Ve-iżâ messe-l-insâne durrun de'â rabbehu munîben ileyhi śümme iżâ ḣavvelehu ni'meten minhu nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kablu vece'ale li(A)llâhi endâden liyudille ‘an sebîlih(i)(c) kul temetta' bikufrike kalîlâ(en)(s) inneke min ashâbi-nnâr(i)
İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O'na yalvardığını unutur ve Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar. De ki: "Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin."
İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün gönlünü vererek Rabbine dua eder. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O'na dua ettiği hali unutur da, yolundan sapıtmak için Allah'a ortaklar koşmaya başlar. Ey Muhammed! De ki: "Küfrünle biraz zevk et, çünkü sen, o ateşliklerdensin."
Zümer Suresi 8. ayet, insanın zor zamanlarda Allah'a yönelişini, ancak refaha kavuşunca nankörlük edip şirk koşmasını ele almaktadır. Ayet, 'darr' (sıkıntı), 'de'â' (yalvarmak), 'nesiye' (unutmak) ve 'endâd' (eşler) gibi temel kavramlar üzerinden insan fıtratındaki bu çelişkiyi ve nankörlüğü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darr' kelimesini 'nefse isabet eden her türlü kötü hal' olarak tanımlar. Bu, hastalık, fakirlik, korku gibi hem bedensel hem de ruhsal sıkıntıları kapsar. Ayetteki kullanımı, insanın başına gelen ve onu Allah'a yönelmeye sevk eden genel bir sıkıntı halini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'darr' kelimesini 'sıkıntı, meşakkat' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, insanın aciz kaldığı, çaresiz hissettiği ve bu nedenle Rabbine sığınma ihtiyacı duyduğu durumu mecazi olarak ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'de'â' fiilini 'çağırmak, istemek, yalvarmak' olarak açıklar. Ayetteki 'de'â Rabbehu' ifadesi, insanın çaresizlik içinde Rabbine yönelerek O'ndan yardım talep etmesini, O'na dua etmesini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'du'a'nın 'bir şeyi kendine doğru çekmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'de'â' fiili, kulun sıkıntı anında Allah'ın rahmetini ve yardımını kendine çekmek için O'na yönelmesini, O'nu çağırmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'du'a' kavramının Kur'an'da sadece 'çağırmak' değil, aynı zamanda 'yardım dilemek, yalvarmak, ibadet etmek' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, insanın zor durumda Allah'a olan mutlak bağımlılığını ve O'ndan medet ummasını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nisyan'ı 'bilinen bir şeyi zihinden kaybetmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'nesiye' fiili, insanın Allah'ın lütfuyla sıkıntıdan kurtulduğunda, bu lütfu ve daha önceki acizliğini unutup nankörlük etmesini, Allah'a olan şükrünü terk etmesini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nisyan'ın Kur'an'da sadece 'unutmak' değil, aynı zamanda 'terk etmek, ihmal etmek' anlamlarına da geldiğini belirtir. Ayetteki 'nesiye' fiili, insanın Allah'a olan ahdini, O'na yönelişini ve şükrünü terk etme, göz ardı etme durumunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nidd' kelimesini 'benzer, eş, denk' olarak açıklar. Ayetteki 'endâd' kelimesi, Allah'a ortak koşulan, O'nunla aynı seviyede tutulan, O'na denk kabul edilen putları, ilahları veya güçleri ifade eder ki bu, şirkin en belirgin tezahürlerinden biridir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'nidd' kelimesini 'Allah'a ortak koşulan şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'endâd' kelimesi, insanın sıkıntıdan kurtulunca Allah'ın nimetini unutup, O'nun yerine başka varlıklara yönelmesini, onlara tapınmasını veya onlardan medet ummasını anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk' kavramını incelerken 'endâd'ın, Allah'ın mutlak birliğini ve eşsizliğini reddeden, O'na ortaklar atfeden her türlü inanç ve eylemi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, insanın nankörlükle Allah'ın yolundan saparak O'na eşler koşmasını, yani şirk koşmasını vurgular.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-8) Ve izâ messel insâne durrun deâ rabbehu munîben ileyhi summe izâ havvelehu ni'meten minhu nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kablu ve ceale lillâhi endâden li yudılle an sebîlih, kul temetta' bi kufrike kalîlen inneke min ashâbin nâr.
(39-8) İnsânın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra Rabbi, katından ona bir nîmet verdiğinde, daha önce O'na yalvarmış olduğunu unutur ve (insânları) O'nun yolundan saptırmak için Allâh'a ortaklar koşar. De ki: "Küfrünle biraz daha keyif sür! Şüphesiz sen, cehennem ehlindensin."
Bu âyetin ilk bölümü bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. "Kul" (De ki) ile başlayan ikinci bölümü ise Zât mertebesinden okunmaktadır.
Yedinci âyet, küfür ve şükrün ilâhî hükümdeki yerini beyân etmişti. Sekizinci âyet ise bu iki tavrın insânın günlük hayâtında nasıl tezâhür ettiğini, sıkıntı ve rahatlık hâllerindeki davranış farklılığı üzerinden göstermektedir.
"Ve izâ messel insâne durrun deâ rabbehu munîben ileyhi" (İnsânın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır): Beşinci âyetin yorumunda gece ve gündüz sembolizmiyle açıklanan kabz ve bast hâlleri, burada insânın sıkıntı ve nîmet karşısındaki tavrı olarak somutlaşmaktadır.
"Durr" kelimesi "zarar, sıkıntı, darlık" anlamına gelir ve tasavvufta "kabz" hâline tekâbül eder. Sıkıntı ve darlık zamanlarında nefs, aczini, fakrını ve Rabbine olan ihtiyâcını geçici de olsa idrâk ederek O'na yönelir ve duâ eder.
Âyette "Allâh'a yalvarır" değil "Rabbine yalvarır" denilmesi, yedinci âyetteki Rabb-i Hâss sırrıyla birlikte okunmalıdır. Sıkıntı ânında kul, farkında olmasa bile kendisini terbiye eden husûsî esmâya yönelir. Kabz hâli, kulun Rabb-i Hâss'ına en yakın olduğu ânlardan biridir; çünkü benlik perdesi incelmiş, acz hâli o esmâya kapıyı aralamıştır.
"Münîb" kelimesi, "dönmek, yönelmek" anlamındaki "n-v-b" kökünden gelir; mastarı "inâbe"dir. Pişmanlıkla, gönülden, her şeyi bırakıp bütünüyle Rabb'e dönüşü ve sığınmayı ifâde eder. Nitekim Yûnus Sûresi 10/22'de insânın denizde fırtınaya yakalandığında "muhlisîne lehud dîn" (dîni yalnızca O'na hâlis kılarak) duâ ettiği bildirilir.
Bu yöneliş, fıtrattan kaynaklanan bir hâldir. En katı münkir bile ölümle yüz yüze geldiğinde ve tutunacak bir dalı kalmadığında "Yâ Rabbî!" der. Ancak, samîmî olup olmadığı, sıkıntı kalktıktan ve "bast" hâline geçtikten sonra belli olur.
"Summe izâ havvelehu ni'meten minhu nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kablu" (Sonra, katından ona bir nîmet verdiğinde, daha önce O'na yalvarmış olduğunu unutur): "Durr" kelimesinin zıttı olan "nîmet", "bolluk, genişlik, ikrâm" demek olup "bast" hâlini ifâde eder.
Rabbi kuluna "minhu" (katından, kendinden) bir nîmet verip de sıkıntısını giderdiğinde, ya'nî onu kabz hâlinden bast hâline geçirdiğinde, kul verilen nîmeti kendi beşerî gayretine nisbet eder yâhut zâhirî birtakım sebeplere bağlar. Bu tavır, zâhiren vefâsızlık ve nankörlük, bâtınen ise Hakk'tan başka fâiller ve güç sâhipleri vehmetmek cihetiyle şirk-i hafîdir (gizli şirk). Kur'ân'da Kârûn'un diliyle ifâde edilen küstahlığın aynısıdır: "Kâle innemâ ûtîtuhû 'alâ 'ilmin 'indî" (Bu (servet) bana ancak bende olan bir ilim sâyesinde verildi) (Kasas 28/78).
"Nesiye" (unuttu) kelimesi "nisyân" kökündendir. Bir görüşe göre "insân" ismi de aynı kökten türemiş olup "unutan varlık" demektir. Diğer bir görüşe göre ise "üns" (yakınlık) kökünden gelir. Her iki kök birbirini tamamlar: Aslını unutan insân, bu boşluğu dünyâya ve eşyâya ünsiyet kesbederek doldurmaya çalışır. (Bu sözü edilen insân, kâmil olmayan ve beşeriyeti ile yaşayan insândır.) Seyr ü sülûkun gâyesi, bu tersine dönmüş ünsiyeti düzeltmektir: Eşyâya olan ünsiyeti Hakk'a çevirmek, nisyânı zikre dönüştürmek. Bu yüzden tasavvufta zikir, unutulanı hatırlamak olarak tanımlanır; kul aslını unutmuştur, zikir onu o aslına döndürür.
"Ve ceale lillâhi endâden li yudılle an sebîlih" (Ve (insânları) O'nun yolundan saptırmak için Allâh'a ortaklar koşar): "Endâd", "eşit, denk, benzer" ma'nâsına gelen "nidd" kelimesinin çoğuludur. Allâh'a "nidd koşmak", O'na denk ve rakip görmektir. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur: "En büyük günâh, seni halk eden Allâh'a bir nidd koşmandır" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 4477; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 86).
Nidd koşmak, yalnızca putlara tapmaktan ibâret değildir. Bir önceki cümlede geçen Kârûn misâli bunun en açık örneğidir: "Bende olan bir ilim sâyesinde verildi" diyen kimse, kendi ilmini Hakk'a nidd koşmuştur. Sebepleri müstakil birer fâil olarak görmek de nidd koşmaktır; rızka vesîle olan ticareti, şifâya vesîle olan ilâcı veya başarıya vesîle olan gayretini Hakk'ın yanında ikinci bir güç kaynağı saymak gibi. Âyette tekil "nidd" yerine çoğul "endâd" kullanılması bu inceliğe işâret eder: Gâfil, sebeplerin sayısınca nidd koşar.
"Kul temetta' bi kufrike kalîlen inneke min ashâbin nâr" (De ki: "Küfrünle biraz daha keyif sür! Şüphesiz sen, cehennem ehlindensin"): "Nâr", zâhiren cehennem ateşi, bâtınen ise Hakk'tan uzaklık ve ayrılık ateşidir. Nîmeti görüp Mün'im'i görmemek, kesrette kalıp vahdetten gâfil olmak, ma'nevî cehennemin tâ kendisidir. Dolayısıyla "temetta' bi kufrike" (küfrünle keyif sür) ifâdesi, aslında bir tehdît değil bir hakîkatin tescîlidir: Hakk'ı örten kimse, zâten o örtünün ateşi içindedir ancak farkında değildir.