İçeriğe atla
Zümer 10Cüz 23 · Sayfa 459

Zümer Sûresi 10. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Kul yâ ‘ibâdi-lleżîne âmenû-ttekû rabbekum(c) lilleżîne ahsenû fî hâżihi-ddunyâ hasene(tun)(k) ve ardu(A)llâhi vâsi'a(tun)(k) innemâ yuveffâ-ssâbirûne ecrahum biġayri hisâb(in)

(Ey Muhammed!) Bizim adımıza de ki: "Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar için (ahirette) bir iyilik vardır. Allah'ın yeryüzü geniştir. Sabredenlere mükafatları elbette hesapsız olarak verilir."

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme Zâtî'dir. "Kul" (De ki) ifâdesi, Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine Zâtî bir hitâp ve emirdir. Kelâm-ı ilâhînin nutk-ı insânîye inmesidir; ya'nî, Hakk'ın kelâm sıfâtının resûlün lisânından zuhûra gelmesidir.

Kur'ân-ı Kerîm'de "kul" kelimesinin ardından iki farklı hitâp şekline rastlıyoruz. Birincisi, burada olduğu gibi, Allâh'ın kullarına "yâ ibâdî" (ey kullarım) şeklindeki doğrudan hitâbıdır. İkincisi ise, Resûl'ün Hakk'ın emriyle kendi dilinden yaptığı hitâplardır: "Yâ kavmî" (Ey kavmim!) gibi.

Bu husûsta Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk şerhinden bir alıntı yapalım (Cilt II, sayfa 169):


Âyet-i kerîmedeki "Ey benim kullarım" ta'bîrini (s.a.v.) Efendimiz, kendi nefs-i şerîflerine izâfe buyururlar ve bu izâfet Kur'ân ile ve emr-i Hakk ile vâki' olur. Fakat ehl-i tefsîre göre "Yâ ibâdî" kavl-i Hakk'dır ve Server-i âlem Efendimiz onu hikâyeye me'mûr olmuşlardır. Hz. Mevlânâ efendimizin tefsîr-i âlîlerine göre "Yâ ibâdî" Cânib-i Hakk'dan hikâye değil, belki Risâlet-penâh Efendimiz'in nefs-i nefîslerine (yüce nefislerine) izâfedir; zîrâ cümle âlem istifâza (feyiz alma) husûsunda o hazretin rıkkıyyet ve ubûdiyyet-i ma'neviyyesi (ma'nevî kulluğu) altındadır. Binâenaleyh Hakk Teâlâ Hazretleri "Yâ Habîbim kullarımın ubûdiyyetini nefsine izâfe ederek söyle; zîrâ senin lisânın, benim lisânımdır" buyurur. Nitekim âtîde (ileride) Mesnevî-i Şerîf'de bu hakîkatı pek açık olarak Cenâb-ı Pîr efendimiz şu beyt-i şerîflerinde beyân buyururlar:

"Kulu efendisinden ayrı gördüğün vakit, kitâb-ı kâinâtın hem metnini ve hem dîbâcesini (önsözünü) gâib edersin (kaybedersin)."


"Kul" kelimesinin ebced değeri (130)'dur (ق=100 ل=30). Sondaki sıfırı kaldırırsak (13) kalır ki bu, İnsân-ı Kâmil'in sembolüdür. (130)'a Ulûhiyyet ve Risâlet mertebelerinin her birini birer sayısal değer olarak eklediğimizde (130+2=132) eder ki bu, "Muhammed" isminin ve ayrıca, "İslâm" ve "kalb" kelimelerinin de ebced değeridir.

"Kâf" (ك) Kelâm'a, "Lâm" (ل) ise Ulûhiyyet'e işâret eder. İkisi birlikte "Hakk'ın Zâtî kelâmı"nı temsîl eder. Bu kelâmın mazharı da İnsân-ı Kâmil'dir.

Kur'ân-ı Kerîm'de "Kul" ifâdesi (332) yerde geçmektedir. (33) İseviyyet ve fenâ'fillâh mertebesini ifâde eder. Bu mertebede kişinin kendine âit beşerî bir kimliği kalmaz, O'ndan işleyen de söyleyen de Hakk'tır. Nitekim, Necm Sûresi 53/3-4'te buyrulur: "Ve mâ yentiku 'ani'l hevâ, in huve illâ vahyun yûhâ" (O, hevâdan konuşmaz; o ancak vahyolunan bir vahiydir). Yine de zâhiren bir "söyleten" bir de "söyleyen" mertebe (Ulûhiyyet ve Risâlet) vardır ki Tek'in iki şeklinde (iki mertebeden) görünmesidir; işte bu iki mertebe (332)'nin sonundaki (2) ile temsîl edilmektedir.

"Yâ ıbâdi" (Ey Benim kullarım): "Ibâdi", "Benim kullarım" demektir. Kulluk umûmî ve husûsî olmak üzere iki türlüdür. Umûmî ma'nâda bütün mahlûkât istisnâsız olarak Allâh'ın kuludur. Ancak bir de Allâh'ın husûsî, Zâtî tecellîye mazhar olmuş kulları vardır.

"Ellezine âmenû" (Onlar îmân ederler): Burada Allâh'ın umûmî kulları arasından O'na îmân etmiş olanlardan söz ediliyor. (Îmân mertebeleri hakkında geniş îzahlar Mu'minûn Sûresi kitâbımızda (s. 9-11) yapılmıştır.)

"Ittekû rabbekum" (Rabbinizden sakının): Dikkat edilirse "Ben'den sakının" denmiyor, "Rabbinizden sakının" deniyor. "Rabb" kelimesinin farklı ma'nâları altıncı âyetin yorumunda verilmişti. Burada bahsedilen, Rabb-i Hâss'lardır.

Takvânın farklı mertebelerde farklı îzâhları vardır. Ef'âl mertebesinde, haramlardan ve şüphelilerden sakınmaktır. Esmâ mertebesinde, muhabbetin azalmasından sakınmaktır. Sıfât mertebesinde, varlıkta Hakk'ın vücûdundan ayrı bir vücûd isbâtından sakınmaktır. Zât mertebesinde, Ulûhiyyet ve Abdiyyet arasındaki farkı muhâfaza edememekten ve bunları birbirine karıştırmaktan sakınmaktır.

"Lillezîne ahsenû" (O iyilik yapanlar için...): "Ahsenû" kelimesi "ihsân" kelimesi ile aynı kökten gelir. İhsân, meşhûr Cibrîl hadîsinde belirtildiği gibi, "Allâh'ı görüyormuşçasına O'na kulluk etmendir." Dolayısıyla buradaki "iyilik yapanlar", sıradan bir hayırseverlikle değil, ihsân şuûruyla amel edenlerdir.

"İhsân" kelimesinin harflerinin toplam ebced sayı değeri (120)'dir (elif: 1, hâ: 8, sîn: 60, elif: 1, nûn: 50). Sondaki sıfırı kaldırırsak geriye (12) kalır ki, Hakîkat-i Muhammediyye mertebesidir. Bir yönüyle bu mertebenin "rahmeten lil âlemîn" oluşunun işâretidir.

Kul ihsâna niyetlendiğinde, Cenâb-ı Hakk'ın "Muhsin" esmâsı onda tecellî eder; zîrâ fâil-i hakîkî O'dur. Kulun ihsânı, Muhsin isminin o kuldaki zuhûrundan ibârettir.

"Fî hâzihid dunyâ haseneh" (... bu dünyâda bir iyilik vardır): İhsân ehlinin mükâfâtı yalnızca âhirette değilldir; dünyâda da bir haseneleri vardır. Nahl Sûresi 16/97'de buyrulur: "Men amile sâlihan min zekerin ev ünsâ ve huve mü'minun fe le nuhyiyennehu hayâten tayyibeh" (Kim mü'min olarak sâlih amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayât ile yaşatırız). Bu "hayât-ı tayyibe", maddî ve ma'nevî huzûr ve genişliktir.

Rahmân Sûresi 55/60 bu hakîkati pekiştirir: "Hel cezâul ihsâni illel ihsân" (İhsânın cezâsı ihsân değil midir?). "Cezâ" karşılık demektir. İyiliğin cezâsı ödül ve mükâfât, kötülüğün cezâsı ise yaptırımdır. Allâh'ı görüyormuşçasına kulluk eden, dünyâda da âhirette de Allâh'ın ihsânına mazhar olur.

"Ve ardullâhi vâsiah" (Allâh'ın arzı geniştir): Müfessirlere göre bu ifâde, Mekkeli müşriklerin baskısı altındaki mü'minlerin Habeşistan'a ve daha sonra Medîne'ye hicretleri bağlamında nâzil olmuştur.

"Allâh'ın arzı geniştir" demek zâhiren, "baskılar sebebiyle dinini yaşayamadığın zaman bulunduğun mekândan daha uygun bir mekâna hicret et" demektir.

Bâtınen ise "arz" kişinin nefsânî varlığıdır. Bu arzın geniş olması, gönül âleminin faaliyete geçmesiyle hâsıl olan ma'nevî genişliktir. Nasıl ki zâhirde mü'min baskı altındaki mekândan hicret ederse, bâtında da kul nefsî ve izâfî benliğinden ilâhî benliğe hicret eder. Bu ulaşılan ma'nevî arz, Hakk'ın Vâsi' isminin mazharıdır. Kul ne kadar yürürse yürüsün, Hakk'ın arzında bir sınıra ulaşamaz; çünkü Hakk'ın kendisi sınırsızdır.

"Beni yerim ve göğüm sığdıramadı, mü'min kulumun kalbi sığdırdı" kudsî hadîsi (Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Cilt III, s. 12) bu hakîkati ifâde eder: Yer ve göğün sığdıramadığını kalbin sığdırması, o kalbin Vâsi' isminin mazharı olmasındandır. (Bu hadîsin senedi hakkında muhaddisler ihtilâf etmiş olup, ehl-i tasavvuf nezdinde ma'nâ cihetiyle kabul görmüştür.) Ancak kişi gönül âlemini faaliyete geçiremeyip nefs-i emmârenin hapishanesinde mahpus kaldıkça, bu genişlikten mahrûm olur, cismânî varlığının ve madde âleminin darlığında sıkışık bir hâlde yaşamını sürdürür.

Yûnus (a.s.), altıncı âyetin yorumunda ele alındığı üzere, üç karanlığın içinden Hakk'a ilticâ ettiğinde nefs-i emmârenin darlığından Hakk'a sığındı. Cenâb-ı Hakk onun duâsını kabûl etti. Yûnus (a.s.)'ın balığın karnından çıkarılması, zâhirde bir kurtuluştur; bâtında ise Hakk'ın Vâsi' ismine hicretin tamamlanmasıdır.

"İnnemâ yuveffas sâbirûne ecrahum bi gayri hısâb" (Ancak sabredenlere, mükâfâtları hesapsız olarak verilecektir): "Sabr", "hapsetmek, alıkoymak, bağlamak" ma'nâsındaki "s-b-r" kökünden gelir. Nefsini dizginleyerek hudûd-u ilâhîyyeye (Hakk'ın koymuş olduğu sınırlara ve şerîata) uygun yaşamak, ardından nefsânî benliğini terk edip Hakk'a hicret etmek insânın nefsine zor ve ağır gelir. Kim bu zorluklara gereken sabreder ve cüz'î irâdesinden vazgeçip Hakk'ın hükmüne teslîm olursa, sınırlı olan Rabb-i Hâss dâiresinden çıkarak Rabbu'l-erbâb olan Allâh isminin ihâtâsına ve sınırsızlığına ulaşır.

Bu husûsta Hakk Teâlâ, musîbete sabredenler hakkında buyurur: "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Muhakkak ki biz Allâh'tanız ve O'na döndürüleceğiz) diyenler için "Ulâike aleyhim salavâtun min Rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn" (İşte Rablerinden salavât ve rahmet onların üzerinedir ve onlar hidâyete erenlerdir) (Bakara 2/156-157).

Sabredenlere va'd edilen mükâfât, Rablerinden salavât ve rahmettir. "Salavât" kelimesinin Hakk'a nisbet edilmesi dikkat çekicidir; zîrâ kulun salâtı Hakk'a yönelme ise Hakk'ın salâtı kula yönelmedir. Hakk'ın kula yönelmesi ise Zâtî tecellîden başka bir şey değildir.

Kulun kendi çalışmasıyla elde ettiği ecir, ya'nî kesb, sınırlıdır; çünkü cüz'î irâdenin kapasitesiyle sınırlanmıştır. "Bi gayri hısâb" (hesapsız) ifâdesi ise kesbin ötesine, Hakk'ın lütuf ve hîbesi olan vehb mertebesine işâret eder. Lütfun hesapsız olması, sayıların ve ölçülerin hükümsüz olduğu vahdet mertebesine ulaşılmasıdır; bu mertebede Hakk kulunu kendi varlığı ile, ya'nî vuslat ve ru'yet ile ödüllendirir.

Bu hesapsız lütuf, savm ibâdetinin sırrıyla da örtüşür. Kudsî hadîste buyurulur: "Oruç benim içindir, onun mükâfâtını bizzât Ben veririm" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1904; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1151). Oruçta kul yemekten, içmekten ve şehvetten imsâk eder; sabırda ise mâsivânın tamâmından imsâk eder. Oruçlunun mükâfâtı nasıl Hakk'ın bizzât kendisi ise, mâsivâdan imsâk eden sabır ehlinin mükâfâtı da bizzât O'dur.


Âyet 11

قُلْ اِنّٖٓي اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ مُخْلِصاً لَهُ الدّٖينَ

(39-11) Kul innî umirtu en a'budallâhe muhlisan lehu'd-dîn.

(39-11) De ki: "Şüphesiz bana, dîni yalnız Allâh'a has kılarak O'na kulluk etmem emredildi."


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)