İn tekfurû fe-inna(A)llâhe ġaniyyun ‘ankum(s) velâ yerdâ li'ibâdihi-lkufr(a)(s) ve-in teşkurû yerdahu lekum(k) velâ teziru vâziratun vizra uḣrâ(k) śümme ilâ rabbikum merci'ukum feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta'melûn(e)(c) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)
Eğer inkar ederseniz, şüphesiz ki Allah sizin iman etmenize muhtaç değildir. Ama kullarının inkar etmesine razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin için buna razı olur. Hiçbir günahkar başka bir günahkarın yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O da size yaptıklarınızı haber verir. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir.
Eğer inkâr ederseniz, şüphe yok ki Allah'ın size ihtiyacı yoktur. Bununla beraber kulları hesabına küfre razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin hesabınıza ona razı olur. Hiçbir günahkar da diğerinin günahını çekecek değildir. Sonra dönüşünüz, Rabbinizedir. O vakit, O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir. Çünkü O, bütün kalplerin özünü bilir.
Zümer Suresi'nin 7. ayeti, insanın Allah'a karşı tutumunu (küfür veya şükür) ve bu tutumun sonuçlarını ele almaktadır. Ayet, Allah'ın müstağniliğini, kullarının inkarından hoşnutsuzluğunu, şükredenlerden razı oluşunu, kişisel sorumluluk ilkesini ve nihai dönüşün Allah'a olduğunu vurgulayarak temel inanç ve ahlak prensiplerini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-F-R kökünün asıl anlamının 'örtmek' olduğunu belirtir. Çiftçinin tohumu toprağa örtmesi gibi, gerçeği veya nimeti örtmek de küfürdür. Ayetteki 'tekfüru' fiili, Allah'ın varlığını, birliğini veya gönderdiği mesajı inkar etme, üzerini örtme anlamında kullanılmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfür' kavramının Kur'an'da sadece 'inanmamak' değil, aynı zamanda 'nankörlük' ve 'gerçeği bile bile reddetmek' gibi derin anlamlar taşıdığını vurgular. Ayetteki 'tekfüru' ifadesi, Allah'ın lütuflarına karşı nankörlük etme ve O'nun hakikatini örtme eylemini kapsar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ğ-N-Y kökünün 'ihtiyaçsız olmak' ve 'zengin olmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ğanî' kelimesi, Allah'ın kullarının ibadetlerine veya imanlarına hiçbir şekilde muhtaç olmadığını, O'nun zatı itibarıyla tam ve eksiksiz olduğunu mecazi bir anlatımla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğ-N-Y kelimesinin 'ihtiyaçtan uzak olmak' anlamına geldiğini ve Allah için kullanıldığında O'nun mutlak zenginliğini ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'ğanî' kelimesi, Allah'ın kullarının küfründen veya şükründen etkilenmeyecek kadar yüce ve müstağni olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): R-D-Y kökünün 'rıza' ve 'hoşnutluk' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yerda' fiili, Allah'ın kullarının inkarından hoşnut olmadığını, şükretmelerinden ise razı olduğunu ifade eder. Bu, Allah'ın iradesinin ve beğenisinin bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rıza kavramının, bir şeyden memnuniyet duyma ve onu kabul etme hali olduğunu açıklar. Ayetteki 'yerda' fiili, Allah'ın kullarının küfrünü tasvip etmediğini, şükürlerini ise kabul edip ödüllendireceğini gösteren ilahi bir sıfattır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ş-K-R kökünün 'nimetin izharı' ve 'nimet sahibine minnettarlık göstermek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'teşküru' fiili, Allah'ın verdiği nimetleri tanımak, onların kadrini bilmek ve bu minnettarlığı söz ve fiille ifade etmek anlamında kullanılmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şükür' kavramının Kur'an'da sadece sözlü bir teşekkürden öte, nimetin kaynağını idrak etme ve bu idrak doğrultusunda yaşama biçimi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'teşküru' ifadesi, Allah'ın nimetlerine karşı bilinçli bir minnettarlık ve O'nun emirlerine uygun bir yaşam sürme çağrısıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): V-Z-R kökünün 'ağır yük' ve 'günah' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'teziru' fiili, bir kimsenin başkasının günahını veya sorumluluğunu taşımayacağı, her nefsin kendi amelinden sorumlu olacağı ilkesini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): V-Z-R kelimesinin 'günah' ve 'ağır yük' anlamlarını taşıdığını ve Kur'an'da genellikle günahın ağırlığını ifade etmek için kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'lâ teziru vâziratun vizra uhrâ' ifadesi, ahiretteki bireysel sorumluluğun kesinliğini ve adaletini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): R-C-A kökünün 'geri dönmek' ve 'bir yere varmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'merci'ukum' kelimesi, insanların dünya hayatından sonraki nihai varış yerinin Allah olduğunu, O'nun huzuruna döneceklerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): R-C-A kökünün 'dönüş' ve 'geri gelme' anlamlarını taşıdığını ve 'merci'' kelimesinin dönüş yeri veya zamanı anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'merci'ukum' ifadesi, kıyamet gününde tüm insanların hesap vermek üzere Allah'a dönecekleri gerçeğini vurgular.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-7) İn tekfurû fe innallâhe ganiyyun 'ankum, ve lâ yerdâ li ıbâdihil kufr, ve in teşkurû yerdahu lekum, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, summe ilâ rabbikum merciukum fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta'melûn, innehu 'alîmun bi zâti's sudûr.
(39-7) Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allâh'ın size ihtiyacı yoktur. Ama O, kullarının küfrüne râzı olmaz. Eğer şükrederseniz, sizin için buna râzı olur. Hiçbir günâhkâr, bir başkasının günâh yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir ve O, size yaptıklarınızı haber verecektir. Çünkü O, kalplerde olanı çok iyi bilir.
Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Altıncı âyet, bütün bu delillere rağmen insânın Hakk'tan nasıl döndürüldüğünü sormuştu. Yedinci âyet ise bu dönüşün iki yüzünü (küfür ve şükür) ele almaktadır.
"İn tekfurû fe innallâhe ganiyyun ankum" (Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allâh'ın size ihtiyâcı yoktur): Önceki âyette belirtilen hakîkatleri vehim perdesiyle örterek inkâr etseniz bile, bu Allâh'a bir eksiklik vermez. Allâh Ganiyy'dir; hiçbir şeye muhtaç olmayandır. O'nun sizin îmânınıza ihtiyâcı yoktur; fakr ve ihtiyaç içerisinde olan sizlersiniz.
Eskiler "güneş balçıkla sıvanmaz" demişlerdir. Eğer siz kendi ellerinizle güneşi örterseniz güneşe herhangi bir zarar vermiş olmazsınız; aksine güneşin ışığından mahrûm bir şekilde zulmette (karanlıkta) kalarak kendi kendinize zarar vermiş olursunuz.
Ganiyy ismi, Hakk'ın Zâtı itibâriyle âlemlerden müstağnî olduğunu ifâde eder. O, âlemleri halk etmeden önce de Ganiyy idi, halk ettikten sonra da. Âlemler O'na bir şey katmadığı gibi, küfür de O'ndan bir şey eksiltmez. Nitekim hadîs-i kudsîde buyrulmuştur: "Ey kullarım! Sizin evveliniz ve âhiriniz, insiniz ve cinniniz, hepiniz en müttakî bir kalp üzere olsanız, bu Benim mülküme bir şey katmaz; hepiniz en fâcir bir kalp üzere olsanız, bu da Benim mülkümden bir şey eksiltmez." (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2577; Tirmizî, Sünen, hadîs no. 2495)
"Ve lâ yerdâ li ıbâdihil kufr" (Ama O, kullarının küfrüne râzı olmaz): Âyetin bu bölümü okunduğunda akla şöyle bir soru gelebilir: Eğer bu âlemdeki her şey O'nun zuhûr ve tecellîsi ise, "küfür" de bir tecellî değil midir? Allâh, zuhûra gelmesine müsâade ettiği bir şeye nasıl râzı olmaz?
Kader sırrı ile yakından ilgili olan bu soruyu, Fusûsu'l-Hikem'deki îzâhlar çerçevesinde yanıtlayalım:
Küfür, Hakk'ın Mudill isminin kazâsıdır (programıdır). Cenâb-ı Hakk, rahmet-i rahmâniyyesi (genel rahmeti) ile diğer isimlerine olduğu gibi ona da vücûd verir; zîrâ rahmet-i rahmâniyye umûmîdir, mü'min ve kâfir ayırmaksızın herkesi kapsar. Ancak, vücûd vermek, râzı olmak demek değildir.
Hakk'ın bir de rahmet-i rahîmiyyesi vardır ki o husûsîdir. Bu husûsî rahmet cihetinden Hakk, îmândan râzıdır, küfürden râzı değildir.
İşte burada emr-i tekvînî ile emr-i teklîfî ayrılır: Tekvînî yönden, ya'nî Hakk'ın kevnî irâdesi cihetinden, her şey (hayır da şer de) Hakk'ın irâdesiyle zuhûra gelir. Teklîfî yönden ise Hakk, râzı olduğu ve olmadığı fiilleri resûlleri vâsıtasıyla kullarına ilân etmiştir. Bu iki mertebe birbirine karıştırılmamalıdır. (Daha geniş îzâhât için bkz. Ahmed Avni Konuk, Fusûsu'l-Hikem Şerhi; Cilt I, s. 68, Cilt II, s. 140-155 ve Cilt III, s. 295-296.)
"Ve in teşkurû yerdahu lekum" (Eğer şükrederseniz, sizin için buna râzı olur): Şükür ve küfür lügatte birbirinin zıttıdır; küfür örtmek, şükür ise açmak ve izhâr etmektir. Emr-i teklîfî yönüyle Cenâb-ı Hakk şükürden râzıdır, küfürden ise râzı değildir; zîrâ küfür nîmeti Mün'im'den ayrı görerek hakîkati örter, şükür ise nîmette Mün'im'i görerek hakîkati açığa çıkarır.
Şükür yalnızca dille yapılan bir övgü değildir; nîmeti, halk ediliş gâyesi doğrultusunda sarf etmektir. Gözün ibretle bakması, kulağın hakkı işitmesi, bedenin Hakk'a itâat etmesi, her birinin kendi lisânıyla şükrüdür. Nîmeti veriliş gâyesinin dışında kullanmak ise küfrün ta kendisidir.
"Ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ" (Hiçbir günâhkâr, bir başkasının günâh yükünü yüklenmez): "Vizr" kelimesi lügatte "ağır yük, günâh" anlamına gelir. Âyetin bu bölümü zâhiren, günâhın ve suçun bireyselliği ilkesini ifâde eder.
İ'şârî olarak bakıldığında, "vizr" ya'nî "ağır yük", varlığın taşıdığı isti'dâd ve emânettir. Zîrâ her bir izâfî varlık, ezelî isti'dâdının ağırlığını taşır; a'yân-ı sâbitesi neyi gerektiriyorsa dünyâda onu zuhûra getirir. Herkesin yükü, ya'nî sorumluluk ve emâneti farklı olduğundan, kimse diğerinin yükünü yüklenemez.
Bu hakîkati İsrâ Sûresi 17/84 te'yîd eder: "Kul kullun ya'melu alâ şâkiletih" (De ki: Herkes kendi şâkilesine göre amel eder). Her iki âyet de aynı hakîkate işâret eder: Kimse başkasının şâkilesiyle amel edemeyeceği gibi, başkasının vizrini de yüklenemez; zîrâ her varlığın zuhûru, kendi a'yân-ı sâbitesinin gereğidir.
"Summe ilâ rabbikum merciukum" (Sonra dönüşünüz Rabbinizedir): Zâhiren, dünyâ hayâtı sona erdiğinde herkesin Rabbinin huzûruna döneceğini bildirir.
"Allâh'a döneceksiniz" değil "Rabbinize döneceksiniz" buyrulması , dönüşün husûsî bir dönüş olduğuna işâret eder. Zîrâ her varlığın bir Rabb-i Hâss'ı vardır; a'yân-ı sâbitesinde hangi esmâ ile terbiye edileceği ezelde takdîr edilmişse, onu terbiye eden ve sonunda dönülecek olan da o esmâdır. Kâfirin dönüşü Mudill ve Kahhâr gibi celâlî isimlere, mü'minin dönüşü ise Hâdî ve Rahîm gibi cemâlî isimlere olacaktır. Herkesin varış yeri, kendi hakîkatinin kaynağıdır.
Burada "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Şüphesiz biz Allâh içiniz ve O'na döneceğiz) (Bakara 2/156) ifâdesi ile bir çelişki yoktur; zîrâ "Allâh" lafzı ism-i câmi' olarak bütün esmâyı kapsar ve nihâî dönüş O'nadır. "İlâ Rabbikum" ise o dönüşün keyfiyyetini bildirir: Herkes Allâh'a döner, ancak hangi esmâ kapısından döneceği kendi Rabb-i Hâss'ına göre farklılaşır.
"Fe yunebbiukum bi mâ kuntum ta'melûn" (Ve O, size yaptıklarınızı haber verecektir): Zâhiren, hesap gününde Rabbiniz dünyâda yapmakta olduğunuz amelleri size bildirecektir. Bâtınen ise bu amellerin hangi esmânın tecellîsi olduğunu ve bunları ne niyetle işlediğinizi bildirecektir.
"İnnehu alîmun bi zâtis sudûr" (Çünkü O, kalplerde olanı çok iyi bilir): Allâh açıkladıklarınızı da kalbinizde gizlediklerinizi de bilir; dışarıdan bilgi alarak değil, o kimsenin özü ve hakîkati olarak bilir.
Fusûsu'l-Hikem'in Lokmân Fassı'nda açıklandığı üzere, "Alîm" ismi Allâh'ın kendi Zâtına olan ilmini ifâde eder. Kalpte saklanan bir düşünce, Allâh'ın ilminden ve varlığından bağımsız bir şey değildir. O düşüncenin var olması, Allâh'ın onu bilmesinin kendisidir. Bu ilim sonradan öğrenilen ya da deneyimle kazanılan bir bilgi de değildir; her şeyin ezeldeki aslına, ya'nî a'yân-ı sâbitesine ve isti'dâdına dâir mutlak bir ilimdir. Bilinen şey bu ilmi şekillendirmez; tam tersine, bilinen şey bu ilim sâyesinde var olur.
"Sudûr" kelimesi, hem "sîneler" hem de "zuhûra gelme" ma'nâsını taşır. İki anlamı birlikte okunduğunda "bi zâti's-sudûr", sînelerde zuhûra gelen her şeyin Zât'tan geldiğini ve Zât'a âit olduğunu bildirir. O hâlde sînelerde olan O'dur; en gizli, en ince ma'nâları bizâtihî kendisi olarak bilir.