İçeriğe atla
Zümer 9Cüz 23 · Sayfa 459

Zümer Sûresi 9. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Emmen huve kânitun ânâe-lleyli sâciden ve kâ-imen yahżeru-l-âḣirate ve yercû rahmete rabbih(i)(k) kul hel yestevî-lleżîne ya'lemûne velleżîne lâ ya'lemûn(e)(k) innemâ yeteżekkeru ulû-l-elbâb(i)

(Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde halinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerime bizlere Zat-Ulûhiyyet mertebesinden okunmaktadır.

Sekizinci âyet, sıkıntı ânında Rabbine yönelip rahata kavuşunca O'nu unutan nankör insân tipini tasvîr etmişti. Dokuzuncu âyet ise bunun tam karşısına, gece saatlerinde ibâdetle meşgul olan ârif insân tipini koyarak ikisini mukâyese etmektedir.

"Emmen" (Yoksa o kimse mi?): "Emmen" ifâdesi, "em" (yoksa) ve "men" (kim) kelimelerinin birleşiminden oluşur. Bir önceki âyette anlatılan nankör insân tipi ile burada anlatılan âbid ve ârif insân tipini karşılaştıran bir ifâdedir.

"Huve kânitun ânâel leyli sâciden ve kâimen" (Gece saatlerinde secde ederek ve kıyâmda durarak ibâdet eden): "Kânitun" kelimesi "k-n-t" kökünden türemiş olup "sükûnet, huşû, tam teslîmiyet ve sürekli ibâdet" ma'nâlarını birlikte taşır. Gece saatlerinde Rabbine yönelen, secde ve kıyâmı kesintisiz bir huşû hâlinde yaşayan kimseyi ifâde eder.

Efendimiz (s.a.v.), Vitr salâtını gece teheccüd vaktinde kılar ve kıyâmda Kunût duâlarını okurdu. Burada bahsedilen kimseler de O'nun (s.a.v.) yolunu tâkip edenlerdir.

"Vitr", tek demektir. Vitr salâtı tek rek'at (yatsının on üçüncü rekâtı) olduğu için bu ismi almıştır; ancak bâtınî ma'nâsı daha derindir. "Vitriyyet", kulun kendi varlığının Hakk'ın tek varlığından ibâret olduğunu idrâk etmesidir. Bu idrâke sâhip olan, gece kıyâmında yalnızca bedeniyle değil bütün varlığıyla Vâhid'in huzûrunda durur. Terzi Baba bu husûsu şöyle açıklar (Salât, s. 60):


Bir hadîs-i şerîfte "İnnallâhe vitrun yuhibbul vitra" (Şüphesiz Allâh tektir, teki sever) buyrulmuştur (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6410; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2677).

Neden acaba "ALLÂH Vâhid'dir, Ahad'dır" denmemiş. Bunlar da "bir" demektir. Demek ki "vitr" kelimesi ile daha değişik bir ifâde kullanılmak istenmiştir.

Daha evvelce namaz tekbirlerinde bahsedildiği gibi "vitr tekbir"i "bir tek"tir.

Kim ki, kendi varlığının hakîkatini idrâk etmiştir, işte o gerçek vitr namazını kılabiliyor demektir.

Kendi birimsel varlığının hakîkatini idrâk etmek "Vitriyyet", bütün âlemdeki tek varlığın hakîkatini idrâk etmek ise "Ferdiyyet"tir.

"Ferd-i vâhid" (tek ferd), bütün bu âlemi tek bir ferd şeklinde müşâhede etmektir.


Âyette geçen "kânitun" sıfâtıyla tanımlanan kimseler, kendi birimsel varlıklarının hakîkatini idrâk etmiş, Vitriyyet şuûruna ulaşmış âriflerdir. Âyet, bu kimselerin hâlini iki sembolle tasvîr eder: secde ve kıyâm.

Beşinci âyetin yorumunda belirtildiği gibi, tasavvufta "gece" vahdetin, "gündüz" ise kesretin remzidir. Gece, halkın uykuda olduğu, kesret perdesinin inceldiği ve kalbin Hakk'a en açık olduğu vakittir. Geceleri ibâdet etmek, benlikten sıyrılıp vahdet şuûruyla Hakk'a yönelmektir.

Bir hadîs-i şerîfte buyrulmuştur: "Farz namazlardan sonra en fazîletli namaz, gece namazıdır" (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1163; Ebû Dâvûd, Sünen, hadîs no. 2429). Başka bir hadîste ise şöyle buyrulur: "Gece namazına devâm ediniz; zîrâ o, sizden önceki sâlihlerin âdetidir, Rabbinize yakınlık vesîlesidir, günâhlara keffârettir ve kötülüklerden alıkoyucudur" (Tirmizî, Sünen, hadîs no. 3549). Bu fazîletin sırrı, gündüz vakti kul ile Rabbi arasına giren kesret perdelerinin geceleyin kalkmasındadır.

Fenâ fillâh'ın salâttaki karşılığı "sâciden" (secde) hâlidir. İnsânın en şerefli uzvu olan yüzünü ve alnını toprağa koyması, kendi izâfî varlığının Hakk'ın mutlak varlığı karşısında hiçliğinin ikrârıdır. Bakâ billâh'ın karşılığı ise secdeden sonraki "kâimen" (kıyâm) hâlidir. Secdeden kalkıp kıyâmda durmak, fenâdan sonra Hakk ile bâkî olarak ayağa kalkmaktır. Artık o, kendi benliğiyle değil Hakk ile kâimdir; yeryüzünde O'nun isimlerinin tecellîgâhı ve halîfesi olarak durur.

Âyette önce secde, sonra kıyâm zikredilmiştir. Hâlbuki salâtta kıyâm secdeden önce gelir. Bu tertîb, ma'nevî seyre işârettir: Sâlik önce secde eder, ya'nî kendi izâfî varlığını Hakk'ın varlığında yok eder; ardından kıyâma kalkar, ya'nî fenâdan bakâya geçer. Bu hâdise, gecenin sonu ile gündüzün başlangıcı olan teheccüd vaktinde yaşanır; karanlıktan aydınlığa, fenâdan bakâya, cem'den farka geçişin vaktidir.

"Yahzerul âhirate ve yercû rahmete rabbih" (Âhiretten korkan ve Rabbinin rahmetini uman): Burada havf (korku) ve recâ (umut) birlikte zikredilmiştir; bu, sâlikin celâl ve cemâl tecellîleri arasındaki dengede yürümesine işârettir. Salt korkuya kapılan ye'se, salt umuda kapılan ise gevşekliğe düşer; ikisini cem' eden ise istikâmet üzere kalır.

"Kul hel yestevîllezîne ya'lemûne vellezîne lâ ya' lemûn" (De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"): "Kul" (De ki), Risâlet mertebesine olan Zâtî bir hitâptır.

"Bilenler" ma'rifet mertebesine ulaşmış olan irfân ehlidir. "Bilmeyenler" ise iki ayrı grup olarak ele alınabilir: Birincisi, önceki âyette belirtilen inkâr ehli kâfirlerdir. İkincisi ise, îmân ehli olmakla birlikte henüz ikilikten kurtulamamış, taklîdî îmân sâhibi kimselerdir. Böylece âyet, bilenler, taklîdî îmân sâhipleri ve inkâr ehli olmak üzere üç zümreye işâret etmektedir; bunların ilmi ve mertebesi elbette birbirine denk değildir.

"İnnemâ yetezekkeru ulûl elbâb" (Doğrusu ancak akıl sâhipleri öğüt alır): "Ulû'l-elbâb" ifâdesi Kur'ân-ı Kerîm'de on altı yerde geçer ve her seferinde derin tefekkür, idrâk ve basîret sâhiplerine işâret eder (örn: Bakara 2/179, 197, 269; Âl-i İmrân 3/7, 190).

"Ulû" kelimesi "sâhip veya mâlik olan" demektir. "Elbâb", ise "lübb"ün çoğuludur; "lübb", kabuğun içindeki özdür. Bu yönüyle "ulûl elbâb", form ve sûretlerin kabuğunu aşıp ardındaki hakîkati gören, kesretteki vahdeti müşâhede eden ârif kimselerdir.

"Elbâb" kelimesi aynı zamanda "bâb" (kapı) kökünü de taşır. Her esmâ-i hüsnâ, Hakk'a ulaştıran bir kapıdır; ulûl elbâb, bu kapıları tanıyan ve kullanma salâhiyyetine sâhip olan kimselerdir.

Öze nüfûz eden ve kapıları açan: Her iki yorum tek bir hakîkatte birleşir. Zîrâ esmâ-i hüsnâ'nın her biri hem Hakk'ın bir veçhesidir (öz) hem de O'na ulaştıran bir yoldur (kapı).

Âyetin sonundaki "yetezekkeru" fiili, ulûl elbâbın bu iki vasfını birleştiren üçüncü vasfı bildirir: Onlar, kendi özlerindeki ilâhî hakîkatleri hatırlayan kimselerdir.

Zikir, ancak şuûrlu varlık olan insâna has bir özelliktir. Bu sebeple, âyetin başındaki "kânitun" sıfâtıyla sonundaki "yetezekkeru" fiili birbirini tamamlar: Hakk'a tam teslîmiyetle yönelen kul, aynı zamanda kendi aslını ve ezelî ahdini hatırlayan kuldur. (Zikir konusunda geniş îzâhât Terzi Baba'nın Kur'ân-ı Kerîm'de Tesbîh ve Zikir kitâbından alınabilir.)


Âyet 10

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَاَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةٌۜ اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

(39-10) Kul yâ ıbâdillezîne âmenûttekû rabbekum, lillezîne ahsenû fî hâzihid dunyâ haseneh, ve ardullâhi vâsiah, innemâ yuveffas sâbirûne ecrahum bi gayri hısâb.

(39-10) De ki: "Ey îmân eden kullarım! Rabbinizden sakının. Bu dünyâda iyilik yapanlar için bir iyilik vardır. Allâh'ın arzı geniştir. Ancak sabredenlere, mükâfâtları hesapsız olarak verilecektir."


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(9)