Vemen yehdi(A)llâhu femâ lehu min mudil(lin)(k) eleysa(A)llâhu bi'azîzin żî-ntikâm(in)
Allah, kimi de doğru yola iletirse artık onu saptıracak hiç kimse yoktur. Allah mutlak güç sahibi, intikam sahibi değil midir?
Her kime de Allah hidayet verirse artık onu da şaşırtacak yoktur. Allah aziz (çok güçlü) ve intikam sahibi değil midir?
Zümer Suresi'nin 37. ayeti, Allah'ın hidayet ve kudretini vurgulayan temel kavramlar etrafında şekillenmektedir. Ayet, Allah'ın hidayetine mazhar olanın saptırılamayacağını ve O'nun 'Azîz' ve 'Zü'ntikâm' sıfatlarıyla mutlak güç ve adalet sahibi olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hedy' kelimesinin 'lütuf ve incelikle doğru yola ulaştırmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yehdî' fiili, Allah'ın kullarını iradesiyle ve hikmetiyle doğruya yönlendirmesini ifade eder ki bu, kulun çabasıyla birlikte Allah'ın tevfikini gerektirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hedâ' fiilini 'beyân etmek, açıklamak' ve 'doğru yolu göstermek' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanlara doğru yolu hem göstermesi hem de o yolda sabit kılması anlamını taşır, böylece kimsenin onu saptıramayacağı vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidayet' kavramını Kur'an'ın merkezi temalarından biri olarak ele alır ve Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi, onları hakikate ulaştırması olarak tanımlar. Bu ayetteki 'yehdî', Allah'ın mutlak iradesiyle gerçekleşen, dışarıdan hiçbir gücün engelleyemeyeceği bir yönlendirmeyi ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dalâl' kelimesini 'doğru yoldan sapmak, kaybolmak' olarak açıklar. 'Muddil' ise bu sapmaya sebep olan, saptıran demektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın hidayet ettiği kimseyi hiçbir gücün saptıramayacağını, yani onu doğru yoldan çıkaramayacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesinin 'doğru yoldan ayrılmak' olduğunu belirtir. 'Muddil' ise başkasını bu sapmaya sürükleyen demektir. Ayette, Allah'ın hidayetinin mutlaklığı karşısında hiçbir saptırıcı gücün etkili olamayacağı ifade edilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalâl' kökünün 'doğru yoldan sapma, şaşırma, kaybolma' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. 'Muddil' ise bu sapmayı gerçekleştiren faildir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın hidayetinin karşıtı olarak, insanı doğru yoldan uzaklaştırmaya çalışan her türlü etkeni kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azîz' kelimesini 'yenilmesi zor, galip, güçlü' olarak açıklar. Ayetteki 'Azîz' sıfatı, Allah'ın mutlak kudretini, hiçbir gücün O'na karşı gelemeyeceğini ve O'nun iradesinin üstünlüğünü vurgular. Bu, hidayet ve saptırma konusundaki mutlak yetkisini pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'azîz' kelimesinin 'galip, yenilmez, şerefli' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'Azîz' sıfatı, Allah'ın hidayetine kimsenin karşı koyamayacağını ve O'nun hükmünün mutlak olduğunu ifade eder, böylece O'nun iradesinin üstünlüğü pekiştirilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Azîz' ismini Allah'ın 'mutlak güç ve kudret' sahibi olmasıyla ilişkilendirir. Bu ayetteki 'Azîz', Allah'ın hidayet etme ve saptırma konusundaki mutlak yetkisini ve bu konudaki iradesinin hiçbir şekilde engellenemeyeceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'intikâm' kelimesini 'bir suçtan dolayı cezalandırmak, hak ettiği karşılığı vermek' olarak tanımlar. Ayetteki 'Zü'ntikâm' sıfatı, Allah'ın adaleti gereği, hidayeti reddedenleri veya saptırmaya çalışanları cezalandırma gücüne sahip olduğunu ifade eder. Bu, O'nun mutlak adaletini ve kudretini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'intikâm' kelimesinin 'cezalandırmak, birine yaptığı kötülüğün karşılığını vermek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'Zü'ntikâm' sıfatı, Allah'ın sadece güçlü olmakla kalmayıp, aynı zamanda adaleti tesis eden ve hak edenleri cezalandıran olduğunu gösterir, bu da O'nun mutlak otoritesini pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'intikâm'ın 'birine yaptığı kötülüğün karşılığını vermek suretiyle ondan öç almak' olduğunu açıklar. Ayetteki 'Zü'ntikâm' sıfatı, Allah'ın hidayetine karşı çıkanlara veya insanları saptıranlara karşı adil bir karşılık vereceğini, yani O'nun adaletinin tecelli edeceğini vurgular.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Âyet, bir öncekiyle birlikte okunmalıdır. Otuz altıncı âyette "Ve men yudlili'llâhu fe mâ lehu min hâd" (Allâh kimi saptırırsa onu hidâyete erdirecek yoktur) buyrulmuştu. Burada ise bunun mukâbili beyân edilmektedir: "Ve men yehdillâhu fe mâ lehu min mudıllin" (Allâh kimi hidâyete erdirirse onu saptıracak yoktur). Fâtır Sûresi 35/8'de bu iki hakîkat şöyle özetlenir: "Fe innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî men yeşâ" (Şüphesiz Allâh dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirir).
"Ve men yehdillâhu" (Allâh, kime hidâyet verirse): Zâhirî ma'nâda, Allâh'ın hidâyet vermesi, kulun doğru yola girme irâdesini göstermesi üzerine ona bu yolu kolaylaştırması ve gönlünü îmâna açmasıdır.
Bâtınen ise, on dokuz, yirmi üç ve otuz altıncı âyetlerin tefsîrlerinde geniş olarak îzâh edildiği üzere, Cenâb-ı Hakk kulunun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâdı ne ise onu o şekilde halk eder; kimseye özünde olmayan bir şeyi cebren vermez.
Bu sebeple hidâyet, kişiye dışarıdan dayatılan bir şey değil, kulun derûnunda olan "Hâdî" ismine dönük kâbiliyetin ilâhî tecellîyle açığa çıkmasıdır. "Men yehdillâh" ifâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın o kula ezeldeki hakîkatinin kendisinden lisân-ı hâl ile talep ettiği şeyi ihsân etmesinden başka bir şey değildir.
Hidâyet denildiğinde çoğu zaman yalnızca Hâdî isminin tecellîsi düşünülür, oysa her esmânın kendine âit bir hidâyeti vardır. Mudill'in dalâlete düşürmesi, Kahhâr'ın kahretmesi, Cebbâr'ın cebretmesi bu esmâların hidâyetidir; ya'nî o esmânın hükmünün icrâsıdır. İşte her varlık, hangi esmânın te'sîri altında ise (Rabb-i Hâss'ı ya'nî onu terbiye eden husûsî ism-i ilâhî hangisi ise) o esmânın hidâyeti ve sırât-ı müstakîmi üzeredir.
Ancak bu, dalâletin "makbul" olduğu anlamına gelmez. Her esmânın hükmü kendi mertebesinde hak olmakla birlikte, emr-i teklîfî bakımından kul Hâdî'nin yoluna dâvet edilmekte ve Mudill'in yolundan sakındırılmaktadır. Emr-i irâdî (Allâh'ın kevnî irâdesiyle her şeyi takdîr etmesi) ile emr-i teklîfî (kulun îmân ve ibâdetle mükellef tutulması) birbirini nakzetmez, birbirini tamamlar. Nitekim yedinci âyetin yorumunda, "O, kullarının küfrüne râzı olmaz" ifâdesiyle bu konu açıklanmıştı.
"Allâh'ın hidâyet etmesi" ifâdesi, bir başka yönden, kişinin zıt esmâların te'sîrinden ve çatışmasından kurtularak "Allâh" İsm-i Câmî'sinin ve Tevhîd-i Zât'ın yoluna girmesidir.
"Fe mâ lehu min mudıllin" (Artık onu saptıracak yoktur): Vücûd tektir ve Hakk'ın vücûdudur. Bu sebeple, Hakk'tan gayri müstakil bir fâil yoktur. Öyle olunca, gerçek ma'nâda bir saptırıcı dahi yoktur. Şeytân bile Hakk'ın Mudill isminin mazharıdır ve ancak O'nun izin verdiği kadar te'sîr edebilir. Nitekim İbrâhîm Sûresi 14/22'de şeytânın kendisi i'tirâf eder: "Ve mâ kâne liye aleyküm min sultânin" (Benim sizin üzerinizde hiçbir sultânım (gücüm) yoktu).
"E leysallâhu bi azîzin zîntikâm" (Allâh, Azîz ve intikâm sahibi değil midir?): "E leyse" (değil midir?) sorusu, cevâbı kendi içinde taşır; sorulan aslında bildirilmektedir. Bu soru, muhâtabı tasdîke zorlar ve inkâra yer bırakmaz.
"Azîz" esmâsı, "mutlak güç ve izzet sâhibi, mutlak gâlip" ma'nâsındadır. Âyet özelinde bu isim, bir önceki cümleyi te'yîd eder: Allâh kimi hidâyete erdirmişse hiçbir kuvvet O'nun bu hükmünü bozamaz, çünkü O izzet ve galebe sâhibidir.
"Zintikâm" kelime anlamı olarak "intikâm sâhibi" demektir. Allâh'ın intikâmı beşerî intikâmdan mâhiyet olarak farklıdır. Onda öfke ve hırs yoktur; Hakk'ın fiili hikmettir. Onda haksızlık yoktur; herkes ancak kendi fiilinin karşılığını görür. Nihâî gâyesi ise yıkım değil terbiyedir.
Allâh'ın intikâmı, zâlimlere ve emrine karşı gelen kimselere, sünnetullâhın (Allâh'ın kâinattaki değişmez kanunlarının) gereği olarak yaptıkları fiillerin karşılığı olan netîceyi yaşatmasıdır. Şûrâ Sûresi 42/40'de bu ilâhî kânûna işâret edilmiştir: "Ve cezâu seyyietin seyyietun misluhâ" (Kötülüğün cezâsı, onun misli bir kötülüktür). Bu, adâletin ta kendisidir.
Hakk'ın Müntakim ismi de netîcede Rubûbiyyet dâiresinde tecellî eder; cezâ bile kulun terbiyesine hizmet eder. Otuz beşinci âyetteki "tekfîr" (günâhların örtülmesi) rahmetin zâhir yüzü ise, buradaki "intikâm" rahmetin bâtın yüzüdür: Birincisi lutufla örter, ikincisi adâletle terbiye eder.
Âyet 38
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُؕ قُلْ اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ اَرَادَنِيَ اللّٰهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهٖٓ اَوْ اَرَادَنٖي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهٖؕ قُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُؕ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ
(39-38) Ve lein seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunnallâh, kul e fe raeytum mâ ted'ûne min dûnillâhi in erâdeniyallâhu bi durrin hel hunne kâşifâtu durrihî ev erâdenî bi rahmetin hel hunne mumsikâtu rahmetih, kul hasbiyallâh, aleyhi yetevekkelul mutevekkilûn.
(39-38) Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim halk etti?" diye sorsan, mutlaka "Allâh" derler. De ki: "Öyleyse bana söyleyin, Allâh'ı bırakıp da taptıklarınız, eğer Allâh bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilese, O'nun rahmetini engelleyebilirler mi?" De ki: "Allâh bana yeter. Tevekkül edenler, ancak O'na tevekkül ederler."