Elâ li(A)llâhi-ddînu-lḣâlis(u)(c) velleżîne-tteḣażû min dûnihi evliyâe mâ na'buduhum illâ liyukarribûnâ ila(A)llâhi zulfâ inna(A)llâhe yahkumu beynehum fî mâ hum fîhi yaḣtelifûn(e)(k) inna(A)llâhe lâ yehdî men huve kâżibun keffâr(un)
İyi bilin ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz onlara sadece, bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.
İyi bil ki, halis din ancak Allah'ındır. O'ndan başka birtakım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler: "Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz.
Zümer Suresi'nin 3. ayeti, dinin yalnızca Allah'a ait olduğunu vurgularken, müşriklerin putlara tapınma gerekçelerini ve Allah'ın bu konudaki hükmünü ele almaktadır. Ayet, 'halis din', 'evliya edinme', 'yakınlaşma' ve 'hükmetme' gibi temel kavramlar üzerinden tevhidin önemini ve şirk koşmanın yanlışlığını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dîn' kelimesinin itaat, ceza ve mükafat, şeriat ve millet gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'ed-Dînü'l-Hâlis' ifadesi, Allah'a has kılınan, şirkten arındırılmış, sadece O'na yönelik ibadet ve itaat sistemini ifade eder. Bu, Allah'ın kullarından istediği ve karşılığını vereceği tek geçerli inanç ve yaşam biçimidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dîn' kavramının Kur'an'da hem 'yargı, hüküm, hesap günü' hem de 'itaat, teslimiyet, ibadet' anlamlarını taşıdığını vurgular. Zümer 3'teki kullanımı, Allah'a tam bir teslimiyetle yönelme ve O'nun hükmüne boyun eğme anlamında, yani 'Allah'a özgü kılınan ibadet ve inanç sistemi' olarak öne çıkar. Bu, Allah'ın mutlak egemenliğini ve O'na olan borcu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'dîn' kelimesinin 'adet, şeriat, ceza, itaat' gibi birçok manaya geldiğini belirtir. Ayetteki 'ed-Dînü'l-Hâlis' bağlamında, dinin sadece Allah'a ait olması, O'na saf ve katıksız bir şekilde yönelmek, O'nun koyduğu kurallara uymak ve O'na ibadet etmek anlamına gelir. Bu, hiçbir aracı veya şerik kabul etmeyen saf tevhidi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halas' kelimesinin bir şeyin başka şeylerden arınması, saflaşması anlamına geldiğini belirtir. 'ed-Dînü'l-Hâlis' ifadesi, dinin şirkten, riyadan ve her türlü katışıktan arındırılmış, sadece Allah'a tahsis edilmiş olması demektir. Bu, tevhidin özünü ve ibadetin samimiyetini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hâlis' kelimesini 'saf, arı' olarak açıklar. Ayetteki 'ed-Dînü'l-Hâlis', Allah'a yöneltilen ibadet ve inancın hiçbir şerik, aracı veya başka bir varlıkla karıştırılmaması gerektiğini ifade eder. Bu, dinin özünde tek olan Allah'a adanmışlığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'halas' kökünün 'bir şeyin başka şeylerden ayrılması ve saflaşması' anlamını taşıdığını belirtir. 'ed-Dînü'l-Hâlis' tabiri, dinin sadece Allah için olması, O'ndan başkasına ibadet edilmemesi, O'nunla birlikte başka ilahlar edinilmemesi gerektiğini ifade eder. Bu, dinin tevhid ilkesine uygunluğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ittehaze' fiilinin 'bir şeyi kendine almak, edinmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ittehazû min dûnihî evliyâe' ifadesi, Allah'tan başka varlıkları dost, yardımcı veya ilah edinmek, onlara sığınmak ve güvenmek anlamındadır. Bu, tevhidin zıddı olan şirki ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ahz' kökünün 'bir şeyi ele geçirmek, almak' anlamına geldiğini ve 'ittihaz'ın ise 'bir şeyi kendine özel kılmak, benimsemek' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'ittehazû' fiili, müşriklerin Allah'ın dışında birtakım varlıkları kendilerine veli, yani koruyucu, yardımcı ve tapınılacak varlıklar olarak benimsemelerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ahz' kökünden türeyen 'ittihaz' fiilinin Kur'an'da genellikle 'bir şeyi kendine edinmek, benimsemek, kılmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Zümer 3'teki kullanımı, müşriklerin Allah'ın dışındaki putları kendilerine veli ve şefaatçi olarak kabul etmelerini, yani onlara bir tür ilahlık atfetmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'velî' kelimesinin 'yardımcı, dost' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'evliyâe' kelimesi, müşriklerin Allah'ın dışında kendilerine dost, yardımcı ve şefaatçi edindikleri putları ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak velayetine ortak koşma anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velâ' kökünün 'yakınlık' anlamına geldiğini ve 'velî'nin ise 'yakın dost, yardımcı, koruyucu' gibi anlamlar taşıdığını açıklar. Ayetteki 'evliyâe' kelimesi, müşriklerin Allah'tan başka kendilerine yakınlık kurdukları, yardım diledikleri ve şefaat umdukları varlıkları ifade eder. Bu, Allah'ın dışında bir otoriteye veya güce dayanma eylemini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'velî' kavramının Kur'an'da 'yakın dost, koruyucu, destekleyici' anlamlarını taşıdığını ve Allah'ın müminlerin 'velî'si olduğunu vurgular. Zümer 3'teki 'evliyâe' kelimesi, müşriklerin Allah'ın dışında kendilerine velîler edinerek, Allah'a ait olan bu sıfatı başkalarına atfetmelerini, yani onlara bir tür ilahlık payesi vermelerini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'karabe' fiilinin 'yakın olmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'liyukarribûnâ' ifadesi, müşriklerin putlara tapınma gerekçesi olarak, bu putların kendilerini Allah'a daha fazla yaklaştıracağına inanmalarını ifade eder. Bu, şefaati aracı kılma ve Allah ile kul arasına başka varlıkları sokma düşüncesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kurb' kelimesinin 'yakınlık' anlamına geldiğini ve 'takrîb'in ise 'yaklaştırmak' olduğunu açıklar. Ayetteki 'liyukarribûnâ ilallâhi zulfâ' ifadesi, müşriklerin putları Allah'a ulaşmada birer aracı olarak görmelerini, onların kendilerini Allah katında daha üstün bir konuma getireceklerine inanmalarını ifade eder. Bu, Allah'a doğrudan yönelmek yerine aracı kullanma yanılgısını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kurb' kökünün hem mekan hem de mertebe olarak yakınlığı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'liyukarribûnâ' fiili, müşriklerin putlara ibadet etmelerinin amacının, bu putlar aracılığıyla Allah katında manevi bir yakınlık ve mertebe elde etmek olduğunu gösterir. Bu, şirkin temel motivasyonlarından biridir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hakeme' fiilinin 'hüküm vermek, karar vermek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'innallâhe yahkumu beynehum' ifadesi, Allah'ın kıyamet günü müşriklerle müminler arasındaki ihtilaflı konularda adil bir hüküm vereceğini, kimin doğru yolda olduğunu ve kimin sapkınlık içinde olduğunu ortaya koyacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hukm' kelimesinin 'bir şeyi engellemek, menetmek' ve 'yargılamak, karar vermek' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'yahkumu beynehum' ifadesi, Allah'ın müşriklerin iddiaları ile tevhid inancı arasındaki anlaşmazlıkta nihai kararı vereceğini, haklıyı haksızdan ayıracağını ve herkesin ameline göre karşılığını vereceğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hakeme' fiilinin Kur'an'da 'yargılamak, hükmetmek, karar vermek' anlamlarında sıkça kullanıldığını belirtir. Zümer 3'teki kullanımı, Allah'ın müşriklerin şirk koşma ve aracı edinme iddiaları ile tevhidin hakikati arasındaki ihtilafta mutlak ve adil hakem olduğunu, bu konuda nihai kararı verecek tek otorite olduğunu vurgular.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
İkinci âyet, kuldan beklenen tavrı (ihlâs ile kulluk) ortaya koymuştur. Üçüncü âyet ise bu kulluğun yegâne muhâtabının Allâh olduğunu ve O'ndan başkasına yönelenlerle ilgili hükmü beyân etmektedir.
"Elâ" (İyi biliniz ki): Âyet, "elâ" edatıyla başlar ki bu, Arapça'da "dikkat edin, uyanık olun" ma'nâsında bir tenbîh ifâdesidir; ardından gelen hakîkatin çok mühim olduğuna işâret eder.
"Lillâhid dînul hâlis" (Hâlis din yalnız Allâh içindir): Zâhiren bu ifâde, ibâdet ve amellerini her türlü şirk ve riyâdan arındırarak yalnızca Allâh rızâsını gözeterek yapmak şeklinde anlaşılır.
Bâtınen ise "hâlis dîn", Hakk'ın kendisini iki mertebesiyle (Hakk ve halk olarak) müşâhede ettiği sistemin adıdır. Bu sistemde mutlak gayriyyet ("sen" ve "ben") ve isneyniyyet (Allâh ve kul ikiliği) yoktur, kul Hakk'ın Zâtî tecellîgâhıdır, kuldan fiilini işleyen O'dur. İşte bu sebeple, "hâlis dîn Allâh'a âittir" denmiştir.
Neden kula âit değil? Çünkü ihlâs makâmında kul, beşerî benlik vehminden sıyrılmış ve fenâya ulaşmıştır. Ortada kul kalmayınca, ona âit bir dîn de kalmaz. Dîn, kulun fiili olmaktan çıkıp Hakk'ın kuldaki fiili hâline geldiğinde "hâlis" olur. Kulun "ben yapıyorum" zannı karıştığı sürece, bâtınen dîn henüz tam ma'nâsıyla hâlis olmamıştır.
Terzi Baba "Allâh'ın dîni" ifâdesini şöyle îzâh etmiştir (Fetih Sûresi, s. 98):
Allâh'ın dîni demek, Hakîkat-i Muhammediyye'yi gerçek ma'nâda idrâk etmek demektir. Bu ise, Cenâb-ı Hakk'ın bütün âlemlerindeki zuhûrunu müşâhede etmektir. “ İz- -T-B- ”
"Vellezînettehazû min dûnihî evliyâ'" (O'nu bırakıp da başka dostlar edinenler): "Evliyâ" kelimesi "velî"nin çoğulu olup, "dost, koruyucu, efendi" anlamlarını taşır.
Birinci ve ikinci âyetin yorumlarında açıklandığı üzere, kâinatta bulunan tüm mevcûdat Hakk'ın farklı mertebelerdeki tecellîlerinden ibâret izâfî varlıklardır. Mutlak ma'nâda tek bir varlık vardır, o da Vücûd-u Mutlak olan Hakk'ın varlığıdır. Dolayısıyla, Allâh'tan başka ("min dûnihî") denilecek bir saha, ilâh ya da velî edinecek bağımsız ikinci bir varlık yoktur. Ne var ki, âleme kesret gözlüğüyle bakan kimseler bu hakîkatten habersizdirler.
Velî edinmek iki şekilde tezâhür eder:
Birincisi, kişinin kendi nefsini velî edinmesidir. Aklına, bilgisine, irâdesine ve gücüne güvenmek, tüm bunların Hakk'a âit olduğunun ve kendisine geçici bir süreliğine, ihtiyacı ölçüsünde (isti'dâdına uygun bir biçimde) emânet olarak verildiğinden gaflette olmaktır.
İkincisi, kişinin Hakk'ın tecellî ettiği mazharları Hakk'tan müstakil güç sâhipleri olarak görmesidir. Kişi, onlardan medet umar ve "Müsebbibü’l-Esbâb" (sebeplerin sebebi) olan Allâh'ı unutur. Meselâ, rızkı patrondan, şifâyı doktordan, gücü ordudan Hakk'tan müstakil olarak bilmek, sebepleri velî edinmektir.
Ârifin bakışı ise bambaşkadır. O, baktığı her yerde Hakk'ı görür. Sebepleri inkâr etmez ama her sebebin ardındaki müsebbibin Hakk olduğunu, her formun içindeki gerçek varlığın Hakk'a âit olduğunu bilir. Ârif, varlığa "bihî" (O'nunla) bakar, "min dûnihî" (O'ndan başka) olarak bakmaz. Onun için her şey Allâh'ı gösteren bir âyet ve delîldir.
"Mâ na'buduhum illâ li yukarribûnâ ilallâhi zulfâ" ("Bizi Allâh'a daha çok yaklaştırsınlar diye onlara ibâdet ediyoruz" derler): "Zulfâ" kelimesi "yakınlık, kurbiyet" ma'nâsına gelir.
Müşrikler, Allâh'ı uzakta, âlemlerin dışında, salt tenzîhte bir varlık olarak tasavvur ederler. Bu hayâlî uzaklığı kapatmak için de kendi anlayışlarına göre daha yakında olan aracılara yönelirler. Oysa hem uzaklık hem de onu kapatacak aracılar, kendi zihinlerinde oluşturdukları birer vehimdir. Allâh'ı uzakta kabûl etmek, O'nu tenzîh ile kayıtlayıp teşbîhi reddetmek, böylece hakîkati ve tevhîdi bölmektir.
Nitekim Yûnus Sûresi 10/18’de bu kimseler hakkında meâlen şöyle buyrulur: "Onlar, Allâh'ın yanı sıra bir de kendilerine ne bir zarar ne bir yarar sağlamayan şeylere kulluk ediyorlar ve "Bunlar, Allâh'ın katında bizim şefâatçilerimizdir," diyorlar. De ki: "Allâh'a, göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allâh, onların ortak koştuklarından münezzeh ve müteâlîdir." Hakîkatte Allâh ile kul arasında müşriklerin (ya'nî hayâta kesret gözlüğüyle bakan taklîdî îmân sâhibi kimselerin) zannettiği gibi bir uzaklık ve ayrılık yoktur. Allâh onların hayâl ettiği gibi ötelerde tahtında oturan bir pâdişâh değildir; her ân her yerdedir, bütün âlemlerdedir ve hep bizimledir.
Kâf Sûresi 50/16'da buyrulur: "Nahnu akrebu ileyhi min habli'l verîd" (Biz ona şah damarından daha yakınız). Hadîd Sûresi 57/4'de buyrulur: "Ve huve meakum eyne mâ kuntum" (Her nerede olursanız olun, O sizinle berâberdir).
Bu yakınlık idrâk edildiğinde Allâh'a yaklaşmak için aracılara ihtiyaç olmadığı apaçık anlaşılır. Ancak bu idrâke ulaşmak için, mevcûdâtın Hakk'tan ayrı müstakil bir varlığa sâhip olduğu vehminden kurtulmak gerekir ki, bu da ancak irfâniyyetle mümkündür. Araya velîler sokmak, kişiyi Hakk'a yakınlaştırmak şöyle dursun, şuûrda Hakk'tan uzaklaşmaya ve Hakk'tan ayrı olma vehminin iyiden iyiye yerleşmesine sebep olur.
Burada mühim bir ayrımı belirtmek gerekir: Müşriklerin zemmedilen bu tavrıyla Mâide Sûresi 5/35'te buyrulan "vebtegû ileyhil vesîlete" (O'na varmak için vesîle arayın) emri birbirine karıştırılmamalıdır. Hakîkî vesîle, ya'nî mürşid-i kâmil, kişiyi kendine çağırmaz; kişiye Hakk'ı gösterir ve aradan çekilir. Müşrikin aracı kıldığı putlar veya şahıslar ise bakışı kendinde durdurur, Hakk'ı örter ve kendinde müstakil bir güç vehmettirir. Biri Hakk'a vuslata köprüdür, diğeri ise Hakk'a perdedir.
Bir başka yönden bakılırsa, sebeplere yapışmak ile vesîlelerden istifâde etmek arasında fark vardır. Birincisinde kişi sebebi müstakil bir güç sâhibi olarak görür. İkincisinde ise sebebin ardındaki gerçek fâilin Hakk olduğunu bilir ve sebebi O'nun tertîbi olarak kullanır.
Bu konuyla ilgili Fusûsu'l-Hikem'de (Ahmed Avni Konuk şerhi, Nûh Fassı, Cilt IV, s. 38-40) geçen bir bölümü özet olarak aktaralım:
Ârif olan, hangi sûrette zâhir olursa olsun, ibâdet edilenin hakîkatte kim olduğunu bilir. Putperestler, Hakk'ı belirli bir nesneye veya sûrete hapsederek Mukayyed İlâh'a taparken; muvahhidler (vahdet ehli), Hakk'ı her türlü kayıttan tenzîh ederek Mutlak İlâh'a yönelirler.
İbnü'l Arabî Hazretlerine göre; 'Rabbin, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi hükmetti (kazâ etti)" (İsrâ 17/23) âyeti, bir emir değil, varlıksal bir hüküm ifâde eder. Varlıkta Hakk'tan gayrı fâil ve mevcûd olmadığından, puta tapan bile hakîkatte o sûrette tecellî eden Hakk'ın bir ismine yönelmiştir. Zîrâ mahlûkâtın hepsi ilâhî isimlerin zuhûr mahallidir. Ancak onlar, Hakk'ı sâdece o sûretten ibâret sanarak ve O'nu sınırlayarak hatâya düşmüşlerdir.
Peygambere tâbi olan Hakk'ın Hâdî isminin mazharı olarak; şirke düşen ise Mudill isminin mazharı olarak O'na kulluk etmektedir. Hakk, putta dahi zâhirdir (Hakk'ın o sûretteki varlığıdır) ancak putun kendisi Hakk değildir (Hakk, o sûretle sınırlanamaz).
Özetle; putperestin hatâsı Hakk'ı o tek sûrete hapsetmesidir. Muvahhidin farkı, Hakk'ı hiçbir sûretle sınırlamaması ve her sûrette O'nu tanıyabilmesidir.
"İnnallâhe yahkumu beynehum fî mâ hum fîhi yahtelifûn" (Şüphesiz Allâh, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir): Gerçekten Allâh'a yakınlaşmak için mi velîler edindiler, yoksa onları ilâh mı edindiler, bu konudaki hükmü verecek olan Allâh'tır. Bu ifâdelerin geniş îzâhı kırk altıncı âyetin yorumunda yapılacaktır.
"İnnallâhe lâ yehdî men huve kâzibun keffâr" (Şüphesiz Allâh, yalancı ve çok inkârcı kimseyi doğru yola iletmez): "Kâzib" kelimesi "yalancı" ma'nâsındadır. "Keffâr" kelimesi ise "örtmek" anlamındaki "k-f-r" kökünden gelir ve "hakîkati ısrarla örten, nankör" demektir. Bu iki sıfât birbirini tamamlar. En büyük yalan, Hakk'tan ayrı müstakil bir varlık iddiâsında bulunmaktır; en büyük nankörlük ise Allâh'ın emânet olarak bahşettiği sıfâtları kendinden bilip tevhîd hakîkatinin üzerini cehâlet perdesiyle örtmektir.
"Hidâyet", Hakk'a ve hakîkate açılan bir kapıdır. Kişi, yalan olan benlik iddiâsını ve hakîkati örten nankörlüğü sürdürdükçe, o kapıdan içeri giremez, ya'nî kendini ve Hakk'ı tanıyamaz.
Allâh hidâyetten men etmez, kişi kendi kendini men eder. "Allâh hidâyet etmez" ifâdesi, kulun irâdesine engel olması değil, kişinin kendi tercîhinin ilâhî hüküm olarak tescîl edilmesidir. Bu husûsta daha geniş îzâh yirmi üçüncü âyetin yorumunda verilecektir.
Âyet 4
لَوْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يَتَّخِذَ وَلَداً لَاصْطَفٰى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۙ سُبْحَانَهُۜ هُوَ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
(39-4) Lev erâdallâhu en yettehıze veleden lastafâ mimmâ yahluku mâ yeşâ', subhâneh, huvallâhul vâhidul kahhâr.
(39-4) Eğer Allâh bir evlât edinmek isteseydi, halk ettiklerinden dilediğini seçerdi. O, bundan münezzehtir. O Allâh, Vâhid'dir, Kahhâr'dır.