Ḣaleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(s) yukevviru-lleyle ‘alâ-nnehâri veyukevviru-nnehâra ‘alâ-lleyl(i)(s) vesaḣḣara-şşemse velkamer(a)(s) kullun yecrî li-ecelin musemm(en)(k) alâ huve-l'azîzu-lġaffâr(u)
Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine örtüyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Bunların her biri belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.
O, gökleri ve yeri hak ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne sarıyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıyor. Güneşi ve ay'ı emrine âmade kılmış, her biri belli bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bil ki, çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan ancak O'dur.
Zümer Suresi 5. ayet, Allah'ın yaratma kudretini, evrenin düzenini ve kozmik hareketleri vurgulayan temel kavramlar içerir. Ayet, yaratılışın hakikatini, gece ve gündüzün döngüsünü ve gök cisimlerinin belirli bir düzene tabi oluşunu dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (خلق), bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmek demektir. Bu ayetteki 'خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ' ifadesi, Allah'ın gökleri ve yeri eşsiz bir düzen ve ölçüyle, önceden bir örneği olmaksızın yaratmasını anlatır. Bu, O'nun mutlak yaratıcı gücünü gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Halk (خلق), bir şeyi takdir etmek ve onu icat etmek anlamına gelir. Allah'ın yaratması, bir şeyin yoktan var edilmesi ve ona belirli bir şekil ve özellik verilmesidir. Ayetteki kullanımı, göklerin ve yerin Allah tarafından belirli bir hikmet ve amaç doğrultusunda yaratıldığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hak (حق), bir şeyin sabit ve gerçek olmasıdır. 'بالحق' ifadesi, göklerin ve yerin yaratılışının batıl veya anlamsız olmadığını, aksine bir hikmet ve adalet üzere kurulduğunu belirtir. Bu, yaratılışın sağlam temellere dayandığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hak' kavramı, nihai gerçeklik, adalet ve doğru olanı ifade eder. 'بالحق' ifadesi, evrenin yaratılışının rastgele değil, ilahi bir düzen ve adalet prensibi üzerine kurulu olduğunu vurgular. Bu, Allah'ın yaratıcılığının aynı zamanda hikmetli olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tekvir (تكوير), bir şeyi diğerinin üzerine sarmak, dolamak demektir. 'يُكَوِّرُ ٱلَّيْلَ عَلَى ٱلنَّهَارِ' ifadesi, gecenin gündüzün üzerine gelerek onu örtmesini, gündüzün de geceyi takip etmesini, sanki bir top gibi birbirlerinin üzerine sarılmasını mecazi olarak anlatır. Bu, sürekli ve düzenli bir değişimi ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tekvir (تكوير), bir şeyi yuvarlak hale getirmek, sarmak ve bükmek anlamlarına gelir. Ayetteki kullanımı, gece ve gündüzün birbirini takip eden, birbirine sarılan bir döngü içinde olduğunu, bu döngünün küresel bir hareketle ilişkili olabileceğini ima eder. Bu, evrenin dinamik yapısını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tekvir fiili, bir şeyin diğerini kuşatması, sarması ve onun yerine geçmesi anlamlarını taşır. Gece ve gündüzün birbirini 'sarması', dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle oluşan sürekli ve düzenli değişimi sembolize eder. Bu, Allah'ın evrendeki hassas düzenini ve kudretini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tesḫîr (تسخير), bir şeyi bir iş için emre amade kılmak, onu bir hizmete tahsis etmektir. 'وَسَخَّرَ ٱلشَّمْسَ وَٱلْقَمَرَ' ifadesi, güneş ve ayın Allah'ın emri altında belirli bir düzen içinde hareket ettiğini, insanlığın faydasına hizmet ettiğini belirtir. Bu, Allah'ın evren üzerindeki mutlak kontrolünü gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tesḫîr (تسخير), bir şeyi zorla veya isteyerek bir işe koşmak, onu bir hizmete tahsis etmektir. Güneş ve ayın 'musahhar' kılınması, onların kendi iradeleri dışında, Allah'ın koyduğu yasalara göre hareket ettiğini ve bu hareketin belirli bir amaca hizmet ettiğini ifade eder. Bu, kozmik düzenin ilahi bir iradeyle işlediğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cery (جري), akmak, koşmak, hareket etmek demektir. 'كُلٌّ يَجْرِى لِأَجَلٍ مُّسَمًّى' ifadesi, güneş ve ayın belirli bir süreye kadar kendi yörüngelerinde kesintisiz bir şekilde hareket ettiğini, bu hareketin bir sonu olduğunu belirtir. Bu, evrendeki her şeyin belirli bir plana ve zamana tabi olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Cery (جري), bir şeyin sürekli ve düzenli bir şekilde hareket etmesidir. Ayetteki kullanımı, gök cisimlerinin belirli bir yörünge ve hızla hareket ettiğini, bu hareketin ilahi bir takdirle sınırlı olduğunu vurgular. Bu, evrenin dinamik ve düzenli işleyişini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğafûr (غفور) ve Ğaffâr (غفار), günahları örten ve bağışlayan demektir. Ğaffâr, mübalağa sigası olup, Allah'ın günahları çokça ve tekrar tekrar bağışladığını, kullarının kusurlarını örttüğünü ifade eder. Ayetteki 'ٱلْغَفَّـٰرُ' sıfatı, Allah'ın yaratma ve kudretinin yanı sıra, merhamet ve bağışlayıcılığının da sonsuz olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Ğaffâr' sıfatı, Allah'ın insanlara karşı olan engin merhametini ve günahları affetme yeteneğini vurgular. Bu sıfat, Allah'ın sadece yaratıcı ve güçlü olmadığını, aynı zamanda kullarına karşı şefkatli ve bağışlayıcı olduğunu gösterir. Ayetteki bağlamda, O'nun kudretinin yanında rahmetinin de bulunduğunu belirtir.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Dördüncü âyet, Allâh'ın Vâhid ve Kahhâr oluşuyla tevhîdi te'sîs etmişti. Beşinci âyet ise bu tevhîdin delillerini kevnî âlemden sunmaktadır.
"Halakas semâvâti vel arda bil hakk" (O, gökleri ve yeri hak ile halk etti): Gökler ve yer gayesiz değildir; bir amaç için halk edilmiştir. Bu amaç, birinci âyetin yorumunda Kenz-i Mahfî hadîsi çerçevesinde açıklandığı üzere, Allâh'ın gizli hazînesi olan isim ve sıfâtlarını zuhûra getirmesi ve bunların bilinmesidir.
İşte göklerin ve yerin "bil Hakk" halk edilmesinin sırrı budur: Kâinât, Hakk'ın kendi cemâlini seyrettiği bir aynadır. Kâinatın ve içindeki mahlûkâtın Hakk'ın varlığından ayrı müstakil bir varlığı yoktur. Bunların zâhiri "halk" iken, onların varlığını ayakta tutan bâtını, özü, hakîkati ise "Hakk"tır.
Buradaki "bil Hakk" ifâdesi, ikinci âyetteki "innâ enzelnâ ileykel kitâbe bil Hakk" ifâdesiyle paraleldir. Orada Kitâb'ın, burada ise kâinâtın "Hakk ile" gönderilmesi/halk edilmesi aynı hakîkate işâret eder: İkisi de Hakk'ın tecellîsidir. Birinci âyette açıklanan Kitâb-ı Mestûr ile Kitâb-ı Manzûr, tek hakîkatin iki vechesidir.
"Yukevvirul leyl ale'n nehâri ve yukevvirun nehâre alâl leyli" (Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor): "Yukevviru" kelimesi "k-v-r" kökünden türemiş olup, "örter, sarar, çevirir" anlamındadır. Arapça'da yaygın olarak başa sarık sarmayı ifade etmek için kullanılan bir fiildir.
Bu sebeple, âyette dünyânın yuvarlak oluşuna ve kendi ekseni etrafında dönüşü netîcesinde gece ve gündüzün kesintisiz olarak birbirini tâkip ettiğine işâret vardır. Bu iki zıt arasındaki geçiş âni değil kademelidir; güneş doğarken ve batarken gökte şafak ve alacakaranlığın renkleri görülür.
"Gece" bâtını, vahdeti, fenâ fillâh'ı, celâli ve zulmeti; "gündüz" ise zâhiri, kesreti, bakâ billâh'ı, cemâli ve nûru sembolize eder. Enfüsî yönden bakıldığında ise, gece kabz ve nefsâniyet hâline, gündüz ise bast ve rûhâniyet hâline işâret eder. Âlemde olduğu gibi insânda da bu zıt hâller birbirini kovalar. Her hâl geçicidir ve zıttına dönecektir. Bunu bilen kimse, ne kabz'da ümitsiz olur ne bast'da gâfil olur.
"Ve sehharaş şemse vel kamer" (Güneşi ve Ay'ı emri altına almıştır): "Sehhara", "boyun eğdirmek, hizmete vermek, emre âmâde kılmak" anlamlarına gelir. Güneş ve ayın teshîr edilmesi, kâinattaki hiçbir varlığın, ne kadar büyük ve güçlü görünürse görünsün, kendi başına bir irâde sâhibi olmadığını bildirmektedir. Her şey gibi onlar da, Hakk'ın emrine râm olmuş, O'nun nizâmına tâbi kılınmış tecellîlerdir. Onlar, eski insânların bir kısmının zannettiği gibi ilâhlar değildirler.
Tasavvuf geleneğinde güneş, Hakîkat-i İlâhiyye'yi ve Zât-ı İlâhî'yi temsîl eder. O, nûrun ve hayâtın kaynağıdır. Ay ise Hakîkat-i Muhammediyye'yi ve Nûr-u Muhammedî'yi temsîl eder. Ayın ışığını güneşten alıp yansıtması gibi, Hakîkat-i Muhammediyye de feyzini Hakîkat-i İlâhiyye'den alır; kendi başına bir nûr kaynağı değildir, lâkin o feyzi alıp yeryüzüne ulaştıran yegâne vâsıtadır.
Enfüsî karşılıklarına bakıldığında, güneş insandaki Rûh'a, ay ise Kalb'e tekâbül eder. Ancak bu semboller tek yönlü değildir. Seyr ü sülûkta mesâfe kat etmemiş, gaflet hâlindeki nefste güneş, gurûr, kibir ve enâniyete; ay ise hayâl ve vehme işâret eder.
"Kullun yecrî li ecelin musemmâ" (Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider): "Ecelin müsemmâ" (belirlenmiş süre) ifâdesi, her tecellînin bir sonu olduğuna işâret eder. Güneş ve ay dâhil hiçbir mazhar ebedî değildir. Her tecellî, belirli bir süre için var olur ve sonra kalkar; zâhir âlemden gayb âlemine, izâfî varlıktan izâfî yokluğa döner. Bu geliş ve gidişler rastgele değil a'yân-ı sâbite adı verilen bir programa göre olur. Tecellîye bağlanan, onun sona ermesiyle acı çeker. Tecellînin kaynağına bağlanan ise kaybedecek bir şeyi yoktur, çünkü kaynak Bâkî'dir ve dönüş O'nadır.
"Elâ huvel azîzul gaffâr" (İyi biliniz ki, O Azîz'dir, Gaffâr'dır): "Elâ" edatı burada da dikkat çekmektedir; ancak bu kez ardından gelen mesaj, iki zıt gibi görünen esmânın (Azîz ve Gaffâr) nasıl bir arada işlediğidir.
"Azîz" isminin geniş îzâhı birinci âyetin yorumunda yapılmıştı. Burada öne çıkan yönü, Hakk'ın hem egemenliği hem de erişilmezliğidir.
"Gaffâr" ismi ise, "örtmek, setretmek" ma'nâsındaki "ğ-f-r" kökünden gelir. Gece gündüzü, gündüz geceyi nasıl örtüyorsa, Gaffâr olan Allâh da kullarının kusurlarını öyle örter. Örtmek iki şekilde anlaşılır: Birincisi, Allâh kulun günâhını başkalarından gizler ve onu rezîl etmez. İkincisi, Allâh o günâhı sanki hiç olmamış gibi siler.
Bu iki zıt isimden ilki (Azîz), Cenâb-ı Hakk'ın aşkınlığını (tenzîh) ve Celâl'ini, ikincisi (Gaffâr) ise yakınlığını (teşbîh) ve Cemâl'ini yansıtır. Allâh güçlü ve yenilmezdir, ancak zâlim değildir; bu ikisinin bir arada oluşu kemâldir. Cezâlandırmaya tam muktedir olduğu hâlde mağfiret eder; O'nun affı acziyetten değil, kudret ve kemâlindendir.
Seyr ü sülûkün başında bu iki ismin kuldaki karşılıkları "havf" (korku) ve "recâ" (ümit)tir. İlerleyen aşamalarda kul Allâh ahlâkıyla ahlâklanmaya başladığında bu isimler kendisinden "heybet" ve "ünsiyet" olarak tecellî eder.
Âyet 6
خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقاً مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ
(39-6) Halakakum min nefsin vâhidetin summe ceale minhâ zevcehâ ve enzele lekum minel en'âmi semâniyete ezvâc, yahlukum fî butûni ummehâtikum halkan min ba'di halkın fî zulumâtin selâs, zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk, lâ ilâhe illâ hû, fe ennâ tusrafûn.
(39-6) Sizi tek bir nefsten halk etti, sonra ondan da eşini var etti. Sizin için hayvanlardan sekiz eş (çift) indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir halk edilişten sonra diğer bir halk edilişe geçirerek halk etmektedir. İşte bu Allâh, sizin Rabbinizdir. Mülk O'nundur. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyken nasıl da (haktan) döndürülürsünüz?