İçeriğe atla
Zümer 36Cüz 24 · Sayfa 462

Zümer Sûresi 36. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Eleysa(A)llâhu bikâfin ‘abdeh(u)(s) ve yuḣavvifûneke billeżîne min dûnih(i)(c) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)

Allah, kuluna yetmez mi? Seni O'ndan (Allah'tan) başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici yoktur.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Müfessirlere göre Kureyş müşrikleri, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) "Sen ilâhlarımız hakkında kötü sözler söylüyorsun; biz onların seni çarpmasından, sana zarar vermesinden endişe ediyoruz" diyerek onu korkutmaya çalışırlardı (Taberî, Câmiu'l-Beyân, XXIV, 5). Bu âyet, Rasûlullâh'ın (s.a.v.) gönlünü rahatlatmak ve müşriklerin tehdîdini cevaplamak üzere nâzil olmuştur.

"E leysallâhu bi kâfin abdeh" (Allâh kuluna kâfi değil midir?): Zâhirî ma'nâda âyet, tasdîk sorusuyla gelmiştir: Allâh kuluna yetmez mi? Cevâbı bizzât sorunun içindedir: Elbette yeter. Kuluna kâfî olan Allâh, onu korumaya da, nîmetlendirmeye de kâdirdir.

Bâtınen bakıldığında, yirmi dokuzuncu âyette açıklandığı üzere, ism-i câmi' olan "Allâh" ismine sığınan kul iç birliğini ve selâmetini bulur; burada ise o birliğin doğal sonucu beyân edilir: Kifâyet, ya'nî yeterlilik.

Diğer isimler belirli bir tecellîyi ifâde eder: Rezzâk rızkı, Şâfî şifâyı, Hâdî hidâyeti verir. Ancak Allâh ismi bunların tümünü câmi' olduğundan, bu isme sığınan kul hiçbir husûsta eksik kalmaz. Tek tek isimlere yönelen, o ismin tecellîsini alır; Allâh'a yönelen ise bütün isimlerin tecellîsine mazhar olur.

Allâh'ın kifâyetini ve kendi varlığının Hakk'la kâim olduğunu idrâk eden kul, artık hiç kimseden korkmaz. Nitekim Talâk Sûresi 65/3'te "Ve men yetevekkel alallâhi fehuve hasbuh" (Kim Allâh'a tevekkül ederse O ona yeter) buyrularak aynı hakîkat farklı ifâdelerle te'yîd edilmektedir.

Âyette geçen "abd" (kul) tâbirinin bir diğer ma'nâsı husûsî kulluktur: Bunlar, Allâh'ın Zâtî tecellîsine mazhar olup O'nun hâlis kulları arasına giren kimselerdir. Bu husûsî kullarda tasarruf eden bizâtihî Hakk'tır; O Samed olduğundan, tasarruf ettiği kulda hiçbir eksiklik kalmaz. İşte "Allâh kuluna kâfîdir" ifâdesinin bir hakîkati de budur.

"Ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî" (Seni, O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar): Zâhiren bu âyet, müşriklerin Hz. Peygamber'i (s.a.v.) putlarıyla ve tanrılarıyla korkutmalarına karşı Allâh'ın ona kâfi olduğu bildirilmektedir. Bâtınen ise, âlemde "min dûnihî" (O'nun dışında) diye târif edilebilecek müstakil bir varlık olmadığından, korkulacak bir varlığın da bulunmadığını beyân etmektedir.

"Ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâdin" (Allâh, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur): Bu ifâde yirmi üçüncü âyette de aynen geçmişti; oradaki tahlilde "Allâh'ın saptırması"nın kulun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâdın gereği olduğu açıklanmıştı. Kaderin ve "nâsiyeden tutma"nın sırrına eren kişi; her şeyin Allâh'ın kudret elinde olduğunu, O'nun izni olmadan yaprağın bile kıpırdamayacağını idrâk eder. Bu yüzden O'ndan gayrısından korkmaz. "Allâh kuluna kâfidir" hakîkatinin özü budur.


Âyet 37

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّؕ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِعَزٖيزٍ ذِي انْتِقَامٍ

(39-37) Ve men yehdillâhu fe mâ lehu min mudıllin, e leysallâhu bi azîzin zî'ntikâm.

(39-37) Allâh, kime hidâyet verirse artık onu saptıracak da yoktur. Allâh, Azîz ve intikâm sâhibi değil midir?


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)