Velleżî câe bi-ssidki ve saddeka bihi(ﻻ) ulâ-ike humu-lmuttekûn(e)
Dosdoğru Kur'an'ı getiren ile onu tasdik edenler var ya, işte onlar Allah'a karşı gelmekten sakınanlardır.
Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, işte onlar kötülükten korunan müttakilerdir.
Zümer Suresi'nin 33. ayeti, 'sıdk' (doğruluk/gerçek) kavramının getirilmesi ve tasdik edilmesi ile 'takva' (Allah'a karşı gelmekten sakınma) arasındaki derin ilişkiyi vurgulamaktadır. Ayet, hakikati tebliğ edenlerin ve onu tasdik edenlerin müttakiler olduğunu dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-y-e kökü, bir şeyin bir yerden başka bir yere intikal etmesi veya bir haberin ulaşması anlamını taşır. Ayetteki 'câe bi's-sıdk' ifadesi, hakikati, doğruluğu veya vahyi insanlara ulaştırmak, tebliğ etmek manasındadır. Bu, sadece fiziki bir getirme değil, aynı zamanda fikri ve manevi bir sunumu da içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-y-e fiili, Kur'an'da genellikle bir haberin, emrin veya olayın vuku bulduğunu ifade etmek için kullanılır. Burada 'câe bi's-sıdk' ifadesi, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Allah'tan gelen hakikati, yani Kur'an'ı ve İslam'ı insanlara getirmesi, tebliğ etmesi anlamında mecazi bir kullanımdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): S-d-k kökü, sözün veya fiilin gerçeğe uygun olması, yalanın zıddı anlamındadır. 'Sıdk', hem sözde hem de fiilde dürüstlüğü ifade eder. Ayetteki 'bi's-sıdk' ifadesi, Allah'tan gelen vahyin, yani Kur'an'ın ve onun içerdiği hakikatlerin mutlak doğruluğunu ve gerçekliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'sıdk' kavramı, Kur'an'da sadece sözün doğruluğunu değil, aynı zamanda kişinin içsel inancının ve dışsal davranışlarının uyumunu da kapsar. Bu ayette 'sıdk', Allah'tan gelen mesajın kendisinin mutlak doğruluğunu ve bu mesajı getiren peygamberin dürüstlüğünü ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sıdk, kalbin, dilin ve amelin uyum içinde olmasıdır. Ayetteki 'bi's-sıdk' ifadesi, Allah'ın kelamının, yani Kur'an'ın, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde hakikat ve doğruluk olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): S-d-k kökünden türeyen 'saddaka' fiili, bir şeyi doğru kabul etmek, tasdik etmek, inanmak demektir. Ayetteki 'saddaka bihî' ifadesi, getirilen 'sıdk'a, yani hakikate ve vahye inanmayı, onu tasdik etmeyi ve doğruluğunu kabul etmeyi ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tasdik' fiilinin, sadece zihinsel bir kabulden öte, kalben inanmayı ve bu inancın gerektirdiği amelleri yerine getirmeyi de içerdiğini belirtir. Ayetteki 'saddaka bihî', getirilen hakikate tam bir teslimiyetle inanmayı ve onu hayatına tatbik etmeyi vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Tasdik, bir şeyin doğruluğuna şahitlik etmek ve onu onaylamaktır. Ayetteki bağlamda, 'saddaka bihî', Allah'ın gönderdiği vahyin doğruluğuna şahitlik etmek ve ona iman etmek anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): V-k-y kökü, bir şeyi korumak, sakınmak, muhafaza etmek anlamındadır. 'Müttakî', kendini Allah'ın azabından koruyan, O'nun emirlerine uyup yasaklarından kaçınan kimsedir. Ayetteki 'el-müttakûn' ifadesi, gerçeği getiren ve onu tasdik edenlerin, bu eylemleriyle Allah'ın rızasını kazanarak kendilerini kötülüklerden koruduklarını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva' kavramının Kur'an'da sadece korku değil, aynı zamanda Allah'a karşı duyulan derin saygı ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi ifade ettiğini belirtir. 'Müttakûn', Allah'ın sınırlarını gözeten, O'na karşı gelmekten sakınan ve bu sayede doğru yolu bulan kişilerdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Takva, Allah'ın emirlerine uyarak ve yasaklarından kaçınarak nefsi günahlardan korumaktır. 'Müttakûn', bu koruma eylemini sürekli kılan ve Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getiren kimselerdir. Ayette, sıdkı getiren ve tasdik edenlerin bu vasfa sahip olduğu vurgulanır.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır; bir önceki âyetteki hitâb devâm etmektedir.
Bir önceki âyette hakîkati inkâr eden kâfirlerin hâli ve âkıbeti anlatılıyordu. Burada ise "sıdkı getiren ve onu tasdîk eden" kimselerin fazîleti ve muttakîlerden olduğu beyân ediliyor. Tekzîbin karşısında tasdîk, kizbin karşısında sıdk, zulmün karşısında takvâ vardır.
Zâhir tefsîr geleneğinde bu âyette "sıdk ile gelen"in Hz. Peygamber (s.a.v.), "onu tasdîk eden"in ise Hz. Ebû Bekir (r.a.) veya genelde bütün mü'minler olduğu yorumlanmıştır. Âyetin sonu, bu kimselerin muttakîler olarak nitelendirilmesi, sûrenin başından beri işlenen takvâ vurgusunu tasdîk eder.
"Câe bi's-sıdkı" (doğruluk ile geldi / doğruluğu getirdi): Bu ifâde iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, kendi gelirken yanında bir emânet olarak "sıdk"ı da getirmiştir. İkincisi, Resûl, sıdkı dışarıdan taşıyan bir elçi değil, bizzât sıdkın vücut bulmuş hâlidir.
"Sıdk" kelimesiyle kastedilen Hakk ve hakîkattir, Kelâm-ı ilâhîdir, Hakîkat-i İlâhiyye'dir. Bunları beşeriyet âlemine getiren Resûl, Zâtî tecellînin en kemâlli mazharı olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. O, sâdece sıdkı dışarıdan taşıyan bir elçi değil, bizzât sıdkın vücût bulmuş hâlidir; "el-Emîn" ve "es-Sâdık" lakabları buna şehâdet eder. Getirdiği hakîkat ile kendi hakîkati arasında hiçbir mesâfe yoktur; O, Kur'ân'ın yaşayan sûretidir. Nitekim Hz. Âişe (r.a.) vâlidemiz, O'nun ahlâkını soranlara "O'nun ahlâkı Kur'ân idi" diye cevap vermiştir (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 746; Ebû Dâvûd, Sünen, hadîs no. 1342).
O'nun izinden gidip Hakk'a vâsıl olan irfân ehli, Resûl'ün ma'nevî vârisleridir; onlar bu hakîkatleri kıyâmete kadar tâlip olanlara ulaştırır. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Ulemâ, enbiyânın vârisleridir" (Ebû Dâvûd, Sünen, hadîs no. 3641; Tirmizî, Sünen, hadîs no. 2682).
"Ve saddeka bihî" (Ve onu tasdîk eden): "Saddeka" kelimesi "bir şeyi doğrulamak, hakîkat olduğunu onaylamak" demektir. Müfessirlerin bir kısmı bu ifâdeyi Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile özdeşleştirmiştir, zîrâ onun lâkabı "Sıddîk"tır. O, Resûlullâh'ın (s.a.v.) her haberini tereddütsüz tasdîk etmiş, bu sebeple bu yüce makâma nâil olmuştur.
Tasdîkin üç mertebesi vardır. İlme'l-yakîn mertebesinde kişi, delîl ve burhân ile hakîkati tasdîk eder. Ayne'l-yakîn mertebesinde, müşâhede ile tasdîk eder. Hakka'l-yakîn mertebesinde ise, bizzât o hakîkat olarak tasdîk eder. Bu üç mertebe, ateş misâliyle şöyle somutlaştırılabilir: İlme'l-yakîn, ateşin varlığını dumanından bilmektir. Ayne'l-yakîn, ateşi bizzât gözle görmektir. Hakka'l-yakîn ise ateşin içinde yanarak ateş olmaktır.
"Ulâike humul muttekûn" (İşte onlar muttakîlerin ta kendileridir): Onuncu âyette takvânın mertebelerinden bahsedilmişti. Bu âyetteki "muttekûn", o mertebelerin en yükseğine işâret eder: Onlar, kesret perdesini yırtmış, vahdet hakîkatini müşâhede etmiştir. Artık onlar, kendi nefslerine bir varlık isnâd etmekten ittikâ eder; zîrâ bilirler ki, mutlak ma'nâda var olan yalnızca Hakk'tır.
Âyet 34
لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْؕ ذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الْمُحْسِنٖينَ
(39-34) Lehum mâ yeşâûne inde rabbihim, zâlike cezâul muhsinîn.
(39-34) Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik yapanların (muhsinlerin) mükâfâtıdır.