İçeriğe atla
Zümer 32Cüz 24 · Sayfa 462

Zümer Sûresi 32. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Femen azlemu mimmen keżebe ‘ala(A)llâhi vekeżżebe bi-ssidki iż câeh(u)(c) eleyse fî cehenneme meśven lilkâfirîn(e)

Kim, Allah'a karşı yalan uyduran ve kendisine geldiğinde, doğruyu (Kur'an'ı) yalanlayandan daha zalimdir? Cehennemde kafirler için kalacak bir yer mi yok!?

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette kıyâmet günündeki da'vâlaşma beyân edilmişti. Bu âyet, o da'vâda en ağır hükmü alacak olanları tanımlar: Allâh'a yalan isnâd edip kendilerine gelen hakîkati yalanlayanlar.

"Fe men azlemu" (Kim o kimseden daha zâlimdir?) "Zulm" ve "zâlim" kelimeleri yirmi dördüncü âyetin yorumunda geniş olarak ele alınmıştı. Burada zulüm kavramının bu âyete has yönlerine bakılacaktır.

"Kezebe alallâhi" (Allâh hakkında yalan söyledi): Zâhiren bu ifâde iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, Allâh'ın varlığını inkâr etmektir. İkincisi, O'nun dînine kendi nefsinden bir şeyler katarak insânları aldatmaktır.

Bâtınen, Allâh'ı salt tenzîh ile sınırlayıp âlemlerdeki tecellîlerini görmezden gelmektir. Teşbîh hakîkatini inkâr etmek de bir tür "yalan"dır; zîrâ Hakk'ın hem tenzîh hem teşbîh yönü vardır ve birini diğerine fedâ etmek hakîkati eksik beyân etmek demektir.

Enfüsî ma'nâda Allâh'a karşı söylenen en büyük yalan ise, kişinin "benlik" iddiâsıyla kendisine Hakk'ın gayrı müstakil bir varlık atfetmesidir.

"Ve kezzebe bis sıdkı iz câeh" (Kendisine geldiğinde doğruyu yalanlayan): "Sıdk" kelimesi "doğruluk, sözün gerçeğe uygunluğu, sağlamlık, samimiyet" anlamlarını taşır.

Zâhir tefsîr geleneğinde "sıdk" kelimesi, başına belirlilik takısı ("es-sıdk") geldiğinde Kur'ân ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) getirdiği risâlet olarak yorumlanmıştır.

Bir sonraki âyetin de te'yîd ettiği üzere, "sıdk ile gelen" zâhiren Hz. Resûlullâh'tır (s.a.v.).

Enfüsî yönden ise "sıdk", kişinin kalbine doğrudan gelen ilâhî ilhâm ve hakîkatlerdir. Tevbe Sûresi 9/128'de buyrulur: "Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz" (Ant olsun ki, size kendinizden (nefsinizden) bir resûl geldi). Kişinin kendi hakîkatinden gelen bu davetçiyi geri çevirmesi, iç âlemindeki "sıdk"ı tekzîb etmesidir.

"İz câeh" (kendisine geldiğinde) kaydı, bu kişinin hakîkatten habersiz olmadığını gösterir. Hakîkat ona ulaşmış, kapısına gelmiştir; o ise kapıyı açmayı reddetmiştir. Bu, sıradan bir bilgisizlik değil, bilinçli bir tercîhtir. Yirmi beşinci âyetteki "lâ yeş'urûn" (farkında olmazlar) ile buradaki "iz câeh" (kendisine geldiğinde) arasında ince bir fark vardır: Orada gaflet, burada ise kasıt ağır basar.

"E leyse fî cehenneme mesven lil kâfirîn" (Kâfirler için cehennemde bir yer yok mudur?): Cehennem, kişinin kendi hakîkatinden ve Allâh'ın rahmet tecellîsinden uzaklık (bu'd) ve ayrılık (firâk) hâlidir. Âyette geçen "mesvâ" (ikâmet edilecek kalıcı yurt, son durak) ifâdesi, kâfirler için bu uzaklık hâlinin sâbitlenmesi demektir.

Burada sözü edilen uzaklık, kişinin vehminden ve kayıtlanmış hayât anlayışından kaynaklanan bir uzaklıktır. Hakîkatte kimsenin Allâh'tan uzak olması söz konusu değildir. Nitekim Hadîd 57/4'te buyurulduğu üzere, nerede olursak olalım O bizimledir. O, her şeyi kuşatmıştır ve her yerde hâzır ve nâzırdır. Cehennem ehlinin "uzaklığı", Hakk'ın onlardan uzaklaşması değil, onların kendi perdeleriyle Hakk'ı göremez, hissedemez hâle gelmeleridir.

Güneş her yere aynı ışığı verir; ancak gözünü kapatan karanlıkta kalır. Dolayısıyla, karanlık, güneşin yokluğu değil, gözün kapalılığıdır.

Kâfirler dünyâdayken hakîkat nûrunu örterek zâlimlik etmiş olmaları sebebiyle, âhirette zulmette ya'nî cehâlet karanlığı içinde ikâmet ederler. Bu karanlık onların dünyâda yaptıkları fiillerin âhirette sûret bulmuş hâlidir.


Âyet 33

وَالَّذٖي جَٓاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهٖٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

(39-33) Vellezî câe bis sıdkı ve saddeka bihî ulâike humul muttekûn.

(39-33) Doğruyu getiren ve onu tasdîk edenler var ya, işte onlar Allâh'a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.