Lehum mâ yeşâûne ‘inde rabbihim(c) żâlike cezâu-lmuhsinîn(e)
Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik yapanların mükafatıdır.
Onlara, Rablerinin yanında ne dilerlerse vardır. İşte bu, iyilik yapanların mükafatıdır.
Zümer Suresi'nin 34. ayeti, ahiret hayatında müminlere verilecek mükafatı ve bu mükafatın mahiyetini ele almaktadır. Ayet, 'dilemek', 'Rab' ve 'muhsinler' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi lütfu ve iyiliğin karşılığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şey' (شيء) kelimesi, var olan veya var olabilecek her şeyi ifade eder. 'Meşîet' (مشيئة) ise bir şeyi dilemek, istemek anlamına gelir. Ayetteki 'yeşâûne' (يَشَآءُونَ) fiili, cennet ehlinin Allah katında arzu ettikleri her şeye kavuşacaklarını, dileklerinin gerçekleşeceğini belirtir. Bu, ilahi lütfun sınırsızlığını ve müminlerin ahiretteki tam tatminini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu fiil, Allah'ın onlara diledikleri şeyleri bahşedeceğini, yani onların isteklerinin karşılıksız kalmayacağını mecazi bir anlatımla ifade eder. Cennet ehlinin arzuları, Allah'ın izni ve takdiriyle gerçekleşecektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'meşîet' (dileme) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın mutlak iradesiyle ilişkilidir. Ancak bu ayette, müminlerin 'dilemesi' Allah'ın onlara bahşettiği bir imtiyaz olarak sunulur. Onların dilekleri, Allah'ın rızası ve cömertliği çerçevesinde gerçekleşecektir, bu da ahiretteki ödülün niteliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rab (رب), terbiye eden, yetiştiren, sahip olan, yöneten ve efendi anlamlarına gelir. Allah için kullanıldığında, O'nun yaratma, rızık verme, terbiye etme ve tüm varlıklar üzerindeki mutlak otoritesini ifade eder. Ayette 'Rabbi-him' (onların Rabbi) ifadesi, müminler ile Allah arasındaki özel bağı ve Allah'ın onlara olan lütfunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rab, hem yaratma hem de idare etme gücüne sahip olan demektir. Bu ayetteki kullanımı, müminlerin ahiretteki mükafatlarının kaynağının, kendilerini yaratan, besleyen ve terbiye eden Rableri olduğunu gösterir. Bu, mükafatın ilahi bir lütuf olduğunu ve O'nun cömertliğinden geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak egemenliğini ve insan üzerindeki otoritesini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'Rabbi-him' ifadesi, müminlerin Allah'a olan bağlılıklarının ve itaatlerinin bir sonucu olarak, O'nun katından gelecek olan mükafatı vurgular. Bu, Rab-kul ilişkisinin ahiretteki tezahürüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ceza (جزاء), bir fiilin karşılığıdır; iyilik için mükafat, kötülük için ceza olabilir. Ayette 'cezâü'l-muhsinîn' (iyilerin mükafatı) olarak kullanılması, bu kelimenin olumlu anlamda, yani bir ödül olarak kullanıldığını açıkça gösterir. Bu, Allah'ın adaletinin ve cömertliğinin bir tecellisidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ceza, bir amelin karşılığıdır. Bu ayette, muhsinlerin (iyilik yapanların) amellerine karşılık olarak verilecek olan nimetleri ifade eder. Bu, Allah'ın vaadinin gerçekleşmesi ve salih amellerin karşılıksız kalmayacağının bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ceza' kelimesinin Kur'an'da genellikle yapılan amelin niteliğine göre olumlu veya olumsuz bir karşılığı ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'cezâü'l-muhsinîn' ifadesi, iyilik yapanların hak ettikleri, Allah tarafından bahşedilen güzel karşılığı, yani cennet nimetlerini ve dilediklerine kavuşmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhsan (إحسان), bir şeyi güzel yapmak, iyi davranmak ve Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmektir. Muhsin (محسن) ise bu niteliklere sahip olan kişidir. Ayetteki 'el-muhsinîn' (iyilik yapanlar) ifadesi, sadece iyi ameller işleyenleri değil, aynı zamanda bu amelleri en güzel şekilde, samimiyetle ve Allah rızası için yapanları kapsar. Onlar, Allah'ın vaat ettiği mükafatlara layık görülenlerdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Muhsinler, Allah'a karşı görevlerini en güzel şekilde yerine getiren, insanlara karşı da iyilik ve güzellikle muamele eden kimselerdir. Bu ayetteki 'el-muhsinîn' ifadesi, onların bu üstün ahlaki ve dini vasıfları sayesinde Allah katında özel bir konuma sahip olduklarını ve diledikleri her şeye kavuşacaklarını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'ihsan' kavramının Kur'an'da hem ahlaki bir erdemi hem de Allah'a karşı derin bir bilinç ve samimiyeti ifade ettiğini belirtir. Muhsinler, bu bilinçle hareket eden, amellerini en mükemmel şekilde yerine getirmeye çalışan kişilerdir. Ayet, onların bu çabalarının ahiretteki karşılığını, yani Allah katında dilediklerine kavuşma imtiyazını vurgular.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bir öncekinin devâmıdır ve bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Bir önceki âyette sıdkı getiren ve tasdîk edenler "muttakîler" olarak vasıflandırılmıştı. Bu âyette ise onlar "muhsinler" olarak anılmaktadır.
"Muhsinîn" (muhsinler, iyilik yapanlar): "İhsân" ve "muhsin" kavramları onuncu âyetin yorumunda Cibrîl hadîsi çerçevesinde geniş olarak ele alınmıştı. Burada o tahlîli tekrâr etmek yerine, bir adım daha derinleştirelim.
İhsân, "Allâh'ı görüyormuş gibi kulluk etmek"tir. Bu, sâlikin henüz ikilik idrâkinde olduğu mertebedeki ta'rîftir. Ancak muhsinin nihâî makâmında kul artık Hakk'ı "görür gibi" değil, Hakk ile görür hâle gelmiştir. Müşâhede eden ile müşâhede edilen arasındaki mesâfe kalkmış, "görüyormuş gibi" kaydı düşmüştür.
Nitekim Bakara Sûresi 2/112'de buyrulur: "Men esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun fe lehû ecruhu inde Rabbihî, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn" (Kim muhsin olarak vechini Allâh'a teslîm etmişse, onun mükâfâtı Rabbinin yanındadır. Onlar için ne korku ne de hüzün vardır). Buradaki "esleme vechehu" (vechini teslîm etti), yirmi dördüncü âyette işlenen "vech kişinin kimliğidir" temasının devâmıdır: Kişi tüm benliğiyle, zâhir ve bâtınıyla Hakk'a yönelir. Vechini Allâh'a teslîm eden muhsin, artık kendine bir vücûd iddiâsında bulunmaz; korku ve hüzün duyacak bir "ben" kalmamıştır.
"İnde Rabbihim" (Rableri katında/yanında): Zâhiren bu ifâde, cennet ehlinin orada Rableriyle birlikte olacağına işâret eder. Bâtınen ise "Rableri katında olmak", kişinin vehmî varlığını kaldırarak Hakk'la baş başa kaldığı, cüz'î irâdesini Küllî İrâde'de erittiği mertebedir.
Bu bağlamda Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin Risâle-i Gavsiyye'sinde nakledilen şu soru-cevap aydınlatıcıdır: Hazret Rabbine "Hiç mekânın olur mu?" diye sorduğunda cevap şöyledir: "Ben, mekânın mekânıyım. Benim mekânım olmaz. Ben, insânın sırrıyım." Terzi Baba bu ifâdeleri şöyle şerh etmiştir (Risâle-i Gavsiyye, Terzi Baba Şerhi, s. 5-6.): “ İz- -T-B- ”
Cenâb-ı Hakk'ın "mekânların mekânı olması", hiçbir ayırım olmaksızın bütün mevcûdâtın varlığının O'nun varlığıyla kâim olması demektir. "Ben, insânın sırrıyım" ifâdesi ise, bizde gizli olanın O olduğuna; zâhirimizin O'nu perdelemesi sebebiyle sır olarak bâtınımızda kaldığına işâret eder.
"Lehum mâ yeşâûne" (Onlar için diledikleri her şey vardır): Zâhiren bu ifâde, cennet ehlinin orada her arzularının karşılanacağını beyân etmektedir.
Bâtınen ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Kün" (Ol) emrinin kulluk mertebesinde müşâhede edilmesidir. Nitekim on sekizinci âyetin yorumunda tam metni verilen kurb-u nevâfil hadîsinde (Buhârî, hadîs no. 6502) buyrulduğu üzere, Hakk kulunu sevdiğinde onun gören gözü, tutan eli olur; artık o kul Hakk ile dilediğinden, dilediği her şey Hakk'ın murâdıdır ve muhakkak gerçekleşir.
"Zâlike cezâul muhsinîn" (İşte bu, muhsinlerin cezâsıdır): "Cezâ", "karşılık" demektir; burada "mükâfât" ma'nâsındadır. Rahmân Sûresi 55/60'da "ihsânın cezâsı ihsândır" buyrulmuştur. Bu âyetteki "cezâul muhsinîn" (muhsinin cezâsı), Hakk'ın muhsine olan ihsânıdır.
Bu, zâhiren cennetteki maddî nîmetleri, bâtınen ise Hakk'a vâsıl olarak Cemâlullâh'ı müşâhede etmeyi ifâde eder. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur: "Cennet ehli cennete girdiğinde Allâh Teâlâ buyurur: 'Daha fazlasını ister misiniz?' Onlar: 'Yüzlerimizi ağartmadın mı, bizi cennete koymadın mı, cehennemden kurtarmadın mı?' derler. Bunun üzerine perde açılır ve Rablerinin Cemâl'ine bakmak, onlara verilen her şeyden daha sevimli olur." (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 181; Tirmizî, Sünen, hadîs no. 2552) Resûlullâh (s.a.v.) bu hadîsin ardından Yûnus Sûresi
10/26'yı okumuştur: "Lillezîne ahsenül husnâ ve ziyâdeh"
(Güzel davrananlara daha güzeli ve bir de fazlası vardır). "Husnâ" (daha güzeli) cennet nîmetleri, "ziyâde" (fazlası) ise Cemâlullâh müşâhedesidir. İşte bu "ziyâde", muhsinlerin hakîkî cezâsıdır.
Âyet 35
لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذٖي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذٖي كَانُوا يَعْمَلُونَ
(39-35) Li yukeffirallâhu anhum esveellezî amilû ve yecziyehum ecrahum bi ahsenillezî kânû ya'melûn.
(39-35) Çünkü Allâh, onların geçmişte yaptıkları en kötü amelleri örtecek ve yapmakta oldukları en güzel şeylere göre mükâfâtlarını verecektir.