Eleysa(A)llâhu bikâfin ‘abdeh(u)(s) ve yuḣavvifûneke billeżîne min dûnih(i)(c) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)
Allah, kuluna yetmez mi? Seni O'ndan (Allah'tan) başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici yoktur.
Allah, kuluna kâfi değil midir? Durmuşlar da seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Her kimi ki Allah şaşırtırsa, artık ona hidayet edecek yoktur.
Zümer Suresi 36. ayet, Allah'ın kuluna kâfi gelmesini, müşriklerin korkutma çabalarını ve Allah'ın saptırdığına hidayet verilemeyeceğini vurgular. Ayet, tevhid inancının temelini oluşturan Allah'a güveni ve O'nun mutlak kudretini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefâ (كفى) kelimesi, bir şeyin ihtiyacı gidermesi, yeterli olması ve başkasının yerine geçmesi anlamlarına gelir. Ayetteki 'bikâfin' ifadesi, Allah'ın kulunun tüm ihtiyaçlarını karşılayacak, onu her türlü şerden koruyacak ve ona her konuda yetecek yegane güç olduğunu vurgular. Bu, kulun Allah'a tam bir tevekkül içinde olması gerektiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bikâfin' ifadesini 'yeterli olan' ve 'koruyan' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın kuluna karşı her türlü tehlikeye ve korkuya karşı bir kalkan olduğunu, O'nun himayesinin her şeye kâfi geldiğini belirtir. Bu, müşriklerin korkutmalarının anlamsızlığını ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kefâ' kökünden türeyen kavramların Kur'an'da 'yeterlilik' ve 'tamamlanma' anlamlarını taşıdığını belirtir. Allah'ın 'kâfî' olması, O'nun mutlak kudretini ve kuluna olan eksiksiz lütfunu ifade eder. Bu, kulun başka hiçbir varlığa ihtiyaç duymadan sadece Allah'a yönelmesi gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Abd (عبد) kelimesi, boyun eğmek, itaat etmek ve hizmet etmek anlamlarına gelir. Allah'ın 'abd'ı olmak, O'nun rububiyetini kabul edip O'na tam bir teslimiyetle kulluk etmeyi ifade eder. Ayetteki 'abd' kelimesi, Allah'ın kendisine kulluk edenlere yeteceğini, onları koruyacağını ve ihtiyaçlarını karşılayacağını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'abd' kelimesinin hem hür hem de köle anlamında kullanılabileceğini, ancak Kur'an'da genellikle Allah'a kulluk eden, O'na boyun eğen kişi için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'abd' kelimesi, Allah'ın özel olarak himaye ettiği, O'na yönelen ve O'na güvenen kişiyi ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'abd' kavramının Kur'an'da insanın Allah karşısındaki konumunu, yani O'na muhtaçlığını ve O'na bağımlılığını ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda, Allah'ın kuluna yetmesi, O'nun kuluna olan lütfunu ve kulun da O'na olan teslimiyetini pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Havf (خوف) kelimesi, korku ve endişe duymak anlamına gelir. Ayetteki 'yuhavvifûneke' ifadesi, müşriklerin Peygamber'i putlarıyla, ilah edindikleri varlıklarla veya dünyevi güçlerle korkutma çabalarını anlatır. Bu, onların tevhid inancına karşı çıkışlarının bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'havf' kökünden türeyen fiillerin, birini tehdit etmek ve ona korku salmak anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bu kullanım, müşriklerin Peygamber'i Allah'tan başka güçlerin zararıyla tehdit ederek onu yolundan döndürme gayretlerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'havf' kelimesinin genellikle gelecekteki bir tehlikeden duyulan endişeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yuhavvifûneke' ifadesi, müşriklerin Peygamber'e karşı kullandıkları psikolojik baskıyı ve onu Allah'tan başkasına yöneltme çabalarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dalâl (ضلال) kelimesi, doğru yoldan sapmak, şaşırmak ve kaybolmak anlamlarına gelir. Ayetteki 'yudlil' ifadesi, Allah'ın kendi iradesiyle bir kimseyi hidayetten uzaklaştırmasını, onu sapıklıkta bırakmasını ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak iradesini ve hidayetin yalnızca O'nun elinde olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'dalâl' kelimesinin 'hidayetin zıttı' olduğunu belirtir. Ayetteki 'yudlil' ifadesi, Allah'ın bir kimseyi kendi tercihleri ve amelleri sonucunda hidayetten mahrum bırakmasını, onu sapıklıkta bırakmasını ifade eder. Bu, kulun iradesinin de Allah'ın genel iradesi içinde yer aldığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl' kavramının Kur'an'da 'doğru yoldan sapma', 'kaybolma' ve 'şaşırma' anlamlarını taşıdığını belirtir. Allah'ın 'yudlil' fiili, O'nun mutlak iradesiyle bir kimsenin hidayet yolundan uzaklaşmasını ifade eder. Bu, hidayetin ve sapıklığın nihai olarak Allah'ın takdirinde olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet (هداية) kelimesi, doğru yolu göstermek, rehberlik etmek ve kılavuzluk etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'hâdin' ifadesi, Allah'ın saptırdığı kimseye doğru yolu gösterecek, onu hidayete erdirecek hiçbir gücün olmadığını vurgular. Bu, hidayetin yalnızca Allah'ın lütfuyla gerçekleştiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hâdin' kelimesini 'yol gösteren' ve 'doğruya ileten' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın saptırdığı kimseye, O'nun iradesi dışında kimsenin hidayet veremeyeceğini, çünkü hidayetin kaynağının yalnızca Allah olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hidayet' kavramının Kur'an'da hem 'yol gösterme' hem de 'doğru yola iletme' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'hâdin' kelimesi, Allah'ın saptırdığı kimseye dışarıdan bir rehberin fayda vermeyeceğini, çünkü hidayetin kalpteki bir nur olduğunu ve bu nuru ancak Allah'ın verebileceğini ifade eder.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Müfessirlere göre Kureyş müşrikleri, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) "Sen ilâhlarımız hakkında kötü sözler söylüyorsun; biz onların seni çarpmasından, sana zarar vermesinden endişe ediyoruz" diyerek onu korkutmaya çalışırlardı (Taberî, Câmiu'l-Beyân, XXIV, 5). Bu âyet, Rasûlullâh'ın (s.a.v.) gönlünü rahatlatmak ve müşriklerin tehdîdini cevaplamak üzere nâzil olmuştur.
"E leysallâhu bi kâfin abdeh" (Allâh kuluna kâfi değil midir?): Zâhirî ma'nâda âyet, tasdîk sorusuyla gelmiştir: Allâh kuluna yetmez mi? Cevâbı bizzât sorunun içindedir: Elbette yeter. Kuluna kâfî olan Allâh, onu korumaya da, nîmetlendirmeye de kâdirdir.
Bâtınen bakıldığında, yirmi dokuzuncu âyette açıklandığı üzere, ism-i câmi' olan "Allâh" ismine sığınan kul iç birliğini ve selâmetini bulur; burada ise o birliğin doğal sonucu beyân edilir: Kifâyet, ya'nî yeterlilik.
Diğer isimler belirli bir tecellîyi ifâde eder: Rezzâk rızkı, Şâfî şifâyı, Hâdî hidâyeti verir. Ancak Allâh ismi bunların tümünü câmi' olduğundan, bu isme sığınan kul hiçbir husûsta eksik kalmaz. Tek tek isimlere yönelen, o ismin tecellîsini alır; Allâh'a yönelen ise bütün isimlerin tecellîsine mazhar olur.
Allâh'ın kifâyetini ve kendi varlığının Hakk'la kâim olduğunu idrâk eden kul, artık hiç kimseden korkmaz. Nitekim Talâk Sûresi 65/3'te "Ve men yetevekkel alallâhi fehuve hasbuh" (Kim Allâh'a tevekkül ederse O ona yeter) buyrularak aynı hakîkat farklı ifâdelerle te'yîd edilmektedir.
Âyette geçen "abd" (kul) tâbirinin bir diğer ma'nâsı husûsî kulluktur: Bunlar, Allâh'ın Zâtî tecellîsine mazhar olup O'nun hâlis kulları arasına giren kimselerdir. Bu husûsî kullarda tasarruf eden bizâtihî Hakk'tır; O Samed olduğundan, tasarruf ettiği kulda hiçbir eksiklik kalmaz. İşte "Allâh kuluna kâfîdir" ifâdesinin bir hakîkati de budur.
"Ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî" (Seni, O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar): Zâhiren bu âyet, müşriklerin Hz. Peygamber'i (s.a.v.) putlarıyla ve tanrılarıyla korkutmalarına karşı Allâh'ın ona kâfi olduğu bildirilmektedir. Bâtınen ise, âlemde "min dûnihî" (O'nun dışında) diye târif edilebilecek müstakil bir varlık olmadığından, korkulacak bir varlığın da bulunmadığını beyân etmektedir.
"Ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâdin" (Allâh, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur): Bu ifâde yirmi üçüncü âyette de aynen geçmişti; oradaki tahlilde "Allâh'ın saptırması"nın kulun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâdın gereği olduğu açıklanmıştı. Kaderin ve "nâsiyeden tutma"nın sırrına eren kişi; her şeyin Allâh'ın kudret elinde olduğunu, O'nun izni olmadan yaprağın bile kıpırdamayacağını idrâk eder. Bu yüzden O'ndan gayrısından korkmaz. "Allâh kuluna kâfidir" hakîkatinin özü budur.
Âyet 37
وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّؕ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِعَزٖيزٍ ذِي انْتِقَامٍ
(39-37) Ve men yehdillâhu fe mâ lehu min mudıllin, e leysallâhu bi azîzin zî'ntikâm.
(39-37) Allâh, kime hidâyet verirse artık onu saptıracak da yoktur. Allâh, Azîz ve intikâm sâhibi değil midir?