İçeriğe atla
Zümer 4Cüz 23 · Sayfa 458

Zümer Sûresi 4. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Lev erâda(A)llâhu en yetteḣiże veleden lestafâ mimmâ yaḣluku mâ yeşâ(u)(c) subhâneh(u)(s) huva(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr(u)

Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O, bundan uzaktır, yücedir. O, bir ve her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan Allah'tır.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Üçüncü âyet, hâlis dînin yalnız Allâh'a âit olduğunu ve aracılara yönelmenin vehim kaynaklı bir şirk olduğunu ortaya koymuştur. Dördüncü âyet ise Allâh'a evlât isnâd etme şeklindeki şirkin en ağır biçimini ele almaktadır.

"Lev erâdallâhu en yettehıze veleden" (Eğer Allâh bir evlât edinmek isteseydi): Zâhir tefsîr geleneğinde bu âyet, Allâh'a evlât isnâd eden inanç sistemlerine karşı kesin bir reddiyedir. Evlât edinme, zâtî bir ihtiyaç ve eksiklik gerektirir; Allâh ise her türlü ihtiyaçtan münezzehtir.

Bâtınen; evlât, babayla aynı cinsten olmakla birlikte, ondan ayrı ve bağımsız bir varlığa sâhip olan bir "ikinci"dir. Oysa Vücûd tek ve bölünmezdir. Tüm mevcûdât O'nun tecellîsinden ibârettir; Vücûd'un kendisi değil, kayıtlanmış hâldeki çeşitli sûretleridir. Bu sebeple, Hakk'ın dışında O'nunla aynı cinsten ikinci bir "öz" olması muhâldir.

Bu sebeple, Hıristiyanların "Mesîh Allâh'ın oğludur" ve bâzı Yahudîlerin "Üzeyr Allâh'ın oğludur" iddiaları (Tevbe 9/30) ile müşrik Arapların "Melekler Allâh'ın kızlarıdır" inancı (Nahl 16/57; Necm 53/21-22), hep aynı hatâya dayanır: Tecellîyi müstakil bir varlık sanmak. Hâlbuki mevcûdâtın Hakk ile ilişkisi, iki ayrı varlık arasındaki bir neseb bağı değil; tecellî ile kaynağı arasındaki bir zuhûr ilişkisidir.

Bu ilişkiyi bir ayna misâliyle îzâh edebiliriz: Aynadaki görüntünün, bakan kişiden bağımsız bir varlığı yoktur. Görüntünün varlığı bakanın varlığına bağlıdır; ayna kırılırsa görüntü de ortadan kalkar, ancak bu bakana bir zevâl vermez. Burada ince bir nokta vardır: Görüntü bakanın kendisi değildir, ama bakandan bağımsız da değildir; ne aynıdır ne gayrıdır.

Bu yüzden, Hıristiyanlıktaki "tecessüd" anlayışı ile burada anlatılan "tecellî" birbirinden kesin olarak ayrılır. Tecessüd, ilâhî olanın mahlûk ile birleşmesini, yânî iki ayrı varlığın bir araya gelmesini ifâde eder. Tecellî ise birleşme değil, görünme ve yansımadır; güneşin aynada görünmesi, güneşin aynaya girmesi demek değildir.

"Lastafâ mimmâ yahluku mâ yeşâ'" (Halk ettiklerinden dilediğini seçerdi): "Istıfâ" kelimesi "saflık, duruluk" anlamındaki "s-f-v" kökünden gelir; "seçmek" ve "arındırmak" anlamlarını birlikte taşır. Cenâb-ı Hakk, sonsuz isim ve sıfâtlarını seyretmek ve göstermek murâd ettiğinde, bunu Zâtından ayrı bir oğul ile yapmaz; halk ettiklerinin içinden bir mazhar seçer ve onu kesret kirlerinden ve benlik vehminden arındırarak kendi tecellîsine lâyık hâle getirir.

Âl-i İmrân Sûresi 3/33'te buyrulur: "İnnallâhestafâ Âdeme ve Nûhan ve Âle İbrâhîme ve Âle İmrâne alel âlemîn" (Allâh, Âdem'i, Nûh'u, İbrâhîm âilesini ve İmrân âilesini âlemler üzerine seçti).

Bu seçilmişlik ve arındırılmışlığın zirvesi, Hakk'ın en kemâlli tecellîsi olan İnsân-ı Kâmil'dir. İnsân-ı Kâmil'lerin başı ve aslı ise Hz. Muhammed Mustafâ'dır (s.a.v.). O, Hakîkat-i Muhammediyye'nin âlem-i şehâdetteki en kemâlli taayyün noktasıdır. İlâhî isimlerin en parlak ve en kapsamlı tecellî ettiği (mazhar-ı etemm) toplayıcı varlıktır (kevn-i câmi').

Onun ümmetinden de her kim nefsini kesret ve benlik kirlerinden arındırarak, kalbini ilâhî tecellîye hazır saf bir ayna kılarsa, o da "ıstıfâ" edilen kullardan olur.

Özetle; ilâhî yakınlık, bir neseb ve soy bağıyla değil, kaynağın mazhardaki tecellîsinin mükemmelliğiyle ölçülür. Allâh'ın murâdı, O'na ortak olacak bir oğul değil, O'nun kemâlini eksiksiz yansıtacak bir halîfe kılmaktır.

Âyette geçen "mimmâ yahluku" (halk ettiklerinden) ifâdesi, seçilen varlığın "mahlûk" (halk edilmiş) olduğunu "hâlık" (halk edici) olmadığını açık olarak bildirmektedir. Halk edilmiş olan "hâdis"tir (sonradan olmadır), onda Ulûhiyyet olmaz, ancak Ulûhiyyet'in tecellîsi olur. "Mümkün" varlıktır, "Vâcibü'l Vücûd" olamaz.

"Subhânehu" (O, bundan münezzehtir): Bu, mutlak tenzîh ifâdesidir. Yukarıda, Allâh ile İnsân-ı Kâmil arasındaki yakınlıktan bahsetmiştik. "Subhânehu" ifâdesi, bu yakınlığın ve tecellînin bir "aynılaşma" ya da "birleşme" (ittihâd) olarak anlaşılmaması gerektiğini ihtâr eder. Ayna ne kadar mükemmel ve temiz olursa olsun, aynadaki görüntü, görüntünün sâhibi olan Zât ile aslâ birleşmez. Zât, mutlaklık yönüyle, her türlü kayıt, form ve tecellîden münezzehtir.

Tenzîh ile teşbîhi bir arada tutmanın (tevhîdi anlamanın) zorluğu da buradadır. Hakk, tecellîleriyle âlemdedir deyince "birleşme" anlaşılmamalı; Hakk, her şeyden münezzehtir deyince de "âlemden kopukluk" anlaşılmamalıdır. Bu iki ifâde birbirini dengeler, biri olmadan diğeri eksik kalır. Bu denge, sûrenin ilerleyen âyetlerinde farklı veçheleriyle tekrar ele alınacaktır.

"Huvallâhul vâhidul kahhâr" (O Allâh, Vâhid'dir, Kahhâr'dır): Âyetin sonunda, içindeki ma'nâları özetleyen iki ism-i şerîf zikredilir: "Vâhid" ve "Kahhâr".

"Vâhid" ismi, Vücûd-u Mutlak'ın Ahadiyyet mertebesinden Vâhidiyyet mertebesine taayyününe işâret eder. "Ahad", hiçbir kesret ve taayyünün bulunmadığı salt Teklik mertebesidir. "Vâhid" ise bu Tek'in isimleri ve sıfâtlarıyla birlikte, ancak hâlâ Birlik hâlinde bulunduğu mertebedir. Ahad'da çokluk yoktur; Vâhid'de çokluk vardır ama Birlik'te mahfûzdur.

Beyaz ışık, içinde bütün renkleri barındırır ama göze tek renk olarak görünür. Prizmadan geçtiğinde renkler ayrışır. İşte Vâhid, renklerin henüz ayrışmadığı ama potansiyel olarak hepsinin mevcut olduğu hâldir.

Bu mertebede bütün ilâhî isimler ve dolayısıyla bütün çokluk (kesret) potansiyel olarak mevcuttur. Tıpkı bütün sayıların (1)'den çıkması gibi, âlemdeki bütün çokluk da Vâhid olan Allâh'tan kaynaklanır. Bu isim, "evlât" veya "ikinci" bir varlık fikrini temelden reddeder.

"Kahhâr" ismi, "Vâhid" isminin tecellîsinin bir gereğidir; Vâhid'in tekliği, O'nun dışında müstakil varlık iddiâsında bulunan her şeyin kahredilmesini iktizâ eder. Bu kahır iki sûrette zâhir olur. Âfâkta, izâfî varlıkların fânîliği olarak tezâhür eder. Enfüste ise sâlikin vehimlerinin ve benlik iddiâlarının yıkılması olarak tecellî eder, tâ ki saf tevhîdden başka bir şey kalmasın. Bu hakîkat, Mü'min Sûresi 40/16'da ilân edilir: "Li menil mülkül yevm, lillâhil vâhidil kahhâr" (Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allâh'ındır).


Âyet 5

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۚ يُكَوِّرُ الَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَؕ كُلٌّ يَجْرٖي لِاَجَلٍ مُسَمًّىؕ اَلَا هُوَ الْعَزٖيزُ الْغَفَّارُ

(39-5) Halakas semâvâti vel arda bil hakk, yukevvirul leyl ale'n nehâri ve yukevvirun nehâre alâl leyli ve sehharaş şemse vel kamer, kullun yecrî li ecelin musemmâ, elâ huvel azîzul gaffâr.

(39-5) O, gökleri ve yeri hak ile halk etti. Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve Ay'ı emri altına almıştır. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İyi bil ki, O Azîz'dir, Gaffâr'dır.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)