İçeriğe atla
Zümer 44Cüz 24 · Sayfa 463

Zümer Sûresi 44. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Kul li(A)llâhi-şşefâ'atu cemî'â(an)(s) lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) śümme ileyhi turce'ûn(e)

De ki: "Şefaat tümüyle Allah'a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra yalnız O'na döndürüleceksiniz."

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme Zât mertebesinden Risâlet mertebesine hitâp etmektedir.

Bir önceki âyette sahte şefâatçilerin kişiye bir faydası olmadığı ortaya konmuştu. Burada ise, hakîkî şefâatin kime âit olduğu beyân edilmektedir.

"Kul lillâhiş şefâatu cemîâ" (De ki: "Bütün şefâat Allâh'ındır"): Şefâat, bir yönüyle, bir konuda hüküm verme ve o hükmü değiştirme yetkisini içerir. Bu yetki ise ancak mülkün gerçek sâhibi olan Allâh'a âittir.

Hakîkî şefâat, Allâh'ın bir isminin diğer bir isminin tecellîsini dengelemesidir. Meselâ; bir kul günâhın ağırlığı altındayken Müntakîm ismi cezâyı, Gafûr ismi ise bağışlamayı talep eder. Gafûr isminin devreye girerek Müntakîm'in hükmünü hafifletmesi, bâtınî ma'nâda şefâattir. Ancak her iki isim de İsm-i Câmi' olan Allâh'a âit olduğundan, bu şefâat dahi bütünüyle O'nundur.

Peygamberlerin ve evliyâullâhın şefâati de aynı hakîkatin bir başka mertebedeki zuhûrudur. Şefâat onların nefslerinden değil, Allâh'ın Rahmet isminin onlardaki tecellîsinden kaynaklanır. Onlar kendiliklerinden (min dûnillâh) değil, Allâh'ın izniyle (bi-iznillâh) ve O'nun Rahmetinin bir aynası olarak şefâat ederler.

"Cemîâ" kelimesi bu hakîkatin tasdîkidir. Zâhiren, şefâatin tamâmen Allâh'a âit olduğunu bildirir. Bâtınen ise daha derin bir sırra işâret eder: Şefâat izni veren (Hakk), şefâat eden (peygamber veya velî) ve şefâat edilen (kul), hakîkatte Hakk'ın farklı mertebelerdeki zuhûrlarıdır. Şefâat parçalanamaz bir bütündür; zîrâ o üçlünün aslı birdir.

"Lehu mulkus semâvâti vel ard" (Göklerin ve yerin mülkü O'nundur): Âyet, şefâatin yalnızca Allâh'a âit olmasının gerekçesini mülkle kurar: Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; şefâat ise mülkte tasarruf yetkisidir. Mülk kime âitse şefâat de ona âittir.

"Summe ileyhi turceûn" (Sonra ancak O'na döndürüleceksiniz): Her şey Allâh'tan zuhûr eder ve yine Allâh'a ya'nî aslına döner. Bu hakîkatler, kavs-i nüzûl (iniş yayı: Hakk'tan halka doğru tenezzül) ve kavs-i urûc (çıkış yayı: halktan Hakk'a doğru rücû, mi'râc) olarak da ifâde edilir. Hakîkatte hiçbir şey O'ndan ayrılmamıştır; dolayısıyla rücû, mekânsal bir geri dönüş değil, gaflet perdesinin kalkması ve hakîkatin müşâhede edilmesidir.

Hakk'a rücû iki şekilde gerçekleşir. Birincisi, ızdırârî rücûdur; her mahlûk cismânî ölümle zorunlu olarak aslına döner. İkincisi, irâdî rücûdur; kul henüz hayâttayken gaflet ve vehim perdesini yırtarak hakîkati müşâhede eder ve Hakk'a döner. Seyr ü sülûkün gâyesi, ızdırârî rücûdan önce irâdî rücûu gerçekleştirmektir. (Bu husûs, otuzuncu âyetin yorumunda "mevt-i ızdırârî" ve "mevt-i irâdî" kavramlarıyla ele alınmıştı. Kırk dokuzuncu âyette de farklı yönleriyle îzâh edilecektir.)


Âyet 45

وَاِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَحْدَهُ اشْمَاَزَّتْ قُلُوبُ الَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِۚ وَاِذَا ذُكِرَ الَّذٖينَ مِنْ دُونِهٖٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ

(39-45) Ve izâ zukirallâhu vahdehuşmeezzet kulûbullezîne lâ yu'minûne bil âhirah, ve izâ zukirellezîne min dûnihî izâ hum yestebşirûn.

(39-45) Allâh, tek olarak anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri daralır. Ama O'ndan başkaları anıldığı zaman, hemen yüzleri güler.