hakk Teâlâ, musîbete sabredenler hakkında buyurur: "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Muhakkak ki biz Allâh'tanız ve O'na döndürüleceğiz) diyenler için "Ulâike aleyhim salavâtun min Rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn" (İşte Rablerinden salavât ve rahmet onların üzerinedir ve onlar hidâyete erenlerdir) (Bakara 2/156-157).
Sabredenlere va'd edilen mükâfât, Rablerinden salavât ve rahmettir. "Salavât" kelimesinin Hakk'a nisbet edilmesi dikkat çekicidir; zîrâ kulun salâtı Hakk'a yönelme ise Hakk'ın salâtı kula yönelmedir. Hakk'ın kula yönelmesi ise Zâtî tecellîden başka bir şey değildir.
Kulun kendi çalışmasıyla elde ettiği ecir, ya'nî kesb, sınırlıdır; çünkü cüz'î irâdenin kapasitesiyle sınırlanmıştır. "Bi gayri hısâb" (hesapsız) ifâdesi ise kesbin ötesine, Hakk'ın lütuf ve hîbesi olan vehb mertebesine işâret eder. Lütfun hesapsız olması, sayıların ve ölçülerin hükümsüz olduğu vahdet mertebesine ulaşılmasıdır; bu mertebede Hakk kulunu kendi varlığı ile, ya'nî vuslat ve ru'yet ile ödüllendirir.
Bu hesapsız lütuf, savm ibâdetinin sırrıyla da örtüşür. Kudsî hadîste buyurulur: "Oruç benim içindir, onun mükâfâtını bizzât Ben veririm" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1904; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1151). Oruçta kul yemekten, içmekten ve şehvetten imsâk eder; sabırda ise mâsivânın tamâmından imsâk eder. Oruçlunun mükâfâtı nasıl Hakk'ın bizzât kendisi ise, mâsivâdan imsâk eden sabır ehlinin mükâfâtı da bizzât O'dur.
Âyet 11
قُلْ اِنّٖٓي اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدّٖينَ
(39-11) Kul innî umirtu en a'budallâhe muhlisan lehu'd-dîn.
(39-11) De ki: "Şüphesiz bana, dîni yalnız Allâh'a has kılarak O'na kulluk etmem emredildi."
Bu âyet-i kerîme de Zâtî'dir. Hitâp Risâlet mertebesinedir. Kulluğun nasıl olması gerektiği îzâh edilmektedir.
"A'budallâhe" (Allâh'a kulluk etmem): Burada emrin "Rabb" değil "Allâh" ism-i şerîfiyle gelmesi dikkat çekicidir. Yedinci ve sekizinci âyetlerde dönüşün ve yönelişin "Rabb" ismiyle gelmesi, her kulun kendi husûsî esmâsına nisbet edildiğini gösteriyordu. Burada ise emrin "Allâh" ismiyle gelmesi, kulluğun husûsî bir isimle sınırlı kalmayıp bütün esmâ ve sıfâtı câmi' olan Zât'a yönelmesi gerektiğini bildirir.
"Muhlisan lehu'd-dîn" (dîni O'na hâlis kılarak): İkinci âyetin yorumunda tafsilâtıyla ele alındığı üzere ihlâs, zâhirde riyâdan uzak durmak; bâtında ise izâfî varlığını ortadan kaldırıp Hakk'ta fânî ve O'nunla bâkî olmaktır. "Allâh" ismiyle gelen ihlâs emri, bu fenâ ve bakânın herhangi bir isme veya sıfâta değil, Zât'ın kendisine nisbetle gerçekleşmesini gerektirir.
Âyet 12
وَاُمِرْتُ لِاَنْ اَكُونَ اَوَّلَ الْمُسْلِمٖينَ
(39-12) Ve umirtu li en ekûne evvelel muslimîn.
(39-12) "Ve O'na teslîm olanların ilki olmam emredildi."
Bu âyet-i kerîme, bir önceki Zâtî âyetin devâmı olup, Risâlet mertebesine verilen ikinci emri bildirmektedir.
"Müslimîn" (teslîm olanlar, müslümânlar): "Teslîm olmak" ya da "İslâm olmak" iki türlüdür:
Birincisi, "Kevnî İslâm"dır. Buna göre, tüm mevcûdât müslümândır, çünkü Kevnî İslâm emr-i tekvînînin gereğidir; tüm mevcûdât vücûdunu Hakk'a borçludur ve Sünnetullâh'a boyun eğmiştir. Bu teslîmiyyet irâdî değil, varlığın tabîatından kaynaklanan bir zorunluluktur. Âl-i İmrân Sûresi 3/83 âyeti bu hakîkate işâret eder:"Ve lehû esleme men fis semâvâti vel ardı tav'an ve kerhen" (Göklerde ve yerde her ne varsa, ister istemez O'na teslîm olmuştur).
İkincisi, "İrâdî İslâm"dır. Bu, kulun bilinçli bir tercihle kendi cüz'î irâdesinden vazgeçerek Hakk'ın küllî irâdesine teslîm olmasıdır. Burada söz konusu olan, dışarıdan dayatılan bir zorunluluk değil, içeriden gelen bir rızâ ve gönüllü itâattir.
"Evvel" (ilki): Bu kelime üç boyutta okunabilir:
Birinci boyut zamânîdir. Hz. Peygamber (s.a.v.) zâhiren son peygamber ("hâtemen nebiyyîn", Ahzâb 33/40) olduğuna göre, buradaki "evvel"i sırf kronolojik almak mümkün değildir. Nitekim kendisinden asırlar önce gelen Hz. İbrâhîm (a.s.) dahî "hanîf bir müslümân" (Âl-i İmrân 3/67) olarak vasıflandırılmıştır. Hz. Âdem'den Efendimiz'e kadar bütün peygamberlerin getirdiği tek bir dîndir: "İnned dîne indallâhil İslâm" (Allâh katında dîn, İslâm'dır) (Âl-i İmrân 3/19). Öyleyse "evvel" ifâdesiyle kastedilen ma'nâ zamân boyutunun ötesinde aranmalıdır.
İkinci boyut vücûdîdir (varoluşsaldır). Allâh'ın Zât'ından ilk taayünü, Ahadiyyet'ten Vâhidiyyet'e, ya'nî Hakîkat-i Muhammediyye mertebesine olmuştur; âlemde zuhûra gelen her mevcûdun kaynağı burasıdır. Tüm peygamberler bu Muhammedî hakîkatin muhtelif mertebelerdeki zuhûr mahalleridirler. Bu cihetle O (s.a.v.), zuhûr olarak en son, (ilmî) vücûd olarak en evveldir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Âdem henüz rûh ile ceset arasındayken ben peygamberdim" (Tirmizî, Sünen, hadîs no. 3609). (Bâzı rivâyetlerde bu lafız "su ile çamur arasındayken" şeklinde de nakledilmiştir.) Yine buyrulur: "Allâh'ın ilk halk ettiği benim nûrumdur" (Bu hadîsin senedi tartışmalı olmakla birlikte ehl-i tasavvuf ma'nâ cihetiyle kabul etmiştir).
Üçüncü boyut mertebeye dâirdir. "Evvel" burada "en kemâl üzere olan" demektir. Nasıl ki bir sanatta en ileri olan kimseye "bu işin evveli (öncüsü)" denirse, teslîmiyyetin en tamâmına eren de "evvelel müslimîn"dir. Nitekim "Ve inneke le'alâ hulukin azîm" (Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin) (Kalem 68/4) buyrularak O'nun ilâhî esmânın en kemâlli tahakkukunda olduğu tescîl edilmiştir.
Özetle: Hakîkat-i Muhammediyye menşe' itibâriyle ilk, mertebe itibâriyle en kâmildir. "Evvelel müslimîn" ifâdesi bu iki sırrı birden taşır. (Mertebelere dâir geniş îzâhât için Terzi Baba'nın İrfân Mektebi kitabına bakılabilir.)
Âyet 13
قُلْ اِنّٖٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّٖي عَذَابَ يَوْمٍ عَظٖيمٍ
(39-13) Kul innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm.
(39-13) De ki: "Eğer Rabbime isyân edersem, şüphesiz büyük bir günün azâbından korkarım."
Önceki âyetlerde başlayan Zâtî hitâp bu âyette de devâm etmektedir. Daha evvel Risâlet mertebesine ihlâs ile kulluk ve teslîmiyet emredilmişti; şimdi Risâlet mertebesinin dilinden bu emirden yüz çevirmenin sonucu beyân edilmektedir.
"İnni ehâfu" (Muhakkak korkarım): Efendimiz (s.a.v.) ismet sıfâtıyla sıfâtlanmış olup Hakk'ın koruması altındadır. Nitekim "Evliyâullâhi lâ havfun aleyhim" (Allâh'ın evliyâsına korku yoktur) (Yûnus 10/62) buyrulmuştur; velîlerin sultânı için de bu hüküm geçerlidir. O hâlde bu korku ifâdesi, Efendimiz'in kendi makâmından ümmetinin makâmına tenezzülüdür; zîrâ irşâd, muhâtabın hâline inmekle tahakkuk eder.
"Havf" (korku), beşerî benlikten kaynaklanan bir duygu olup şerîat ve tarîkat mertebelerine mahsûstur. Şerîatta kaynağı cehennem azâbı ve dünyevî belâlardır; kulu şerîat ahkâmına riâyete sevk ettiği için terbiye edicidir. Tarîkatte ise havfın kaynağı azaptan edeb ve hayâya dönüşür; kul Rabbin huzûrunda mahcûb düşmekten çekinir, korkunun yerini derin bir saygı ve muhabbet almaya başlar. Hakîkat ve mârifet mertebelerinde ise korku duyacak bir "ben" kalmadığından havfın yerini haşyet alır. Haşyet, tanıdıkça artan hürmet ve ta'zîmdir: "İnnemâ yahşallâhe min ibâdihil ulemâ" (Allâh'tan ancak âlimler haşyet duyar) (Fâtır 35/28). Buradaki "ulemâ", Hakk'ı mârifet ile tanıyarak O'nun celâl ve azametini yakînen bilen âriflerdir.
"Asaytu rabbî" (Rabbine isyân etmek): On birinci âyette açıklandığı üzere "Allâh" Zât'ı, "Rabb" ise terbiye ve tedbîr mertebesini ifâde eder. Burada isyânın "Rabb" ismiyle anılması, isyânın kulun terbiye dâiresinden yüz çevirmesi olduğunu gösterir. Zâhiren şerîat hükümlerinden yüz çevirmek, emir ve nehiyleri ihlâl etmektir. Bâtınen ise kişinin kendisine emânet olarak verilen ilâhî esmâ ve sıfâtları nefsânî yönden kullanması, ya'nî emânete hıyânet etmesidir.
"Azâb" (Azap): Kelimenin kökü "a-z-b" olup "tatlı suyun çekilmesi, tatlılıktan mahrûm kalma" demektir. Zâhiren, dünyevî ve uhrevî cezâ olarak anlaşılır. Bâtınen ise, Cemâlullâh'ı müşâhededen mahrûm kalmaktır; tıpkı tatlı su çekilince geride kurumuş bir vâdî kaldığı gibi, Cemâl tecellîsi çekilince geride perdelenme ve ayrılık ateşi kalır. Hakk Teâlâ buyurmuştur: "Kellâ innehum an Rabbihim yevmeizin le mahcûbûn" (Hayır! Onlar o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır) (Mutaffifîn 83/15).
"Yevmin azîm" (Azîm bir gün): Zâhiren mahşer günüdür: Hakîkatlerin zâhir olduğu, sırların ortaya döküldüğü gün; "Yevme tübles serâir" (Târık 86/9). Ancak bu gün yalnızca gelecekte beklenen bir vâkıa değildir. Enfüsî yönden her kulun ölüm ânı onun mahşeridir; bir rivâyette "Kim ölürse onun kıyâmeti kopmuştur" denmiştir. İrfân ehlinin nazarında ise her an "yevmin azîm"dir; zîrâ onlar, her nefeste Hakk'ın huzûrunda olduklarının şuûrundadırlar.
"Azîm" aynı zamanda Hakk'ın bir ismidir. "Yevmin azîm", Azîm olanın perdesiz tecellî ettiği gündür.
Âyet 14
قُلِ اللّٰهَ اَعْبُدُ مُخْلِصاً لَهُ دٖينٖي
(39-14) Kulillâhe a'budu muhlisan lehu dînî.
(39-14) De ki: "Ben, dînimi O'na has kılarak yalnızca Allâh'a kulluk ederim."
On birinci âyette başlayan Zâtî hitâp bu âyette de devâm etmektedir.
Bu âyet, on birinci âyetle temelde aynı muhtevâyı taşımakla birlikte arada önemli bir fark vardır. Orada emrin bildirilmesi, burada ise o emrin fiilen yerine getirildiğinin îlânı söz konusudur. Bunun seyr ü sülûktaki karşılığı, bilmekten yaşamaya, ilm'el-yakîn'den ayn'el-yakîn'e geçmektir.
"Muhlisan lehu dînî" (Dînimi O'na has kılarak): Bu ifâdenin zâhir ve bâtın yorumları ikinci âyetin yorumunda verilmiştir.
"Allâhe a'budu" (Allâh'a kulluk ederim): On birinci âyette olduğu gibi burada da kulluk edilen, "Rabb" değil "Allâh" ismiyle ifâde edilmiştir. "Allâh" ismi, bütün esmâ-i ilâhiyyeyi kendinde toplayan "İsm-i Câmi'"dir. Ehlullâh için kulluk, Allâh'ın tek tek isimlerine değil, bütün isimlerini ve tecellîlerini kuşatan Zât'ınadır. Bu sebeple, "Allâhe a'budu" demek, "Ben varlıkta tecellî eden bütün fiillerin, isimlerin ve sıfâtların ardındaki tek olan Zât'a yönelir, O'nu müşâhede ederim" demektir.
Bu hakîkati, Hz. Yûsuf (a.s.) kesret ile vahdet arasındaki mukayeseyle dile getirmiştir: "Yâ sâhibeyis sicni e erbâbun muteferrikûne hayrun emillâhul vâhıdul kahhâr" (Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr olan Allâh mı?) (Yûsuf 12/39). "Erbâb-ı muteferrika" esmâ ve sıfâtların dağınık tecellîlerine takılıp kalmayı ifâde eder: Rızka baktığında yalnızca Rezzâk'ı, şifâya baktığında yalnızca Şâfî'yi, belâya baktığında yalnızca Kahhâr'ı gören kimse, her tecellîde ayrı bir rabbe tâbî olmuş gibidir. "Allâhul Vâhıdul Kahhâr" ise bütün bu tecellîlerin ardındaki tek Zât'ı tanımaktır.
"Abduhû" olmak zâhiren, Allâh'ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır; bu, kişinin beşeriyyeti yönüyle yaptığı kulluktur. Bâtında ise, Hu'nun abdı olmak, ya'nî belirli bir ismin veya sıfâtın değil, doğrudan Zât'ın kulu ya'nî zuhûr mahalli olmaktır.
"Abd" (عبد) kelimesinin ebced değeri (76)'dır (ayn: 70, bâ: 2, dâl: 4). Rakamları toplarsak (7 + 6 = 13) eder ki bu, İnsân-ı Kâmil mertebesinin remzidir; hakîkî kulluğun ancak bu makâmda tahakkuk edeceğine işârettir.
Âyet 15
فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهٖؕ قُلْ اِنَّ الْخَاسِرٖينَ الَّذٖينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْلٖيهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِؕ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبٖينُ
(39-15) Fa'budû mâ şi'tum min dûnih, kul innel hâsirînellezîne hasirû enfusehum ve ehlîhim yevmel kıyâmeh, elâ zâlike huvel husrânul mubîn.
(39-15) "Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!" De ki: "Asıl hüsrâna uğrayanlar, kıyâmet gününde kendilerini ve âilelerini hüsrâna uğratanlardır. İyi bilin ki, bu apaçık hüsrânın ta kendisidir."
Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.
On dördüncü âyet, ihlâs ile kulluğun fiilen îlânıydı. On beşinci âyet ise bu kulluğu terk edenlerin âkıbetini beyân etmektedir.
"Fa'budû mâ şi'tum min dûnih" (Siz de O'ndan başka dilediğinize kulluk edin!): Zâhir tefsîr geleneğinde bu ifâde, "emr-i tehdîdî" olarak nitelendirilir: "İstediğinizi yapın, ama sonucuna katlanın" demektir. Nitekim âyetin devâmında gelen "hüsrân" uyarısı bunu te'yîd eder. Hakk, kimseyi kulluk etmeye zorlamaz; irâdeyi serbest bırakır, fakat netîcelerini bildirir.
Bâtınî yönden ise bu ifâde, bir hakîkati keşfe dâvettir: Üçüncü âyetin yorumunda îzâh edildiği gibi: Allâh'tan başka mutlak bir varlık yoktur, dolayısıyla kulluk edilecek bir ma'bûd da yoktur. Ehl-i şirk, hayâl ve vehim ile îcâd ettikleri birtakım ilâhlara yine hayâlen kulluk etmektedir.
"Kul innel hâsirînellezîne" (De ki: Asıl hüsrâna uğrayanlar): "Hüsrân", "sermâyeyi kaybetmek, zarar etmek" ma'nâsındaki "h-s-r" kökünden gelir. "Husr" mutlak zararı, "hüsrân" ise büyük ve telâfîsi güç zararı ifâde eder. İnsânın en büyük sermâyesi ömrüdür; kim bu sermâyeyi Hakk'ı tanımak ve O'na kulluk etmek yerine nefsânî arzulara harcarsa, hakîkî iflâsa uğramış olur. Asr Sûresi 103/1-3, bu hüsrânın, îmân ve sâlih amel ehli olup hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışında herkesi kapsadığını îlân eder.
"Hasirû enfusehum" (Nefslerini hüsrâna uğrattılar): Zâhirde bu, kendi kendine zarara uğratmak demektir. Bâtında ise nefsi hüsrâna uğratmak, onun hakîkî potansiyelini kullanmamaktır. Her nefsin içinde Hakk'ı tanıyacak bir isti'dâd mevcuttur. Bu isti'dâdı kâbiliyete çevirmeden (fiiliyâta dönüştürmeden) ömrü tüketmek, toprağın altındaki hazîneyi bilmeden o toprağı az bir paraya satmaya benzer.
"Ve ehlîhim" (Ve âilelerini (de hüsrâna uğrattılar)): Zâhirde kişi, kendi dalâletiyle çevresindekilere de kötü örnek olur onları da dalâlete sürükler; anne-baba, evlât, eş; hepsi bu kaybın ortağı olur. Bâtında ise "ehl", kişinin iç âlemindeki kuvveleridir: akıl, irâde, hâfıza gibi. Daha önce sekizinci âyetin yorumunda bu kuvvelerin birer "nidd" hâline gelebileceğini ifâde etmiştik. Burada aynı hakîkatin diğer yüzü karşımıza çıkar: O kuvveleri nefs-i emmâreye teslîm eden kimse, kendi iç âilesini de hüsrâna uğratmış olur.
"Elâ zâlike huvel husrânul mubîn": (İyi bilin ki, bu apaçık hüsrânın ta kendisidir): "Elâ" edâtı Kur'ân'da tenbîh için kullanılır; muhâtabı uyanmaya çağırır. "Huve" zamîri, hükmü sınırlar: "Asıl hüsrân başka bir şey değil, tam olarak budur" anlamındadır. Dünyâda insânlar pek çok şeyi kayıp sayar: mal, makâm, sağlık. Âyet, bunların hiçbirinin gerçek hüsrân olmadığını, asıl kaybın nefsin ve ehlin kaybı olduğunu kesin bir dille beyân eder.
"Mubîn", "b-y-n" kökünden gelir ve hem "apaçık olan" hem de "açığa çıkaran" ma'nâsı taşır. Kıyâmet günü her şey meydana çıkacak ve kişi neyi kaybettiğini bütün çıplaklığıyla görecektir. Ancak daha acı olanı, bu kayıp dünyâda iken de aslında apaçıktır; basîret sahipleri görür ki Hakk'tan uzak geçen her an telâfîsiz bir isrâftır. Dünyevî kayıplar telâfî edilebilir; mal kaybedilse tekrâr kazanılır, makâm gitse tekrâr elde edilir. Fakat Hakk'ı tanımadan geçen ömür geri dönmez. Bu kaybın hem telâfîsiz hem de apaçık olması, onu "husrânul mubîn" kılan şeydir.
Âyet 16
لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌؕ ذٰلِكَ يُخَوِّفُ اللّٰهُ بِهٖ عِبَادَهُؕ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ
(39-16) Lehum min fevkıhim zulelun minen nâri ve min tahtihim zulel, zâlike yuhavvifullâhu bihî ıbâdeh, yâ ıbâdi fettekûn.
(39-16) Onların üstlerinde ateşten katmanlar (gölgelikler), altlarında da (ateşten) katmanlar vardır. İşte Allâh, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım! Öyleyse benden sakının!
Bu âyet-i kerîmenin ilk bölümündeki hitâp Rahmâniyyet mertebesinden; sondaki "yâ ıbâdi fettekûn" hitâbı ise Zât mertebesindendir.
On beşinci âyet, Hakk'a kulluktan yüz çevirenlerin karşılaşacağı apaçık hüsrânı beyân etmişti. On altıncı âyet ise bu hüsrânın somut tasvîrini, ateşten gölgeliklerin dehşetini gözler önüne sermektedir.
"Zulelun minen nâri" (Ateşten gölgeler vardır): "Zulel" kelimesi "zulla"nın çoğulu olup, "güneşin yakıcılığından koruyan gölgelik, tente, siper" ma'nâsına gelir. Oysa burada gölgeliğin kendisi ateştendir; koruyucu sandıkları şey, yakıcının tâ kendisi olmuştur. Onlar serinlik umarken nâr (ateş) bulmuşlardır.
Gölgeliğin ateşten olması, bu âlemdeki sahte sığınakların tabiâtını gösterir. Mal, makâm, şöhret, kişiye güven ve gölge veriyormuş gibi görünür ama Hakk'tan uzaklaştırdığı ölçüde her biri birer ateştir.
"Min fevkıhim" (Üstlerinden): Zâhiren cehennemin üst üste katmanlarla kuşatması, azâbın her yönden sarması anlamına gelir. Bâtınen ise üstteki ateş, kişinin aklının bâtıl inançlar, kibir ve cehâletle perdelenerek ilâhî hakîkatlere kapanmasıdır. Hakîkat güneşinden mahrûm kalanın üzerindeki örtü, onu serinletmek yerine yakacaktır.
"Min tahtihim zulel" (Altlarından (ateşten) gölgeler):
Alttaki ateşten gölge, nefsâni arzuların, şehvetin ve dünyevî tutkuların ateşiyle meşgul olmaktır. Nefsini âdetâ ilâh edinerek Hakk'ı unutmaktır. Ayağının altındaki zemin hakîkat değil hevâ olduğundan, bastığı her yer onu yakar.
Böylece kişi, üstünde cehâletin ve altında nefsânî arzuların ateşi arasına sıkışmıştır. Bu iki ateş birbirini de besler: Üstteki cehâlet, kişinin alttaki arzuları sorgulamasını engeller; alttaki arzular ise kişiyi cehâletten kurtulacak ilme yönelmekten alıkoyar. Çıkış, ikisine birden müdâhaleyi gerektirir: Üstteki cehâlet ateşi ilim ve irfân ile, alttaki şehvet ateşi zühd ve mücâhede ile söner.
"Zâlike yuhavvifullâhu bihî ıbâdeh" (İşte Allâh, kullarını bununla korkutur): Hakk'ın korkutması, cezâlandırmadan önceki merhamet kapısıdır; O kullarını cehennem ateşine karşı uyararak onları sakındırmak ister.
"Yâ ıbâdi fettekûn" (Ey kullarım! Öyleyse benden sakının!): Âyetin bu bölümünde hitâp şekli değişmiştir. İlk bölümde "ıbâdehû" (O'nun kulları) denirken, son bölümde "ıbâdî" (Benim kullarım) buyrulmuştur.
"Ibâdeh" umûmî kulları ifâde eder; bütün mahlûkât bu kulluğa dâhildir. "Ibâdî" ise husûsî, Zâtî tecellîye mazhar olmuş, seçkin kulları ifâde eder.
İlk bölümdeki "yuhavvifu" (korkutur) ile sondaki "fettekûn" (sakının) aynı ma'nâda değildir. "Havf" beşerî benlikten kaynaklanan bir korkudur ve on üçüncü âyetin yorumunda belirtildiği üzere şerîat ve tarîkat mertebelerine mahsûstur. "İttikâ" ise vikâye (korunma) kökünden gelir; Hakk'ın Zâtî kullarının kaybedecek bir benlikleri kalmadığından, onların ittikâsı cehennem korkusu değil, Hakk'tan bir an bile gâfil kalmaktan sakınmaktır.
Âriflerin nazarında Allâh'tan sakınmanın yolu, yine O'na ilticâ etmek ve kahrından lütfuna, celâlinden cemâline sığınmaktır. Efendimiz (s.a.v.) bu hakîkati şu duâsıyla îlân etmiştir: "Gazabından rızâna, cezâlandırmandan affına sığınırım. Senden Sana sığınırım! Sana gereği gibi senâ edemem; Sen Kendini övdüğün gibisin." (Müslim, Salât, 222; Ebû Dâvud, Salât, 340; Tirmizî, Deavât, 75).
("İttikâ"nın mertebelere göre ma'nâları ve "ıbâdî" hitâbının kimlere yönelik olduğu, onuncu âyetin yorumunda ele alınmıştı.)
Âyet 17
وَالَّذٖينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِ
(39-17) Vellezînectenebût tâğûte en ya'budûhâ ve enâbû ilallâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd.
(39-17) Tağut'a kulluk etmekten kaçınıp Allâh'a yönelenlere müjde vardır. O halde, kullarımı müjdele!
Bu âyet-i kerîmenin ilk bölümündeki hitâp Rahmâniyyet mertebesinden; sondaki "fe beşşir ıbâd" (kullarımı müjdele) hitâbı ise Zât mertebesindendir.
On altıncı âyet, ateşten sakınma emriyle bitmişti. On yedinci âyet ise bu sakınmayı fiilen gerçekleştiren, tâğûtu terk edip Allâh'a yönelen bahtiyar kulları müjdelemektedir.
Müfessirlere göre bu âyet-i kerîme, câhiliye devrinde putlara tapmaktan sakınan Zeyd b. Amr, Ebû Zer el-Gıfârî ve Selmân-ı Fârisî gibi hanîf kimseler hakkında nâzil olmuştur (Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl).
Zâhiren tâğût, Allâh'tan başka kendisine kulluk edilen her türlü varlık, sistem veya güçtür; şeytân, putlar, zâlim yöneticiler hep bu kapsamdadır. Enfüsî yönden ise tâğût, nefs-i emmâredir; benlik iddiâsıyla ilâhlık taslar ve kişiyi kendi hevâsının peşinde sürükler.
Bakara Sûresi 2/256'da buyrulur: "Fe men yekfur bit tâgûti ve yu'min billâhi fe kadistamseke bil urvetil vuskâ" (Kim tâğût'u inkâr edip Allâh'a îmân ederse, sağlam bir kulpa yapışmıştır). Kalp, bâtıl ma'bûdlardan boşalmadıkça Hakk'a yer açamaz.
"Tâğût" kelimesinin ebced değeri 1416'dır (tâ: 9, elif: 1, gayn: 1000, vâv: 6, te: 400). Rakamlarını toplarsak 1+4+1+6= 12 elde edilir ki, Hakîkat-i Muhammediyye'ye bağlı olduğunu gösterir. Zâten hiçbir varlığın o sistemin dışına çıkması da mümkün değildir. Hâdi olsun Mudill olsun tüm zıt isimler o potada cem' olmuştur. Tâğût, kendi inkârıyla Hakk'a delâlet eden bir tecellîdir; ondan kaçınmak emri ise emr-i teklîfîye âittir.
"Vellezînectenebût tâğûte" (Tağut'a kulluk etmekten kaçınanlar): "İctenebû" kelimesi, "yan" anlamına gelen "c-n-b" kökünden gelir. "İctinâb", bir şeyin yanına bile yaklaşmamak üzere terk etmektir. Bu, sâdece fiziksel bir uzaklaşma değil, kalben ve zihnen de arınmaktır.
"Enâbû ilallâh" (Allâh'a yönelenler): Zâhiren, Allâh'a samîmî bir yöneliş ve dönüşü ifâde eder. "Enâbû" kelimesi, sekizinci âyette geçen "munîben" ile aynı köktendir.
Tövbe ile inâbe arasındaki fark şudur: Tövbede kul, yaptığı bir hatâdan pişmân olur ve o hatâya dönmemeye söz verir. İnâbede ise kul, hatânın kaynağının bizzât kendi benlik iddiâsı olduğunu görür ve o iddiânın kendisinden döner. Birinde fiilden döner, diğerinde fiilin kaynağından döner. Bu yüzden âyet "tâbe ilallâh" (Allâh'a tövbe etti) değil "enâbe ilallâh" (Allâh'a yöneldi) der; buradaki dönüş, bir hatâyı terk etmek değil, yüzünü bütünüyle Hakk'a çevirmektir.
"Lehumul buşrâ" (Müjdeler olsun): "Buşrâ" kelimesi "b-ş-r" kökünden gelir. "Beşere" "cilt, yüzün derisi" demektir; müjde, sevincin yüzde belirmesine sebep olan haberdir.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu kök, hem "beşer" (insân) hem "mübeşşir" (müjdeci) hem de "büşrâ" (müjde) olarak geçer.
Allâh'a yönelenlere her mertebede farklı müjdeler vardır:
Şerîat ve tarîkat mertebelerinde müjde, cehennem ateşinden kurtulmak, cennet nîmetlerine kavuşmaktır: "Yübeşşiruhum rabbuhum bi rahmetin minhu ve rıdvânin ve cennâtin lehum fîhâ naîmun mukîm" (Rableri onları, katından bir rahmet, rızâ ve içinde dâimî nîmetler bulunan cennetlerle müjdeler) (Tevbe 9/21).
Hakîkat mertebesinde müjde, fenâ fillâh'a erip kesret perdesinin kalkmasıdır. Hz. Mûsâ'ya yöneltilen "len terânî" (Sen Beni göremezsin) (A'râf 7/143) hitâbı, bakışın henüz benlik kaydıyla kayıtlı olduğu mertebeyi işâret eder. Bu kayıt kalktığında, kul, "Îsâ" (Ayn (göz) ve Sîn (insân)) ya'nî "gören insân" mertebesine yükselir.
Mârifet mertebesinde müjde, bakâ billâh'a erip, her ân Hakk'la birlikte olmak, Allâh'ın halîfesi ve Zâtî zuhûr mahalli olmaktır.
Yûnus Sûresi 10/62-64'te şöyle buyrulur: "E lâ inne evliyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn. Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn. Lehümül büşrâ fil hayâtid dünyâ ve fil âhireh." (Dikkat edin! Allâh'ın velîleri için ne korku vardır ne de hüzün. Onlar îmân edip takvâ sâhibi olanlardır. Dünyâ hayâtında da âhirette de onlara müjde vardır.)
"Fe beşşir ıbâd" (O halde, kullarımı müjdele!): Âyetin akışında ince bir değişiklik dikkat çeker: Başta "onlara müjde vardır" denirken, sonda "kullarımı müjdele" buyrulmuştur. Ya'nî önce "onlar" diye bahsedilen kimseler, âyetin sonunda "kullarım" hitâbına mazhar olmuşlardır.
Bu geçiş tesâdüfî değildir. Tâğût'tan kaçınıp Allâh'a yönelenler, yolun başında henüz "onlar"dır, uzaktadırlar, yoldadırlar, arayıştadırlar. Fakat yolun sonunda, Hakk'a vâsıl olduklarında, Hakk onları " kullarım" diyerek kendine nisbet eder. Bu, uzaklıktan yakınlığa, yolculuktan vuslata erişmenin ifâdesidir.
Burada daha derin bir sır gizlidir. Aslında "kullarımı" demek için Arapça'da "ıbâdî" (عبادي) denmesi, ya'nî sonda "Benim" ma'nâsına gelen (ى) harfinin bulunması gerekirdi. Ancak bu âyette, yaygın kıraatlerde o harf ne yazılmış ne de okunmuştur. Geriye sâdece, o gizli âidiyete işâret eden "dâl" harfinin altındaki ince bir "esre" kalmıştır. Harf gitmiş ama izi kalmıştır. "Benim" lafzen yok, hükmen mevcuttur. Sanki Hakk Teâlâ "Benim" kelimesini gizleyerek kullarına öyle bir yakîn bahşetmiştir ki, vahdet gerçekleşmiş, artık arada "Ben" ve "sen" ayrımı kalmamıştır. Diğer yönden halkının arasında onları gizlediğinin ifâdesidir; nitekim kudsî hadîste buyrulur: "Benim velîlerim kubbelerimin altındadır; onları Benden başkası tanıyamaz" (Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Cilt IV, s. 256).
Hakk, hem "Benim"i gizlemiş hem de "Benim kullarım"ı gizlemiştir. Onlar halk arasında meçhul, Hakk katında ise ma'lûm ve mahbûbdurlar. Tıpkı âyetteki "yâ" harfi gibi. Geriye kalan "dâl" harfi ise delîl demektir; bu kullar, Hakk'ın varlığına yeryüzündeki delîlleridir.
"Müjdele!" emri zâhiren Resûlullâh'a (s.a.v.) yöneliktir. Ancak bu emir, her devirde insânları Hakk'a çağıran irşâd ehline de yöneliktir. Onlar, bu müjdeyi ehline ulaştırmakla vazîfelidirler.
Âyet-i kerîme müjdenin içeriğini açıkça bildirmemiş, "müjdele" diyerek belirsiz bırakmıştır. Bu belirsizlik, müjdenin büyüklüğüne, kelimelere sığdırılamaz ve târif edilemez oluşuna işârettir. Nitekim kudsî hadîste buyrulur: "Sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insânın aklına gelmeyen şeyler hazırladım" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 3244; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2824).
Âyet 18
(39-18) Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb.
(39-18) Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allâh'ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir.
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
"Ellezîne" (Onlar): Önceki âyet, "Fe beşşir ıbâd" (kullarımı müjdele) ifâdesi ile bitmişti. Burada Cenâb-ı Hakk'ın "kullarım" hitâbına mazhar olan bu kimselerin vasıfları beyân edilmektedir.
"Yestemiûnel kavle" (Sözü dinlerler): Müfessirler, buradaki "kavl" (söz) ifâdesini Kur'ân, vahy ve hak söz olarak yorumlamışlardır. Âlemde zuhûrda olan her varlık, gerek hâl diliyle gerek lisânen kendi meşrebince (ya'nî kendindeki ilâhî tecellînin husûsiyetine göre) bir söz söyler. Ârifler bu sözlerin tümünü işitir, hepsinin farklı bir vecihle Hakk'ın kelâmı olduğunu bilirler.