İçeriğe atla
Zümer 2Cüz 23 · Sayfa 458

Zümer Sûresi 2. Âyet

الزمر

Sohbete sor

İnnâ enzelnâ ileyke-lkitâbe bilhakki fa'budi(A)llâhe muḣlisan lehu-ddîn(e)

(Ey Muhammed!) Şüphesiz biz o Kitab'ı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah'a has kılarak O'na kulluk et.

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-2) İnnâ enzelnâ ileykel kitâbe bil hakki fa'budillâhe muhlisan lehud dîn.

(39-2) Şüphesiz ki, Kitâb'ı sana Hakk ile indirdik. O hâlde sen de, dîni Allâh'a has kılarak O'na kulluk et.


Bu âyette Risâlet mertebesine hitâp edilmektedir. "İnnâ enzelnâ" ile başlayan ve "bil hakki" ile biten ilk bölümdeki hitâp Zât mertebesinden; "fa'budillâhe" ile başlayan ikinci bölümdeki hitâp ise Rahmâniyyet mertebesindendir.

Birinci âyet, Kitâb'ın kaynağını ve bu kaynağın iki temel vasfını (izzet ve hikmet) ortaya koymuştur. İkinci âyet ise bu Kitâb'ın "kime" "niçin" indirildiğini beyân ederek, muhâtaba düşen tavrı (ihlâs ile kulluk) açıkça bildirir.

"İnnâ enzelnâ ileykel kitâbe" (Muhakkak ki Biz, Kitâb'ı sana indirdik): "İnnâ" ve "enzelnâ" kelimelerinin sonlarındaki "nâ" takısı "Biz" ma'nâsına gelir ve âyet-i kerîmenin bu bölümünün Zâtî olduğunun işâretidir. "Ben" yerine "Biz" denmesi, "esmâ ve sıfâtlarımla birlikte" anlamına gelir. Böylece, Hakk'ın Zâtından ayrı olmasalar da, sıfât ve esmâlara da birer kimlik (ve makâm) verilmiş olur. "Biz" ifâdesi diğer bir yönden "İnsân-ı Kâmil'imle birlikte" demektir.

"İleyke" (sana) kelimesinin sonundaki "ke", zâhiren Hz. Muhammed'e (s.a.v.) işâret eder. O'na inen kitap, Vahy-i İlâhî olarak nâzil olan Kur'ân-ı Kerîm'dir ve Zâtî bir tecellîdir.

Bâtınen, "sen"den murâd Hakîkat-i Muhammediyye'dir. Hakîkat-i Muhammediyye sıfât mertebesidir. Oraya inen; Zât mertebesinde "Ümmü'l Kitâb" olarak anılan, sıfât mertebesinde "Levh-i Mahfûz" adını alan kitaptır. Bu kitap, âlemlerin ve tüm mevcûdatın programını hâizdir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesi Zâtî rahmetin indiği ve âlemlere dağıtıldığı makâmdır; bu sebeple "rahmeten lil âlemîn"dir.

Enfüsî yönden bakıldığında, "sen" diye hitâp edilen, bu âyeti okuyan her kimse odur. Ona indirilen, okumakta olduğu Kur'ân'ın açılımları ve idrâkidir. Herkesin a'yân-ı sâbitesi (ilm-i ilâhîdeki değişmez hakîkati ve isti'dâdı) farklı olduğundan, aynı âyet her okuyanda farklı bir kapı açar.

Bir de kişiye mahsûs "Hâss Kitâb" (ilâhî program) vardır: kitâbın indirilmesi, bir yönüyle, "kazâ" adıyla bilinen bu toplu programın "kader" adıyla safha safha zuhûra gelmesidir.

"Bil Hakk" (Hakk ile/olarak): Bu ifâde zâhiren, sana indirilen kitâbın içerisinde "bâtıl" bir şey yoktur, O Hakk'tan gelmiştir ve bu sebeple içindekilerin tamâmı hakîkattir, gerçektir, içinde hiçbir çelişki, eksiklik ve hatâ yoktur ma'nâsına gelir.

Bâtınen ise "bil Hakk", Hakk'ın bizzât kendisi olarak, Hakk'ın zuhûr ve tecellîsi olarak ma'nâsına gelir. Hakîkati itibâriyle, Kitâbı gönderen de, kendisine Kitâb gönderilen de, Kitâb'ın kendisi de Hakk'tır. Ayrılık mertebelerdedir.

Enfüsî yönden bakıldığında ise, sana kendindeki Hakk'ı ve hakîkati tanıtan, özüne ayna olan bir kitap gönderdik demektir.

"Fa'budillâh" (Allâh'a kulluk et): Zâhir tefsîr geleneğinde bu emir, Kitâb'ın indirilişine karşılık kuldan beklenen cevâbı, ya'nî ihlâs ile Allâh'a kulluğu ifâde eder.

Âyetin bu bölümüne kadar Zâtî bir hitâp vardı, ancak burada hitâp şekli değişti. Eğer baştaki hitâp şekli devâm etmiş olsaydı, "Bana kulluk et" denmesi gerekirdi. Oysa burada "Allâh'a kulluk et" buyurulmaktadır; zîrâ hitâp Rahmâniyyet mertebesinden gelmektedir.

Dikkat edilirse, "Rabbine kulluk et" denmiyor, "Allâh'a kulluk et" deniyor. Baştaki "fa" faaliyete geçirmenin, ortadaki "ubud" neyin faaliyete geçirileceğinin (kulluğun), "Allâh" ise faaliyetin hedefinin ne olduğunun (Allâh'ın Zâtı) ifâdesidir.

Demek ki istenen, kişinin nefsinin hevâsına, hayâlindeki rabbine veya Rabb-i Hâss'ına (kişinin kendi özel Rabbine, esmâ ilâhiyyedeki isimlerden birine) dönük olarak yapmış olduğu fıtrî bir kulluk değil, yakîn ve müşâhedeye dayanan Zâtî bir kulluktur.

Fecr Sûresi 89/29'da buyrulur: "Fedhulî fî ibâdî" (Benim kullarımın arasına gir!). Buradaki "ibâdî" (kullarım) ifâdesi, işârî ma'nâda Zâtî kulluğa erişmiş olanları işâret eder.

Bu ayrıca, Tâ-Hâ Sûresi 20/14'te Mûsâ (a.s.)'a emrolunan kulluktur: "İnnenî ene'llâhu lâ ilâhe illâ ene fa'budnî" (Muhakkak ki Ben, Ben Allâh'ım, Ben'den başka ilâh yoktur, Bana kulluk et!). Ancak arada bir fark vardır: Tâ-Hâ Sûresi'nde Cenâb-ı Hakk, Mûsâ (a.s.)'a Zâtî bir hitapla ve doğrudan "Bana kulluk et" buyurmuştur. Bu âyette ise Rahmâniyyet mertebesinden bir hitâpla "Allâh'a kulluk et" denmektedir.

Başka bir şekilde ifâde edersek: Mâdem âlemde zuhûrda olan her varlık Hakk'ın zuhûr ve tecellîlerinden ibârettir ve sen de öylesin, o zaman dışarıda gördüğün bu ayrı ayrı tecellîlere yönelmeyi bırak da onların hepsinin kaynağı olan, onlarda ve de sende zuhûrda olan Allâh'a yönel, denmektir.

Allâh'a kulluk, nefsânî benliği terk ederek fenâ fillâh ve ardından bakâ billâh yaşantısına ulaşmak, mârifet mertebesi itibâriyle Allâh'ın gerçek ma'nâda halîfesi ve Zâtî tecellîgâhı olmaktır. Kendindeki Hakk'ı bulmak ve O'nunla yaşamaktır. Terzi Baba bu makâmı şöyle ifâde etmiştir (Meryem Sûresi, s. 40):


Buraya ulaşan kimselerde "abdiyyet"in yerini "ubûdiyyet", "ibâdet"in yerini de "ubûdet" alır. İbâdet kulun fiilidir, ubûdet ise Allâh'ın fiilidir. Ubûdete ulaşmış olan kişiye Ehlullâh ya'nî Allâh ehli denir. “ İz- -T-B- ”


"Muhlisan lehud dîn" (Dîni yalnızca O'na has kılarak): "Muhlisan", "ihlâs ederek" demektir. "İhlâs" kelimesi "saf olmak, arınmak, kurtulmak" anlamındaki "halasa" kökünden gelir; bir şeyi her türlü şâibe ve karışıklıktan arındırıp saf ve hâlis kılmaktır.

Şerîat mertebesinde ihlâs, emirlere uymak yasaklardan kaçınmaktır. Tarîkat mertebesinde, riyâ ve gösterişi terk etmek, kalbi arındırmaktır. Hakîkat mertebesinde izâfî benliği terk etmektir. Ma'rifet mertebesinde ise abdiyyet ve ulûhiyyet makâmlarının hakkını vererek, ikisini birbirine karıştırmadan yaşamaktır.

"Dîn", "borç" ya da "boyun eğmek" ma'nâsındaki "dâne" fiilinden türemiştir.

"Borç" ma'nâsını esâs alırsak dîn, insânın kendisine emânet verilen izâfî varlığını gerçek sâhibi olan Hakk'a iâde etmesidir. "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Şüphesiz biz Allâh'tanız ve şüphesiz O'na döneceğiz) (Bakara 2/156) âyeti, bu hakîkati işâret eder. Bu dönüş, bir borç ödeme şuûrudur.

"Boyun eğmek" ma'nâsını esâs alırsak dîn, Hakk'a itâati, O'nun hüküm altına girmeyi ve O'na teslîm olmayı ifâde eder.

Borç kavramı, varlığın "meâd"ını, Hakk'a dönüşünü ifâde eder. İtâat kavramı ise, kulun "hâl"ini, irâdesini Hakk'a teslîm edişini ifâde eder.

"Muhlisan lehud dîn" ifâdesi zâhiren, dîn adı altında yaptığın amelleri gösteriş vesîlesi kılma, bunları âdet kâbilinden yahut cennet-cehennem kaygısıyla da yapma, ihlâslı ve hesapsız bir şekilde yalnızca Allâh'ın rızâsını murâd ederek yap, anlamına gelir. Bâtınen ise, hem emânet alınan varlık mülkünü sâhibine teslîm edip aradan çekilmek, hem de hiçlik bilinciyle O'nun hükmüne tam teslîm olmaktır.


Âyet 3

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)