Femen azlemu mimmen keżebe ‘ala(A)llâhi vekeżżebe bi-ssidki iż câeh(u)(c) eleyse fî cehenneme meśven lilkâfirîn(e)
Kim, Allah'a karşı yalan uyduran ve kendisine geldiğinde, doğruyu (Kur'an'ı) yalanlayandan daha zalimdir? Cehennemde kafirler için kalacak bir yer mi yok!?
Allah'a karşı yalan söyleyen ve doğru kendisine geldiği zaman onu yalan sayandan daha zalim (daha haksız) kim olabilir? Kâfirlerin yeri cehennemde değil midir?
Bu ayet, Allah'a iftira atan ve hakikati yalanlayanların en büyük zalimler olduğunu vurgulamakta, inkarcıların nihai durağının cehennem olduğunu bildirmektedir. Ayet, 'zulüm', 'yalanlama', 'doğruluk' ve 'inkar' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adaleti ve hakikatin reddinin sonuçlarını ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم), bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, haddi aşmak demektir. Ayetteki 'أَظْلَمُ' ifadesi, Allah'a karşı yalan uydurmanın ve hakikati yalanlamanın, zulmün en ileri derecesi olduğunu, yani en büyük haksızlık ve haddi aşma olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zulüm, bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır. Şeriatta ise, Allah'ın koyduğu sınırları aşmak ve O'nun emirlerine karşı gelmektir. Ayetteki 'أَظْلَمُ' ise, bu tür bir zulmün en şiddetli ve en büyük şeklini ifade eder ki bu da Allah'a yalan isnat etmek ve O'nun gönderdiği hakikati inkar etmektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kezeb (كذب), doğru olmayan bir sözü söylemek, gerçeğe aykırı beyanda bulunmaktır. Ayetteki 'كَذَبَ عَلَى اللَّهِ' ifadesi, Allah hakkında doğru olmayan şeyler söylemek, O'na ortak koşmak veya O'nun hakkında yalan uydurmak anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kezeb (كذب), bir şeyi yalanlamak veya bir konuda yalan söylemektir. Burada 'كَذَبَ عَلَى اللَّهِ' ifadesi, Allah'a karşı iftira atmak, O'nun hakkında uydurma şeyler söylemek ve O'na yakışmayan vasıfları isnat etmek mecazını taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kezb (كذب) kelimesi, gerçeğe aykırı beyanda bulunmak, yalan söylemek demektir. Kur'an'da Allah'a karşı kezb, O'na ortak koşmak, O'nun ayetlerini inkar etmek veya O'nun hakkında asılsız iddialarda bulunmak şeklinde tezahür eder. Ayetteki kullanımı, bu fiilin en ağır şekillerinden birini, yani Allah'a iftira atmayı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tekzîb (تكذيب), bir sözü veya haberi yalanlamak, doğru olmadığını iddia etmektir. Ayetteki 'كَذَّبَ بِالصِّدْقِ' ifadesi, kendisine ulaşan hakikati, yani Kur'an'ı ve peygamberin getirdiği mesajı yalanlamak, onu kabul etmemek anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tekzîb (تكذيب) kavramı, Kur'an'da genellikle peygamberlerin getirdiği mesajı, Allah'ın ayetlerini veya ahiret gününü inkar etme anlamında kullanılır. Ayetteki 'كَذَّبَ بِالصِّدْقِ' ifadesi, mutlak hakikat olan vahyi ve peygamberin doğruluğunu reddetmeyi, yani imanı inkar etmeyi ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tekzîb, bir şeyi yalanlamak ve onun doğru olmadığını iddia etmektir. Ayetteki 'كَذَّبَ بِالصِّدْقِ' ifadesi, Allah'tan gelen ve doğruluğu apaçık olan mesajı, yani Kur'an'ı ve peygamberin tebliğini yalanlamak, ona inanmamak anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sıdk (صدق), sözün veya fiilin gerçeğe uygun olmasıdır. Ayetteki 'الصِّدْقِ' ifadesi, Allah'tan gelen ve hiçbir şüphe taşımayan mutlak hakikati, yani Kur'an'ı ve peygamberin tebliğ ettiği doğru mesajı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sıdk (صدق), sözün veya haberin gerçeğe uygun olmasıdır. Kur'an'da 'الصِّدْقِ' kelimesi, genellikle Allah'ın kelamını, peygamberlerin getirdiği hakikati ve ahiret vaadini ifade eder. Ayetteki kullanımı, kendisine gelen ilahi vahyin doğruluğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sıdk (صدق) kavramı, Kur'an'da sadece sözün doğruluğunu değil, aynı zamanda bir kişinin inancının ve eylemlerinin de samimiyetini ve hakikate uygunluğunu ifade eder. Ayetteki 'الصِّدْقِ' ise, Allah'tan gelen ve mutlak doğru olan vahyi, yani İslam'ın temelini oluşturan hakikatleri temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr (كفر), bir nimeti örtmek, nankörlük etmek veya gerçeği inkar etmektir. Ayetteki 'الْكَافِرِينَ' ifadesi, Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberlerin doğruluğunu ve ahiret gününü inkar eden, hakikati örtbas eden kimseleri ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Küfr (كفر), bir şeyi örtmek veya gizlemektir. Şeriatta ise, Allah'ın birliğini ve peygamberlerin getirdiği hakikati inkar etmek, yani imanı gizlemek veya reddetmektir. Ayetteki 'الْكَافِرِينَ' bu anlamda, Allah'ın ayetlerini ve hakikati inkar edenleri tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Küfr (كفر) kavramı, Kur'an'da sadece inançsızlığı değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlüğü ve O'nun mesajını reddetmeyi de ifade eder. Ayetteki 'الْكَافِرِينَ' ifadesi, Allah'a karşı yalan uyduran ve hakikati yalanlayan kişilerin, bu fiilleriyle küfre düştüklerini ve bu durumun cehennemle sonuçlanacağını belirtir.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Bir önceki âyette kıyâmet günündeki da'vâlaşma beyân edilmişti. Bu âyet, o da'vâda en ağır hükmü alacak olanları tanımlar: Allâh'a yalan isnâd edip kendilerine gelen hakîkati yalanlayanlar.
"Fe men azlemu" (Kim o kimseden daha zâlimdir?) "Zulm" ve "zâlim" kelimeleri yirmi dördüncü âyetin yorumunda geniş olarak ele alınmıştı. Burada zulüm kavramının bu âyete has yönlerine bakılacaktır.
"Kezebe alallâhi" (Allâh hakkında yalan söyledi): Zâhiren bu ifâde iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, Allâh'ın varlığını inkâr etmektir. İkincisi, O'nun dînine kendi nefsinden bir şeyler katarak insânları aldatmaktır.
Bâtınen, Allâh'ı salt tenzîh ile sınırlayıp âlemlerdeki tecellîlerini görmezden gelmektir. Teşbîh hakîkatini inkâr etmek de bir tür "yalan"dır; zîrâ Hakk'ın hem tenzîh hem teşbîh yönü vardır ve birini diğerine fedâ etmek hakîkati eksik beyân etmek demektir.
Enfüsî ma'nâda Allâh'a karşı söylenen en büyük yalan ise, kişinin "benlik" iddiâsıyla kendisine Hakk'ın gayrı müstakil bir varlık atfetmesidir.
"Ve kezzebe bis sıdkı iz câeh" (Kendisine geldiğinde doğruyu yalanlayan): "Sıdk" kelimesi "doğruluk, sözün gerçeğe uygunluğu, sağlamlık, samimiyet" anlamlarını taşır.
Zâhir tefsîr geleneğinde "sıdk" kelimesi, başına belirlilik takısı ("es-sıdk") geldiğinde Kur'ân ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) getirdiği risâlet olarak yorumlanmıştır.
Bir sonraki âyetin de te'yîd ettiği üzere, "sıdk ile gelen" zâhiren Hz. Resûlullâh'tır (s.a.v.).
Enfüsî yönden ise "sıdk", kişinin kalbine doğrudan gelen ilâhî ilhâm ve hakîkatlerdir. Tevbe Sûresi 9/128'de buyrulur: "Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz" (Ant olsun ki, size kendinizden (nefsinizden) bir resûl geldi). Kişinin kendi hakîkatinden gelen bu davetçiyi geri çevirmesi, iç âlemindeki "sıdk"ı tekzîb etmesidir.
"İz câeh" (kendisine geldiğinde) kaydı, bu kişinin hakîkatten habersiz olmadığını gösterir. Hakîkat ona ulaşmış, kapısına gelmiştir; o ise kapıyı açmayı reddetmiştir. Bu, sıradan bir bilgisizlik değil, bilinçli bir tercîhtir. Yirmi beşinci âyetteki "lâ yeş'urûn" (farkında olmazlar) ile buradaki "iz câeh" (kendisine geldiğinde) arasında ince bir fark vardır: Orada gaflet, burada ise kasıt ağır basar.
"E leyse fî cehenneme mesven lil kâfirîn" (Kâfirler için cehennemde bir yer yok mudur?): Cehennem, kişinin kendi hakîkatinden ve Allâh'ın rahmet tecellîsinden uzaklık (bu'd) ve ayrılık (firâk) hâlidir. Âyette geçen "mesvâ" (ikâmet edilecek kalıcı yurt, son durak) ifâdesi, kâfirler için bu uzaklık hâlinin sâbitlenmesi demektir.
Burada sözü edilen uzaklık, kişinin vehminden ve kayıtlanmış hayât anlayışından kaynaklanan bir uzaklıktır. Hakîkatte kimsenin Allâh'tan uzak olması söz konusu değildir. Nitekim Hadîd 57/4'te buyurulduğu üzere, nerede olursak olalım O bizimledir. O, her şeyi kuşatmıştır ve her yerde hâzır ve nâzırdır. Cehennem ehlinin "uzaklığı", Hakk'ın onlardan uzaklaşması değil, onların kendi perdeleriyle Hakk'ı göremez, hissedemez hâle gelmeleridir.
Güneş her yere aynı ışığı verir; ancak gözünü kapatan karanlıkta kalır. Dolayısıyla, karanlık, güneşin yokluğu değil, gözün kapalılığıdır.
Kâfirler dünyâdayken hakîkat nûrunu örterek zâlimlik etmiş olmaları sebebiyle, âhirette zulmette ya'nî cehâlet karanlığı içinde ikâmet ederler. Bu karanlık onların dünyâda yaptıkları fiillerin âhirette sûret bulmuş hâlidir.
Âyet 33
وَالَّذٖي جَٓاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهٖٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
(39-33) Vellezî câe bis sıdkı ve saddeka bihî ulâike humul muttekûn.
(39-33) Doğruyu getiren ve onu tasdîk edenler var ya, işte onlar Allâh'a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.