İçeriğe atla
Zümer 3Cüz 23 · Sayfa 458

Zümer Sûresi 3. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Elâ li(A)llâhi-ddînu-lḣâlis(u)(c) velleżîne-tteḣażû min dûnihi evliyâe mâ na'buduhum illâ liyukarribûnâ ila(A)llâhi zulfâ inna(A)llâhe yahkumu beynehum fî mâ hum fîhi yaḣtelifûn(e)(k) inna(A)llâhe lâ yehdî men huve kâżibun keffâr(un)

İyi bilin ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz onlara sadece, bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

İkinci âyet, kuldan beklenen tavrı (ihlâs ile kulluk) ortaya koymuştur. Üçüncü âyet ise bu kulluğun yegâne muhâtabının Allâh olduğunu ve O'ndan başkasına yönelenlerle ilgili hükmü beyân etmektedir.

"Elâ" (İyi biliniz ki): Âyet, "elâ" edatıyla başlar ki bu, Arapça'da "dikkat edin, uyanık olun" ma'nâsında bir tenbîh ifâdesidir; ardından gelen hakîkatin çok mühim olduğuna işâret eder.

"Lillâhid dînul hâlis" (Hâlis din yalnız Allâh içindir): Zâhiren bu ifâde, ibâdet ve amellerini her türlü şirk ve riyâdan arındırarak yalnızca Allâh rızâsını gözeterek yapmak şeklinde anlaşılır.

Bâtınen ise "hâlis dîn", Hakk'ın kendisini iki mertebesiyle (Hakk ve halk olarak) müşâhede ettiği sistemin adıdır. Bu sistemde mutlak gayriyyet ("sen" ve "ben") ve isneyniyyet (Allâh ve kul ikiliği) yoktur, kul Hakk'ın Zâtî tecellîgâhıdır, kuldan fiilini işleyen O'dur. İşte bu sebeple, "hâlis dîn Allâh'a âittir" denmiştir.

Neden kula âit değil? Çünkü ihlâs makâmında kul, beşerî benlik vehminden sıyrılmış ve fenâya ulaşmıştır. Ortada kul kalmayınca, ona âit bir dîn de kalmaz. Dîn, kulun fiili olmaktan çıkıp Hakk'ın kuldaki fiili hâline geldiğinde "hâlis" olur. Kulun "ben yapıyorum" zannı karıştığı sürece, bâtınen dîn henüz tam ma'nâsıyla hâlis olmamıştır.

Terzi Baba "Allâh'ın dîni" ifâdesini şöyle îzâh etmiştir (Fetih Sûresi, s. 98):


Allâh'ın dîni demek, Hakîkat-i Muhammediyye'yi gerçek ma'nâda idrâk etmek demektir. Bu ise, Cenâb-ı Hakk'ın bütün âlemlerindeki zuhûrunu müşâhede etmektir. “ İz- -T-B- ”


"Vellezînettehazû min dûnihî evliyâ'" (O'nu bırakıp da başka dostlar edinenler): "Evliyâ" kelimesi "velî"nin çoğulu olup, "dost, koruyucu, efendi" anlamlarını taşır.

Birinci ve ikinci âyetin yorumlarında açıklandığı üzere, kâinatta bulunan tüm mevcûdat Hakk'ın farklı mertebelerdeki tecellîlerinden ibâret izâfî varlıklardır. Mutlak ma'nâda tek bir varlık vardır, o da Vücûd-u Mutlak olan Hakk'ın varlığıdır. Dolayısıyla, Allâh'tan başka ("min dûnihî") denilecek bir saha, ilâh ya da velî edinecek bağımsız ikinci bir varlık yoktur. Ne var ki, âleme kesret gözlüğüyle bakan kimseler bu hakîkatten habersizdirler.

Velî edinmek iki şekilde tezâhür eder:

Birincisi, kişinin kendi nefsini velî edinmesidir. Aklına, bilgisine, irâdesine ve gücüne güvenmek, tüm bunların Hakk'a âit olduğunun ve kendisine geçici bir süreliğine, ihtiyacı ölçüsünde (isti'dâdına uygun bir biçimde) emânet olarak verildiğinden gaflette olmaktır.

İkincisi, kişinin Hakk'ın tecellî ettiği mazharları Hakk'tan müstakil güç sâhipleri olarak görmesidir. Kişi, onlardan medet umar ve "Müsebbibü’l-Esbâb" (sebeplerin sebebi) olan Allâh'ı unutur. Meselâ, rızkı patrondan, şifâyı doktordan, gücü ordudan Hakk'tan müstakil olarak bilmek, sebepleri velî edinmektir.

Ârifin bakışı ise bambaşkadır. O, baktığı her yerde Hakk'ı görür. Sebepleri inkâr etmez ama her sebebin ardındaki müsebbibin Hakk olduğunu, her formun içindeki gerçek varlığın Hakk'a âit olduğunu bilir. Ârif, varlığa "bihî" (O'nunla) bakar, "min dûnihî" (O'ndan başka) olarak bakmaz. Onun için her şey Allâh'ı gösteren bir âyet ve delîldir.

"Mâ na'buduhum illâ li yukarribûnâ ilallâhi zulfâ" ("Bizi Allâh'a daha çok yaklaştırsınlar diye onlara ibâdet ediyoruz" derler): "Zulfâ" kelimesi "yakınlık, kurbiyet" ma'nâsına gelir.

Müşrikler, Allâh'ı uzakta, âlemlerin dışında, salt tenzîhte bir varlık olarak tasavvur ederler. Bu hayâlî uzaklığı kapatmak için de kendi anlayışlarına göre daha yakında olan aracılara yönelirler. Oysa hem uzaklık hem de onu kapatacak aracılar, kendi zihinlerinde oluşturdukları birer vehimdir. Allâh'ı uzakta kabûl etmek, O'nu tenzîh ile kayıtlayıp teşbîhi reddetmek, böylece hakîkati ve tevhîdi bölmektir.

Nitekim Yûnus Sûresi 10/18’de bu kimseler hakkında meâlen şöyle buyrulur: "Onlar, Allâh'ın yanı sıra bir de kendilerine ne bir zarar ne bir yarar sağlamayan şeylere kulluk ediyorlar ve "Bunlar, Allâh'ın katında bizim şefâatçilerimizdir," diyorlar. De ki: "Allâh'a, göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allâh, onların ortak koştuklarından münezzeh ve müteâlîdir." Hakîkatte Allâh ile kul arasında müşriklerin (ya'nî hayâta kesret gözlüğüyle bakan taklîdî îmân sâhibi kimselerin) zannettiği gibi bir uzaklık ve ayrılık yoktur. Allâh onların hayâl ettiği gibi ötelerde tahtında oturan bir pâdişâh değildir; her ân her yerdedir, bütün âlemlerdedir ve hep bizimledir.

Kâf Sûresi 50/16'da buyrulur: "Nahnu akrebu ileyhi min habli'l verîd" (Biz ona şah damarından daha yakınız). Hadîd Sûresi 57/4'de buyrulur: "Ve huve meakum eyne mâ kuntum" (Her nerede olursanız olun, O sizinle berâberdir).

Bu yakınlık idrâk edildiğinde Allâh'a yaklaşmak için aracılara ihtiyaç olmadığı apaçık anlaşılır. Ancak bu idrâke ulaşmak için, mevcûdâtın Hakk'tan ayrı müstakil bir varlığa sâhip olduğu vehminden kurtulmak gerekir ki, bu da ancak irfâniyyetle mümkündür. Araya velîler sokmak, kişiyi Hakk'a yakınlaştırmak şöyle dursun, şuûrda Hakk'tan uzaklaşmaya ve Hakk'tan ayrı olma vehminin iyiden iyiye yerleşmesine sebep olur.

Burada mühim bir ayrımı belirtmek gerekir: Müşriklerin zemmedilen bu tavrıyla Mâide Sûresi 5/35'te buyrulan "vebtegû ileyhil vesîlete" (O'na varmak için vesîle arayın) emri birbirine karıştırılmamalıdır. Hakîkî vesîle, ya'nî mürşid-i kâmil, kişiyi kendine çağırmaz; kişiye Hakk'ı gösterir ve aradan çekilir. Müşrikin aracı kıldığı putlar veya şahıslar ise bakışı kendinde durdurur, Hakk'ı örter ve kendinde müstakil bir güç vehmettirir. Biri Hakk'a vuslata köprüdür, diğeri ise Hakk'a perdedir.

Bir başka yönden bakılırsa, sebeplere yapışmak ile vesîlelerden istifâde etmek arasında fark vardır. Birincisinde kişi sebebi müstakil bir güç sâhibi olarak görür. İkincisinde ise sebebin ardındaki gerçek fâilin Hakk olduğunu bilir ve sebebi O'nun tertîbi olarak kullanır.

Bu konuyla ilgili Fusûsu'l-Hikem'de (Ahmed Avni Konuk şerhi, Nûh Fassı, Cilt IV, s. 38-40) geçen bir bölümü özet olarak aktaralım:


Ârif olan, hangi sûrette zâhir olursa olsun, ibâdet edilenin hakîkatte kim olduğunu bilir. Putperestler, Hakk'ı belirli bir nesneye veya sûrete hapsederek Mukayyed İlâh'a taparken; muvahhidler (vahdet ehli), Hakk'ı her türlü kayıttan tenzîh ederek Mutlak İlâh'a yönelirler.

İbnü'l Arabî Hazretlerine göre; 'Rabbin, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi hükmetti (kazâ etti)" (İsrâ 17/23) âyeti, bir emir değil, varlıksal bir hüküm ifâde eder. Varlıkta Hakk'tan gayrı fâil ve mevcûd olmadığından, puta tapan bile hakîkatte o sûrette tecellî eden Hakk'ın bir ismine yönelmiştir. Zîrâ mahlûkâtın hepsi ilâhî isimlerin zuhûr mahallidir. Ancak onlar, Hakk'ı sâdece o sûretten ibâret sanarak ve O'nu sınırlayarak hatâya düşmüşlerdir.

Peygambere tâbi olan Hakk'ın Hâdî isminin mazharı olarak; şirke düşen ise Mudill isminin mazharı olarak O'na kulluk etmektedir. Hakk, putta dahi zâhirdir (Hakk'ın o sûretteki varlığıdır) ancak putun kendisi Hakk değildir (Hakk, o sûretle sınırlanamaz).


Özetle; putperestin hatâsı Hakk'ı o tek sûrete hapsetmesidir. Muvahhidin farkı, Hakk'ı hiçbir sûretle sınırlamaması ve her sûrette O'nu tanıyabilmesidir.

"İnnallâhe yahkumu beynehum fî mâ hum fîhi yahtelifûn" (Şüphesiz Allâh, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir): Gerçekten Allâh'a yakınlaşmak için mi velîler edindiler, yoksa onları ilâh mı edindiler, bu konudaki hükmü verecek olan Allâh'tır. Bu ifâdelerin geniş îzâhı kırk altıncı âyetin yorumunda yapılacaktır.

"İnnallâhe lâ yehdî men huve kâzibun keffâr" (Şüphesiz Allâh, yalancı ve çok inkârcı kimseyi doğru yola iletmez): "Kâzib" kelimesi "yalancı" ma'nâsındadır. "Keffâr" kelimesi ise "örtmek" anlamındaki "k-f-r" kökünden gelir ve "hakîkati ısrarla örten, nankör" demektir. Bu iki sıfât birbirini tamamlar. En büyük yalan, Hakk'tan ayrı müstakil bir varlık iddiâsında bulunmaktır; en büyük nankörlük ise Allâh'ın emânet olarak bahşettiği sıfâtları kendinden bilip tevhîd hakîkatinin üzerini cehâlet perdesiyle örtmektir.

"Hidâyet", Hakk'a ve hakîkate açılan bir kapıdır. Kişi, yalan olan benlik iddiâsını ve hakîkati örten nankörlüğü sürdürdükçe, o kapıdan içeri giremez, ya'nî kendini ve Hakk'ı tanıyamaz.

Allâh hidâyetten men etmez, kişi kendi kendini men eder. "Allâh hidâyet etmez" ifâdesi, kulun irâdesine engel olması değil, kişinin kendi tercîhinin ilâhî hüküm olarak tescîl edilmesidir. Bu husûsta daha geniş îzâh yirmi üçüncü âyetin yorumunda verilecektir.


Âyet 4

لَوْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يَتَّخِذَ وَلَداً لَاصْطَفٰى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۙ سُبْحَانَهُۜ هُوَ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

(39-4) Lev erâdallâhu en yettehıze veleden lastafâ mimmâ yahluku mâ yeşâ', subhâneh, huvallâhul vâhidul kahhâr.

(39-4) Eğer Allâh bir evlât edinmek isteseydi, halk ettiklerinden dilediğini seçerdi. O, bundan münezzehtir. O Allâh, Vâhid'dir, Kahhâr'dır.