İçeriğe atla
Zümer 5Cüz 23 · Sayfa 458

Zümer Sûresi 5. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Ḣaleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(s) yukevviru-lleyle ‘alâ-nnehâri veyukevviru-nnehâra ‘alâ-lleyl(i)(s) vesaḣḣara-şşemse velkamer(a)(s) kullun yecrî li-ecelin musemm(en)(k) alâ huve-l'azîzu-lġaffâr(u)

Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine örtüyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Bunların her biri belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Dördüncü âyet, Allâh'ın Vâhid ve Kahhâr oluşuyla tevhîdi te'sîs etmişti. Beşinci âyet ise bu tevhîdin delillerini kevnî âlemden sunmaktadır.

"Halakas semâvâti vel arda bil hakk" (O, gökleri ve yeri hak ile halk etti): Gökler ve yer gayesiz değildir; bir amaç için halk edilmiştir. Bu amaç, birinci âyetin yorumunda Kenz-i Mahfî hadîsi çerçevesinde açıklandığı üzere, Allâh'ın gizli hazînesi olan isim ve sıfâtlarını zuhûra getirmesi ve bunların bilinmesidir.

İşte göklerin ve yerin "bil Hakk" halk edilmesinin sırrı budur: Kâinât, Hakk'ın kendi cemâlini seyrettiği bir aynadır. Kâinatın ve içindeki mahlûkâtın Hakk'ın varlığından ayrı müstakil bir varlığı yoktur. Bunların zâhiri "halk" iken, onların varlığını ayakta tutan bâtını, özü, hakîkati ise "Hakk"tır.

Buradaki "bil Hakk" ifâdesi, ikinci âyetteki "innâ enzelnâ ileykel kitâbe bil Hakk" ifâdesiyle paraleldir. Orada Kitâb'ın, burada ise kâinâtın "Hakk ile" gönderilmesi/halk edilmesi aynı hakîkate işâret eder: İkisi de Hakk'ın tecellîsidir. Birinci âyette açıklanan Kitâb-ı Mestûr ile Kitâb-ı Manzûr, tek hakîkatin iki vechesidir.

"Yukevvirul leyl ale'n nehâri ve yukevvirun nehâre alâl leyli" (Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor): "Yukevviru" kelimesi "k-v-r" kökünden türemiş olup, "örter, sarar, çevirir" anlamındadır. Arapça'da yaygın olarak başa sarık sarmayı ifade etmek için kullanılan bir fiildir.

Bu sebeple, âyette dünyânın yuvarlak oluşuna ve kendi ekseni etrafında dönüşü netîcesinde gece ve gündüzün kesintisiz olarak birbirini tâkip ettiğine işâret vardır. Bu iki zıt arasındaki geçiş âni değil kademelidir; güneş doğarken ve batarken gökte şafak ve alacakaranlığın renkleri görülür.

"Gece" bâtını, vahdeti, fenâ fillâh'ı, celâli ve zulmeti; "gündüz" ise zâhiri, kesreti, bakâ billâh'ı, cemâli ve nûru sembolize eder. Enfüsî yönden bakıldığında ise, gece kabz ve nefsâniyet hâline, gündüz ise bast ve rûhâniyet hâline işâret eder. Âlemde olduğu gibi insânda da bu zıt hâller birbirini kovalar. Her hâl geçicidir ve zıttına dönecektir. Bunu bilen kimse, ne kabz'da ümitsiz olur ne bast'da gâfil olur.

"Ve sehharaş şemse vel kamer" (Güneşi ve Ay'ı emri altına almıştır): "Sehhara", "boyun eğdirmek, hizmete vermek, emre âmâde kılmak" anlamlarına gelir. Güneş ve ayın teshîr edilmesi, kâinattaki hiçbir varlığın, ne kadar büyük ve güçlü görünürse görünsün, kendi başına bir irâde sâhibi olmadığını bildirmektedir. Her şey gibi onlar da, Hakk'ın emrine râm olmuş, O'nun nizâmına tâbi kılınmış tecellîlerdir. Onlar, eski insânların bir kısmının zannettiği gibi ilâhlar değildirler.

Tasavvuf geleneğinde güneş, Hakîkat-i İlâhiyye'yi ve Zât-ı İlâhî'yi temsîl eder. O, nûrun ve hayâtın kaynağıdır. Ay ise Hakîkat-i Muhammediyye'yi ve Nûr-u Muhammedî'yi temsîl eder. Ayın ışığını güneşten alıp yansıtması gibi, Hakîkat-i Muhammediyye de feyzini Hakîkat-i İlâhiyye'den alır; kendi başına bir nûr kaynağı değildir, lâkin o feyzi alıp yeryüzüne ulaştıran yegâne vâsıtadır.

Enfüsî karşılıklarına bakıldığında, güneş insandaki Rûh'a, ay ise Kalb'e tekâbül eder. Ancak bu semboller tek yönlü değildir. Seyr ü sülûkta mesâfe kat etmemiş, gaflet hâlindeki nefste güneş, gurûr, kibir ve enâniyete; ay ise hayâl ve vehme işâret eder.

"Kullun yecrî li ecelin musemmâ" (Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider): "Ecelin müsemmâ" (belirlenmiş süre) ifâdesi, her tecellînin bir sonu olduğuna işâret eder. Güneş ve ay dâhil hiçbir mazhar ebedî değildir. Her tecellî, belirli bir süre için var olur ve sonra kalkar; zâhir âlemden gayb âlemine, izâfî varlıktan izâfî yokluğa döner. Bu geliş ve gidişler rastgele değil a'yân-ı sâbite adı verilen bir programa göre olur. Tecellîye bağlanan, onun sona ermesiyle acı çeker. Tecellînin kaynağına bağlanan ise kaybedecek bir şeyi yoktur, çünkü kaynak Bâkî'dir ve dönüş O'nadır.

"Elâ huvel azîzul gaffâr" (İyi biliniz ki, O Azîz'dir, Gaffâr'dır): "Elâ" edatı burada da dikkat çekmektedir; ancak bu kez ardından gelen mesaj, iki zıt gibi görünen esmânın (Azîz ve Gaffâr) nasıl bir arada işlediğidir.

"Azîz" isminin geniş îzâhı birinci âyetin yorumunda yapılmıştı. Burada öne çıkan yönü, Hakk'ın hem egemenliği hem de erişilmezliğidir.

"Gaffâr" ismi ise, "örtmek, setretmek" ma'nâsındaki "ğ-f-r" kökünden gelir. Gece gündüzü, gündüz geceyi nasıl örtüyorsa, Gaffâr olan Allâh da kullarının kusurlarını öyle örter. Örtmek iki şekilde anlaşılır: Birincisi, Allâh kulun günâhını başkalarından gizler ve onu rezîl etmez. İkincisi, Allâh o günâhı sanki hiç olmamış gibi siler.

Bu iki zıt isimden ilki (Azîz), Cenâb-ı Hakk'ın aşkınlığını (tenzîh) ve Celâl'ini, ikincisi (Gaffâr) ise yakınlığını (teşbîh) ve Cemâl'ini yansıtır. Allâh güçlü ve yenilmezdir, ancak zâlim değildir; bu ikisinin bir arada oluşu kemâldir. Cezâlandırmaya tam muktedir olduğu hâlde mağfiret eder; O'nun affı acziyetten değil, kudret ve kemâlindendir.

Seyr ü sülûkün başında bu iki ismin kuldaki karşılıkları "havf" (korku) ve "recâ" (ümit)tir. İlerleyen aşamalarda kul Allâh ahlâkıyla ahlâklanmaya başladığında bu isimler kendisinden "heybet" ve "ünsiyet" olarak tecellî eder.


Âyet 6

خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍۜ يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقاً مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

(39-6) Halakakum min nefsin vâhidetin summe ceale minhâ zevcehâ ve enzele lekum minel en'âmi semâniyete ezvâc, yahlukum fî butûni ummehâtikum halkan min ba'di halkın fî zulumâtin selâs, zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk, lâ ilâhe illâ hû, fe ennâ tusrafûn.

(39-6) Sizi tek bir nefsten halk etti, sonra ondan da eşini var etti. Sizin için hayvanlardan sekiz eş (çift) indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir halk edilişten sonra diğer bir halk edilişe geçirerek halk etmektedir. İşte bu Allâh, sizin Rabbinizdir. Mülk O'nundur. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyken nasıl da (haktan) döndürülürsünüz?


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)