İçeriğe atla
Zümer 8Cüz 23 · Sayfa 459

Zümer Sûresi 8. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Ve-iżâ messe-l-insâne durrun de'â rabbehu munîben ileyhi śümme iżâ ḣavvelehu ni'meten minhu nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kablu vece'ale li(A)llâhi endâden liyudille ‘an sebîlih(i)(c) kul temetta' bikufrike kalîlâ(en)(s) inneke min ashâbi-nnâr(i)

İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O'na yalvardığını unutur ve Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar. De ki: "Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin."

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-8) Ve izâ messel insâne durrun deâ rabbehu munîben ileyhi summe izâ havvelehu ni'meten minhu nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kablu ve ceale lillâhi endâden li yudılle an sebîlih, kul temetta' bi kufrike kalîlen inneke min ashâbin nâr.

(39-8) İnsânın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra Rabbi, katından ona bir nîmet verdiğinde, daha önce O'na yalvarmış olduğunu unutur ve (insânları) O'nun yolundan saptırmak için Allâh'a ortaklar koşar. De ki: "Küfrünle biraz daha keyif sür! Şüphesiz sen, cehennem ehlindensin."


Bu âyetin ilk bölümü bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. "Kul" (De ki) ile başlayan ikinci bölümü ise Zât mertebesinden okunmaktadır.

Yedinci âyet, küfür ve şükrün ilâhî hükümdeki yerini beyân etmişti. Sekizinci âyet ise bu iki tavrın insânın günlük hayâtında nasıl tezâhür ettiğini, sıkıntı ve rahatlık hâllerindeki davranış farklılığı üzerinden göstermektedir.

"Ve izâ messel insâne durrun deâ rabbehu munîben ileyhi" (İnsânın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O'na yalvarır): Beşinci âyetin yorumunda gece ve gündüz sembolizmiyle açıklanan kabz ve bast hâlleri, burada insânın sıkıntı ve nîmet karşısındaki tavrı olarak somutlaşmaktadır.

"Durr" kelimesi "zarar, sıkıntı, darlık" anlamına gelir ve tasavvufta "kabz" hâline tekâbül eder. Sıkıntı ve darlık zamanlarında nefs, aczini, fakrını ve Rabbine olan ihtiyâcını geçici de olsa idrâk ederek O'na yönelir ve duâ eder.

Âyette "Allâh'a yalvarır" değil "Rabbine yalvarır" denilmesi, yedinci âyetteki Rabb-i Hâss sırrıyla birlikte okunmalıdır. Sıkıntı ânında kul, farkında olmasa bile kendisini terbiye eden husûsî esmâya yönelir. Kabz hâli, kulun Rabb-i Hâss'ına en yakın olduğu ânlardan biridir; çünkü benlik perdesi incelmiş, acz hâli o esmâya kapıyı aralamıştır.

"Münîb" kelimesi, "dönmek, yönelmek" anlamındaki "n-v-b" kökünden gelir; mastarı "inâbe"dir. Pişmanlıkla, gönülden, her şeyi bırakıp bütünüyle Rabb'e dönüşü ve sığınmayı ifâde eder. Nitekim Yûnus Sûresi 10/22'de insânın denizde fırtınaya yakalandığında "muhlisîne lehud dîn" (dîni yalnızca O'na hâlis kılarak) duâ ettiği bildirilir.

Bu yöneliş, fıtrattan kaynaklanan bir hâldir. En katı münkir bile ölümle yüz yüze geldiğinde ve tutunacak bir dalı kalmadığında "Yâ Rabbî!" der. Ancak, samîmî olup olmadığı, sıkıntı kalktıktan ve "bast" hâline geçtikten sonra belli olur.

"Summe izâ havvelehu ni'meten minhu nesiye mâ kâne yed'û ileyhi min kablu" (Sonra, katından ona bir nîmet verdiğinde, daha önce O'na yalvarmış olduğunu unutur): "Durr" kelimesinin zıttı olan "nîmet", "bolluk, genişlik, ikrâm" demek olup "bast" hâlini ifâde eder.

Rabbi kuluna "minhu" (katından, kendinden) bir nîmet verip de sıkıntısını giderdiğinde, ya'nî onu kabz hâlinden bast hâline geçirdiğinde, kul verilen nîmeti kendi beşerî gayretine nisbet eder yâhut zâhirî birtakım sebeplere bağlar. Bu tavır, zâhiren vefâsızlık ve nankörlük, bâtınen ise Hakk'tan başka fâiller ve güç sâhipleri vehmetmek cihetiyle şirk-i hafîdir (gizli şirk). Kur'ân'da Kârûn'un diliyle ifâde edilen küstahlığın aynısıdır: "Kâle innemâ ûtîtuhû 'alâ 'ilmin 'indî" (Bu (servet) bana ancak bende olan bir ilim sâyesinde verildi) (Kasas 28/78).

"Nesiye" (unuttu) kelimesi "nisyân" kökündendir. Bir görüşe göre "insân" ismi de aynı kökten türemiş olup "unutan varlık" demektir. Diğer bir görüşe göre ise "üns" (yakınlık) kökünden gelir. Her iki kök birbirini tamamlar: Aslını unutan insân, bu boşluğu dünyâya ve eşyâya ünsiyet kesbederek doldurmaya çalışır. (Bu sözü edilen insân, kâmil olmayan ve beşeriyeti ile yaşayan insândır.) Seyr ü sülûkun gâyesi, bu tersine dönmüş ünsiyeti düzeltmektir: Eşyâya olan ünsiyeti Hakk'a çevirmek, nisyânı zikre dönüştürmek. Bu yüzden tasavvufta zikir, unutulanı hatırlamak olarak tanımlanır; kul aslını unutmuştur, zikir onu o aslına döndürür.

"Ve ceale lillâhi endâden li yudılle an sebîlih" (Ve (insânları) O'nun yolundan saptırmak için Allâh'a ortaklar koşar): "Endâd", "eşit, denk, benzer" ma'nâsına gelen "nidd" kelimesinin çoğuludur. Allâh'a "nidd koşmak", O'na denk ve rakip görmektir. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur: "En büyük günâh, seni halk eden Allâh'a bir nidd koşmandır" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 4477; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 86).

Nidd koşmak, yalnızca putlara tapmaktan ibâret değildir. Bir önceki cümlede geçen Kârûn misâli bunun en açık örneğidir: "Bende olan bir ilim sâyesinde verildi" diyen kimse, kendi ilmini Hakk'a nidd koşmuştur. Sebepleri müstakil birer fâil olarak görmek de nidd koşmaktır; rızka vesîle olan ticareti, şifâya vesîle olan ilâcı veya başarıya vesîle olan gayretini Hakk'ın yanında ikinci bir güç kaynağı saymak gibi. Âyette tekil "nidd" yerine çoğul "endâd" kullanılması bu inceliğe işâret eder: Gâfil, sebeplerin sayısınca nidd koşar.

"Kul temetta' bi kufrike kalîlen inneke min ashâbin nâr" (De ki: "Küfrünle biraz daha keyif sür! Şüphesiz sen, cehennem ehlindensin"): "Nâr", zâhiren cehennem ateşi, bâtınen ise Hakk'tan uzaklık ve ayrılık ateşidir. Nîmeti görüp Mün'im'i görmemek, kesrette kalıp vahdetten gâfil olmak, ma'nevî cehennemin tâ kendisidir. Dolayısıyla "temetta' bi kufrike" (küfrünle keyif sür) ifâdesi, aslında bir tehdît değil bir hakîkatin tescîlidir: Hakk'ı örten kimse, zâten o örtünün ateşi içindedir ancak farkında değildir.


Âyet 9

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)