Liyukeffira(A)llâhu ‘anhum esvee-lleżî ‘amilû ve yecziyehum ecrahum bi-ahseni-lleżî kânû ya'melûn(e)
Allah, işlediklerinin en kötüsünü örtmek ve onlara yaptıklarının en güzeli ile karşılık vermek için (onları böyle mükafatlandırdı).
Çünkü Allah, onların önceden yaptıkları amelin en kötüsünü bile keffaretle örtüp, işlemekte bulundukları güzel amellerin en güzeline göre mükafatlarını kendilerine verecektir.
Zümer Suresi 35. ayet, Allah'ın kullarının günahlarını örtmesini ve salih amellerine en güzel karşılığı vermesini konu edinir. Ayet, 'kefaret', 'kötülük', 'karşılık' ve 'güzellik' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adalet ve rahmeti vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefâret kelimesi, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Günahların kefareti ise, günahın izini silmek, onu örtmek ve bağışlamak demektir. Ayetteki 'liyukeffira' ifadesi, Allah'ın kullarının işlediği kötülükleri rahmetiyle örtmesini, yani günahlarını affetmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Keffere fiili, 'gizledi, örttü' anlamındadır. Bu ayetteki kullanımıyla Allah'ın, kullarının hatalarını ve günahlarını gizleyip, onları cezalandırmaktan vazgeçmesi, yani bağışlaması kastedilir. Bu, ilahi bir lütuf ve merhamet eylemidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): K-f-r kökünden türeyen kelimeler, genellikle bir şeyi örtme, gizleme veya inkar etme anlamlarını taşır. 'Keffâre' terimi, bir günahı örtmek, telafi etmek için yapılan eylemi ifade ederken, bu ayetteki 'liyukeffira' fiili, Allah'ın doğrudan günahları örtme ve affetme eylemini vurgular. Bu, ilahi bağışlayıcılığın bir tezahürüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Su' kelimesi, kötülük, çirkinlik ve zarar anlamlarına gelir. 'Esve' ise, bu kötülüklerin en şiddetlisi, en ağırı demektir. Ayetteki 'esve'l-lezî amilû' ifadesi, insanların işlediği günahların ve hataların en kötü olanlarını, Allah'ın affedeceğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sevv' kökünden türeyen 'su'' kelimesi, insanı üzen, rahatsız eden her türlü kötü durumu ifade eder. 'Esve'' ise, bu kötü durumların en şiddetlisi ve en çirkini demektir. Ayette, Allah'ın kullarının işlediği en kötü amelleri dahi affedebileceği vurgulanır, bu da ilahi rahmetin genişliğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): S-v-e kökü, genellikle olumsuzluk, çirkinlik ve kötülük anlamlarını içerir. 'Esve'' kelimesi, bu kökten türeyen bir ism-i tafdil olup, 'en kötü' anlamına gelir. Ayetteki kullanımıyla, insanların işlediği günahlar arasında en ağır ve en çirkin olanlarının dahi Allah tarafından affedilebileceği mesajı verilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ceza kelimesi, bir fiilin karşılığı demektir. Bu karşılık, iyilik için mükafat, kötülük için ceza olabilir. Ayetteki 've yecziyehum' ifadesi, Allah'ın kullarına yaptıkları iyi amellerin karşılığını, yani mükafatını vereceğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ceza, bir fiilin neticesi olarak ortaya çıkan karşılıktır. Bu karşılık, bazen hayır, bazen şer olabilir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın kullarına işledikleri salih amellerin karşılığı olarak en güzel mükafatı vereceği kastedilir. Bu, ilahi adaletin ve lütfun bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ceza, bir fiilin sonucunda hak edilen karşılıktır. Bu karşılık, fiilin niteliğine göre olumlu veya olumsuz olabilir. Ayetteki 've yecziyehum' ifadesi, Allah'ın kullarının iyi amellerine karşılık olarak onlara en güzel mükafatı vereceğini, yani onları ödüllendireceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecr, bir işin karşılığında verilen ücret veya mükafattır. Kur'an'da genellikle Allah'ın salih amellere verdiği ilahi mükafatı ifade eder. Ayetteki 'ecrahum' ifadesi, Allah'ın kullarına işledikleri güzel amellerin karşılığı olarak vereceği bol ve değerli mükafatı belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ecr, yapılan bir işin veya gösterilen çabanın karşılığı olarak hak edilen bedeldir. Bu ayetteki 'ecrahum' kelimesi, Allah'ın müminlere, yaptıkları iyi işler ve gösterdikleri sabır karşılığında vereceği ilahi lütfu ve mükafatı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ecr, bir fiilin veya hizmetin karşılığı olarak verilen şeydir. Bu, dünyevi bir ücret olabileceği gibi, ahiretteki ilahi mükafat da olabilir. Ayetteki 'ecrahum' ifadesi, Allah'ın kullarına, işledikleri salih amellerin karşılığı olarak ahirette vereceği cennet ve rıza gibi büyük mükafatları kasteder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hüsn, güzellik ve iyilik anlamına gelir. 'Ahsen' ise, bu güzellik ve iyiliklerin en üstünü, en mükemmeli demektir. Ayetteki 'bi-ahsani'l-lezî kânû ya'melûn' ifadesi, Allah'ın, kullarının işlediği amellerin en güzelini esas alarak onlara karşılık vereceğini, yani en iyi amellerine göre mükafatlandıracağını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüsn, hem maddi hem de manevi güzelliği ifade eder. 'Ahsen' ise, bir şeyin en güzel, en iyi ve en mükemmel halidir. Bu ayette, Allah'ın kullarının tüm amelleri arasından en güzel olanlarını seçerek onlara karşılık vereceği, bu sayede ilahi lütfun ve cömertliğin tecelli edeceği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): H-s-n kökü, Kur'an'da sıkça geçen ve 'güzel, iyi, hoş' anlamlarını taşıyan temel bir kavramdır. 'Ahsen' kelimesi, bu kökten türeyen bir ism-i tafdil olup, 'en güzel' veya 'en iyi' anlamına gelir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın kullarının amellerini değerlendirirken, onların en güzel ve en samimi olanlarını esas alarak mükafatlandıracağını ifade eder. Bu, ilahi adaletin ve rahmetin birleştiği bir noktadır.
Zümer Sûresi
Bu âyet bir önceki âyetin devâmı ve gerekçesidir, bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Âyetin başındaki "lâm" edatı, otuz dördüncü âyetteki muhsinlere va'dedilen nîmetlerin sebebini bildirmektedir: Allâh, bu kullarının geçmiş günâhlarını örtecek ve en güzel amellerine göre mükâfâtlandıracaktır.
Zâhir tefsîr geleneğinde müfessirler, bu âyette iki ayrı ilâhî muâmelenin beyân edildiğini ifâde etmişlerdir: Birincisi tekfîr (günâhların örtülmesi), ikincisi cezâ (en güzel amellere göre mükâfâtlandırma). Birincisi mağfireti, ikincisi fazlı (Allâh'ın lûtfunu) temsîl eder.
"Li yukeffirallâhu anhum esveellezî amilû" (Çünkü Allâh, onların geçmişte yaptıkları en kötü amelleri bile örtecek): "Yukeffiru" fiili, "k-f-r" kökünden gelir; "örtmek, gizlemek" ma'nâsındadır. Aynı kökten "küfr" ve "keffâret" kelimeleri de türemiştir. "Küfr" hakîkati örtmek, "keffâret" ise günâhı örtmektir. Birincisi kulun fiili, ikincisi Hakk'ın fiilidir. Kulun örtmesi zulmet, Hakk'ın örtmesi ise rahmettir.
Allâh'ın "tekfîri", kulun geçmiş günâhlarını mağfiretiyle örterek sanki hiç olmamış gibi kılmasıdır. Nitekim, hadîs-i şerîfte buyrulmuştur: "Günâhtan tövbe eden, hiç günâh işlememiş gibidir" (İbn Mâce, Sünen, hadîs no. 4250).
Yine Enfâl Sûresi 8/29'da, "tekfîr" kavramı takvâ ile ilişkilendirilerek buyrulur: "İn tettekullâhe yec'al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum" (Eğer Allâh'tan sakınırsanız, size bir furkân (hakla bâtılı ayırt edecek bir nûr) verir ve kötülüklerinizi örter).
Burada "esve'e" (en kötü) ifâdesi, bir kıyâs içerir: Allâh en kötü amelleri bile örtüyorsa, elbette daha hafif olanları da örtecektir. Aynı şekilde "ahsen" (en güzel) ifâdesi de, mükâfâtın kulun en düşük ameline değil, en güzel ameline göre verileceğini müjdeler. Allâh kullarına fazl ve lûtuf ile muâmele etmektedir. Bu, hadîs-i kudsîde belirtilen "Şüphesiz rahmetim gazabımı geçmiştir" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 7404; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2751) hakîkatinin bir göstergesidir.
Bâtınen bakıldığında, kişi ihsân makâmına ulaşmadan evvel, geçmişte birtakım kötü ameller işlemiş olabilir. Bunların başında ve kaynağında kendini Hakk'tan ayrı müstakil bir varlık kabul etmesi ve fiillerini "ben yaptım" diyerek sâhip çıkması gelir. Ancak, güzel bir seyr ü sülûk ile muhsinlerden olup beşerî varlığını Hakk'ta fânî kılınca, artık o kötü amelleri işleyen varlık ortadan kalkmış olur ve kul ilâhî bir kimlikle yeniden doğar.
Tıpkı derelerin denize kavuşunca kimliklerini kaybetmesi gibi, kul da Hakk'a vâsıl olunca geçmişteki "ben"liği erir; dolayısıyla fâili olmayan bir fiilin hükmü de kalmaz. Bu mertebede kulun "en güzel ameli", artık kendi yaptığı bir fiil değil, Hakk'ın onda tecellî eden fiilin zuhûrudur.
"Ve yecziyehum ecrahum bi ahsenillezî kânû ya'melûn" (Ve yapmakta oldukları en güzel şeylere göre mükâfâtlarını verecektir): Cenâb-ı Hakk muhsinler hakkında geçmişteki amellerine göre hükmetmez, ihsân makâmındaki amellerine göre hükmeder.
Furkân Sûresi 25/70'te bu hakîkat açıkça beyân edilir: "İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât, ve kânallâhu ğafûran rahîmâ" (Ancak tövbe edip îmân eden ve sâlih amel işleyenler müstesnâ; işte Allâh onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allâh çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir).
"Kötülüklerin iyiliklere çevrilmesi": İhsân makâmına ulaşmadan evvel işlenen kötü ameller ve günâhlar, tövbe ve pişmanlıkla kulu Hakk'a yönlendirdiği için netîcede hasenâta dönüşür. Günâhın kendisi değişmez; ancak kulu Hakk'a yönelten vesîle olması yönüyle, netîcesi hayra dönüşür.
Enfüsî yönden bakıldığında bu âyet, sâlike büyük bir müjde ve cesâret kaynağıdır, çünkü geçmişindeki hatâlar, Hakk'a samîmî bir yöneliş ile nûra dönüşür.
Âyet 36
لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ
(39-36) E leysallâhu bi kâfin abdeh, ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâdin.
(39-36) Allâh, kuluna kâfi değil midir? Seni, O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allâh kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.