İçeriğe atla
Zümer 34Cüz 24 · Sayfa 462

Zümer Sûresi 34. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Lehum mâ yeşâûne ‘inde rabbihim(c) żâlike cezâu-lmuhsinîn(e)

Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik yapanların mükafatıdır.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme bir öncekinin devâmıdır ve bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette sıdkı getiren ve tasdîk edenler "muttakîler" olarak vasıflandırılmıştı. Bu âyette ise onlar "muhsinler" olarak anılmaktadır.

"Muhsinîn" (muhsinler, iyilik yapanlar): "İhsân" ve "muhsin" kavramları onuncu âyetin yorumunda Cibrîl hadîsi çerçevesinde geniş olarak ele alınmıştı. Burada o tahlîli tekrâr etmek yerine, bir adım daha derinleştirelim.

İhsân, "Allâh'ı görüyormuş gibi kulluk etmek"tir. Bu, sâlikin henüz ikilik idrâkinde olduğu mertebedeki ta'rîftir. Ancak muhsinin nihâî makâmında kul artık Hakk'ı "görür gibi" değil, Hakk ile görür hâle gelmiştir. Müşâhede eden ile müşâhede edilen arasındaki mesâfe kalkmış, "görüyormuş gibi" kaydı düşmüştür.

Nitekim Bakara Sûresi 2/112'de buyrulur: "Men esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun fe lehû ecruhu inde Rabbihî, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn" (Kim muhsin olarak vechini Allâh'a teslîm etmişse, onun mükâfâtı Rabbinin yanındadır. Onlar için ne korku ne de hüzün vardır). Buradaki "esleme vechehu" (vechini teslîm etti), yirmi dördüncü âyette işlenen "vech kişinin kimliğidir" temasının devâmıdır: Kişi tüm benliğiyle, zâhir ve bâtınıyla Hakk'a yönelir. Vechini Allâh'a teslîm eden muhsin, artık kendine bir vücûd iddiâsında bulunmaz; korku ve hüzün duyacak bir "ben" kalmamıştır.

"İnde Rabbihim" (Rableri katında/yanında): Zâhiren bu ifâde, cennet ehlinin orada Rableriyle birlikte olacağına işâret eder. Bâtınen ise "Rableri katında olmak", kişinin vehmî varlığını kaldırarak Hakk'la baş başa kaldığı, cüz'î irâdesini Küllî İrâde'de erittiği mertebedir.

Bu bağlamda Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin Risâle-i Gavsiyye'sinde nakledilen şu soru-cevap aydınlatıcıdır: Hazret Rabbine "Hiç mekânın olur mu?" diye sorduğunda cevap şöyledir: "Ben, mekânın mekânıyım. Benim mekânım olmaz. Ben, insânın sırrıyım." Terzi Baba bu ifâdeleri şöyle şerh etmiştir (Risâle-i Gavsiyye, Terzi Baba Şerhi, s. 5-6.): “ İz- -T-B- ”


Cenâb-ı Hakk'ın "mekânların mekânı olması", hiçbir ayırım olmaksızın bütün mevcûdâtın varlığının O'nun varlığıyla kâim olması demektir. "Ben, insânın sırrıyım" ifâdesi ise, bizde gizli olanın O olduğuna; zâhirimizin O'nu perdelemesi sebebiyle sır olarak bâtınımızda kaldığına işâret eder.


"Lehum mâ yeşâûne" (Onlar için diledikleri her şey vardır): Zâhiren bu ifâde, cennet ehlinin orada her arzularının karşılanacağını beyân etmektedir.

Bâtınen ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Kün" (Ol) emrinin kulluk mertebesinde müşâhede edilmesidir. Nitekim on sekizinci âyetin yorumunda tam metni verilen kurb-u nevâfil hadîsinde (Buhârî, hadîs no. 6502) buyrulduğu üzere, Hakk kulunu sevdiğinde onun gören gözü, tutan eli olur; artık o kul Hakk ile dilediğinden, dilediği her şey Hakk'ın murâdıdır ve muhakkak gerçekleşir.

"Zâlike cezâul muhsinîn" (İşte bu, muhsinlerin cezâsıdır): "Cezâ", "karşılık" demektir; burada "mükâfât" ma'nâsındadır. Rahmân Sûresi 55/60'da "ihsânın cezâsı ihsândır" buyrulmuştur. Bu âyetteki "cezâul muhsinîn" (muhsinin cezâsı), Hakk'ın muhsine olan ihsânıdır.

Bu, zâhiren cennetteki maddî nîmetleri, bâtınen ise Hakk'a vâsıl olarak Cemâlullâh'ı müşâhede etmeyi ifâde eder. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Cennet ehli cennete girdiğinde Allâh Teâlâ buyurur: 'Daha fazlasını ister misiniz?' Onlar: 'Yüzlerimizi ağartmadın mı, bizi cennete koymadın mı, cehennemden kurtarmadın mı?' derler. Bunun üzerine perde açılır ve Rablerinin Cemâl'ine bakmak, onlara verilen her şeyden daha sevimli olur." (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 181; Tirmizî, Sünen, hadîs no. 2552) Resûlullâh (s.a.v.) bu hadîsin ardından Yûnus Sûresi

10/26'yı okumuştur: "Lillezîne ahsenül husnâ ve ziyâdeh"

(Güzel davrananlara daha güzeli ve bir de fazlası vardır). "Husnâ" (daha güzeli) cennet nîmetleri, "ziyâde" (fazlası) ise Cemâlullâh müşâhedesidir. İşte bu "ziyâde", muhsinlerin hakîkî cezâsıdır.


Âyet 35

لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذٖي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذٖي كَانُوا يَعْمَلُونَ

(39-35) Li yukeffirallâhu anhum esveellezî amilû ve yecziyehum ecrahum bi ahsenillezî kânû ya'melûn.

(39-35) Çünkü Allâh, onların geçmişte yaptıkları en kötü amelleri örtecek ve yapmakta oldukları en güzel şeylere göre mükâfâtlarını verecektir.