İçeriğe atla
Zümer 6Cüz 23 · Sayfa 459

Zümer Sûresi 6. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Ḣalekakum min nefsin vâhidetin śümme ce'ale minhâ zevcehâ ve enzele lekum mine-l-en'âmi śemâniyete ezvâc(in)(c) yaḣlukukum fî butûni ummehâtikum ḣalkan min ba'di ḣalkin fî zulumâtin śelâś(in)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum lehu-lmulk(u)(s) lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) feennâ tusrafûn(e)

O, sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan eşini var etti. Sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olarak) sekiz eş yarattı. Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk (mutlak hakimiyet) yalnız O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde, nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-6) Halakakum min nefsin vâhidetin summe ceale minhâ zevcehâ ve enzele lekum minel en'âmi semâniyete ezvâc, yahlukum fî butûni ummehâtikum halkan min ba'di halkın fî zulumâtin selâs, zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk, lâ ilâhe illâ hû, fe ennâ tusrafûn.

(39-6) Sizi tek bir nefsten halk etti, sonra ondan da eşini var etti. Sizin için hayvanlardan sekiz eş (çift) indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir halk edilişten sonra diğer bir halk edilişe geçirerek halk etmektedir. İşte bu Allâh, sizin Rabbinizdir. Mülk O'nundur. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyken nasıl da (haktan) döndürülürsünüz?


Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Beşinci âyet, kevnî delillerle Hakk'ın birliğini ortaya koymuştu. Bu âyet ise aynı hakîkati insânın halk edilişi üzerinden beyân etmektedir.

"Halakakum min nefsin vâhidetin summe ceale minhâ zevcehâ" (Sizi tek bir nefsten halk etti, sonra ondan da eşini var etti): Zâhiren bakıldığında, âyetin bu bölümü, tüm insân neslinin tek bir atadan Hz. Âdem'den geldiğini, zevcesi Hz. Havvâ'nın da ondan (sol kaburga kemiğinden) halk edildiğini bildirmektedir.

Bâtınen ise, tüm mevcûdatın tek bir ilâhî "öz"ün zuhûr ve tecellîlerinden meydana geldiği bildirilmektedir. Bu öz, vâhid olan Hakk'ın "Âdem-i Hakîkî", "Hakîkat-i Muhammediyye" ya da "Akl-ı Evvel" olarak ifâde edilen nefsidir. "Minhâ zevcehâ" (ondan eşini) ifâdesindeki "zevce" ise, bu aslın aynasına ve zuhûr mahalline, Nefs-i Küll'e (Havvâ) tekâbül eder.

Halk, Hakk'taki ilâhî hakîkatlerin bu âlem aynasındaki tecellîleri olarak zuhûra gelmiştir. Âyette geçen "summe" (sonra) kelimesi, zamânî bir sıralama değil, mertebe farkını ifâde eder: önce asıl, sonra ondan zuhûr eden sûret.

Halkın meydana gelebilmesi için bir tecellî edene, bir de bu tecellîyi kabul edecek bir mahalle ihtiyaç vardır. "Nefs-i Vâhide" ya'nî Âdem, eril, fâil, etki (tecellî) edendir; "eşi" Havvâ ise dişil, mef'ûl, etkiyi (tecellîyi) kabûl edendir. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husûs şudur ki: Âdem ve Havvâ hakîkatte iki ayrı varlık değildir; Havvâ, Âdem'in nefsinin sûretidir.

Burada eril ve dişil kavramları biyolojik cinsiyet anlamında değildir; fâil ile münfail, tecellî eden ile tecellîyi kabûl eden arasındaki ilişkiyi ifâde eder. Bu iki yön, tek hakîkatin iki vechidir; ikisi de aynı nefsten gelir.

Enfüsî yönden; tek nefsten halk edilen varlığımız a'yân-ı sâbitelerimiz, zevce ise bu a'yânın zuhûr ettiği bedenlerimiz ve nefsî varlığımızdır.

"Ve enzele lekum minel en'âmi semâniyete ezvâc" (Sizin için hayvanlardan sekiz eş (çift) indirdi): Âyette hayvanlar için "halaka" (halk etti) değil "enzele" (indirdi) fiili kullanılmıştır. Bu, hayvanların da rastgele veya kendi kendine oluşmuş varlıklar olmadığını, onların da Hakk'ın ilminden zuhûr etmiş birer tecellî olduğuna işârettir. Birinci âyette açıklandığı üzere, tenzîl yalnızca vahye mahsûs değildir; bütün varlık âlemi Hakk'ın tenezzülü ile var olmuştur.

Zâhir tefsîr geleneğinde bu "sekiz eş", En'âm Sûresi 6/143-144'te açıklandığı üzere koyun, keçi, sığır ve deveden birer erkek ve dişi olmak üzere sekiz sınıf olarak anlaşılmıştır.

Sekiz sayısı seyr ü sülûkte İbrâhîmiyyet mertebesini ifâde eder. İbrâhîm (a.s.) gördüğü bir rü'yâ üzerine evlâdını kurbân etmeye gitmiş, ancak Cenâb-ı Hakk evlâdının yerine kendisine bir koç göndermiştir. "Evlâdını kurbân etmek", nefsini Hakk yolunda fedâ etmektir. O mertebedeki (tevhîd-i ef'âl) karşılığı, kesret âleminde ayrı ayrı görünen varlıklardan zuhûr eden fiillerin tümünü Hakk'ın fiili olarak görmek, bunları izâfî varlıklara değil tek fâil olan Hakk'a bağlamaktır. "Lâ fâile illâ Allâh" hakîkatini idrâk etmektir.

"Yahlukukum fî butûni ummehâtikum halkan min ba'di halkın fî zulumâtin selâs, zâlikumullâhu rabbukum lehul mulk" (Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir halktan sonra diğer bir halk edilişe geçirerek halk etmektedir): Anne karnındaki "üç karanlık" , zâhiren, karın boşluğu (batın), rahim (rahm) ve cenîni saran zar (meşîme/plasenta) katmanlarıdır. Bâtınen ise insânlık mertebesine gelmeden evvel aşılması gereken üç mertebeye (mâden, nebât ve hayvân) tekâbül eder.

Bu üçlü zulmet teması, Kur'ân'da farklı bağlamlarda karşımıza çıkar ve her birinde sâlikin aşması gereken perdelere işâret eder. Örneğin, Hz. Yûnus (a.s.) üç karanlık içerisinde kalmıştı: Nefsin karanlığı, balığın karnının karanlığı ve denizin dibinin karanlığı. Bu üç zulmette "Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu mine'z-zâlimîn" (Senden başka ilâh yoktur, Seni tenzîh ederim; ben gerçekten zâlimlerden oldum) (Enbiyâ 21/87) diyerek Hakk'a ilticâ etti ve bu karanlıklardan kurtuldu.

"Zâlikumullâhu rabbukum" (İşte bu Allâh, sizin Rabbinizdir): Rabb kavramı üç şekilde ele alınabilir:

Birincisi, "Rabbu'l-erbâb"dır. O bütün rablerin Rabbi ve mutlak terbiye edici olan Allâh'tır. Bu, kayıtsız ve mutlak Rubûbiyyettir.

İkincisi, "Rabb-i Hâss"tır. Her varlığın a'yân-ı sâbitesinde hangi isim ile terbiye edileceği ezelde takdîr edilmiştir; işte o isim, o varlığın Rabb-i Hâss'ıdır. Birinin Rabbi Hâdî ismiyle terbiye ederken, diğerininki Celîl ismiyle terbiye edebilir. Bu Rabb-i Hâss'lar birbirinden farklı olsa da hepsi Rabbu'l-erbâb'a bağlıdır; Allâh'tan ayrı birer varlık değil, O'nun Rubûbiyyet mertebesindeki muhtelif tecellîleridir.

Üçüncüsü, "rabb-i hayâlî"dir. Kişinin zihninde tasavvur ettiği hayâlî bir sûrettir. Bunun îzâhını Ahmed Avni Konuk'tan alalım (Fusûsu'l-Hikem şerhi, Hûd Fassı, s. 317-318) (Bugün kullanılmayan eski Osmanlıca kelimelerin yerine okuma kolaylığı olması için Türkçe karşılıkları konmuştur.):


Bilinsin ki, müşâhede ehli dışındaki her bir şahsın, zihninde tasavvur edip i'tikâd ettiği birer İlâh vardır. Onlar, bulundukları muhît içinde küçük yaşlarından beri, İlâh hakkında işittikleri ve okudukları vasıfları bir araya toplayıp, bunların tümünden, zihinlerinde birer İlâh tasavvur ve tahayyül ederler. Bu sûret onların kendi nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri ilâhdır. Ve onlar kendilerince, işte İlâh böyledir ve böyle olmak lâzım gelir, derler… Ve onların kulluk anlayışı bu sûretedir. Halbuki o sûreti, nefislerinde, yine kendi nefislerinden îcâd ettikleri için bu zihinlerinde yücelttikleri İlâh nefislerinin aynısı olur. Dolayısıyla nefislerine tapmış olurlar. Bu ise putperestlikten başka bir şey değildir. Aralarında şu kadar fark vardır ki, putperestlerin putu zâhir olduğu için herkes görür; bunların putu gizlidir, yalnız kendilerine mahsustur. Ve bunların bahis ve delillerindeki ma‘nâ ancak hayalî ilâhlarını birbirlerine kabûl ettirmekten ibârettir. Ve her birisi kendi hayâlinin diğerleri üzerinde hükümrân olmasını ister.

Fakat müşâhede ehli böyle değildir. Onların kalpleri, aklî zanlar ve vehme dayalı inançlardan arınmıştır. Bu hakikate yönelmiş kimseler, İlâh’ın zâtı bakımından, tahayyül ve kayıt kabul etmeyeceğini, fakat esmâ ve sıfât bakımından, muhtelif sûretlerde tecelliyâtı bulunduğunu bilirler; ve tek bir i'tikâd ile kayıtlı olmayıp, O’nu her şeyde müşâhede ederler.

İlk grup sûre-i İhlâs’ı okuyup ma‘nâsına muhâlefet ederler. Ya‘nî Hak, kimseden doğmadığı halde onlar nefislerinden tevlîd (doğurur) ve îcâd ederler; ve bu hayal ettikleri sûreti Hakk’a küfviyy (denk) kabûl etmiş olurlar. İkinci grup ise, ne hâdisten (sonradan olan varlıktan) tevlîd ve îcâd ederler ve ne de denk kabûl ederler.

Şimdi Hak, i'tikâd sâhiplerine, hayallerindeki sûrete uygun olarak tecellî ettiği vakit onu kabûl edip onaylayan olurlar; ve o sûretin hilâfında olarak vâki‘olan tecellî-i Hakk’ı inkâr edip ondan Hakk’a sığınırlar. Ve hakîkatte, Hakk’a karşı edebsizlik ettikleri hâlde, bu inkârlarıyla edebi koruduklarını zannederler. Bununla birlikte Hak, dış dünyadaki sûretlerde ve zihinsel alanın tamamında tecelli eden olduğundan, onların i'tikâd ve tahayyül eyledikleri sûretlerde tecellî eden dahi Hak’tır. Onların edebe aykırı davranışları, Hakk’ı o sûrete sınırlı kılmış olmalarından kaynaklanmaktadır.


Bu âyette "Rabbiniz" ifâdesi Rabbu'l-erbâb'ı kasteder; zîrâ devâmında "lehu'l mulk" (mülk O'nundur) buyrularak mutlak Rubûbiyyete dikkat çekilmektedir.

"Lehu'l mulk" (Mülk O'nundur): Mülk O'nundur demek, mülkün tapusu O'ndadır demek değildir. Tapu, sâhip ile mülk arasında bir mesâfe ve ayrılık varsayar. Oysa burada mülk, sâhibinden ayrı bir şey değildir, bizzât O'nun zuhûr ve tecellîsidir. Mülkün sâhibi de O'dur, mâliki de O'dur (O Mâlik el-Mülk'tür), orada tasarruf eden de O'dur. Bu sebeple, "Lâ ilâhe illâ Hû"dur.

Dördüncü âyetin yorumunda zikredilen "Li menil mulkul yevm" (Bugün mülk kimindir?) (Mü'min 40/16) âyeti bu hakîkati te'yîd eder: Zuhûrda olan tek tek varlıklardan hiçbirinin kendine âit bir varlığı yoktur, onların tümünde taayyün eden, onların melîki ve mâliki Hakk'ın ta kendisidir.

"Lâ ilâhe illâ hû" (O'ndan başka ilâh yoktur): "Hû" zamîri, Zât-ı Mutlak'a işâret eder; hiçbir kayıt ve şartla sınırlanmayan, idrâk ve işârete gelmeyen saf Vücûd'a. Bu mertebede Hakk, her türlü noksanlıktan ve mahlûkât benzerliğinden bütünüyle münezzehtir.

"İllâ" edâtı ise, bu Mutlak Vücûd'un dışında müstakil bir varlığın bulunmadığını bildirirken, aynı zamanda mevcûdâtın ne olduğuna da işâret eder: Gördüğümüz her şey, o mutlak Vücûd'un, Vücûd-u Mukayyed olarak, esmâ ve sıfât perdesi ardından mahlûkât aynalarında kayıtlanmış tecellîsidir. Her ayna ışığı ancak kendi kâbiliyeti nisbetinde alır ve yansıtır, bu sebeple tecellî "mukayyed" ya'nî kayıtlı olur. Mukayyed olan kendi başına bir varlık kaynağı değildir; varlığı, Mutlak'ın onda zuhûr etmesiyledir.

Âyet bu iki hakîkati tek bir cümlede cem' eder: "Lâ ilâhe" ile Hakk'ı her türlü şerîkten tenzîh eder, "illâ Hû" ile de O'nun dışında gerçek bir varlık olmadığını beyân ederek tenzîh içinde teşbîhin kapısını açar. Zîrâ ârif olan, Hakk'ı ne yalnızca tenzîh ederek âlemden koparır ne de yalnızca teşbîh ederek mahlûkâtla bir tutar; "Lâ ilâhe illâ Hû"nun bütününü okur ve Mutlak Vücûd'u kayıtlı olanda müşâhede ederek her şeyi O'nun bir tecellîsi olarak bilir.

"Fe ennâ tusrafûn" (Öyleyken nasıl da (Hakk'tan) döndürülürsünüz?): Eğer bütün kâinat O'nun tecellîlerinden ibâret ise, mülk O'na âitse ve O'ndan başka mevcûd yoksa, o halde insân nereye döndürülüyor olabilir?

Hakk'ın varlığından başka bir mahall, başka bir yön yoktur ki insân oraya dönsün. O hâlde burada ifâde edilen dönüş, hakîkî değil vehmî bir dönüştür: Hakk'ın her yerde ve her şeyde hâzır olduğu hakîkatinden gâfil kalmaktır. Bu gaflet, Mutlak Varlık yerine O'nun kayıtlı zuhûrlarına yönelmek, belirli mahallerdeki tecellîlere takılıp kalmaktır.


Âyet 7

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)