Kul li(A)llâhi-şşefâ'atu cemî'â(an)(s) lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) śümme ileyhi turce'ûn(e)
De ki: "Şefaat tümüyle Allah'a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Sonra yalnız O'na döndürüleceksiniz."
De ki: "Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz."
Zümer Suresi 44. ayet, şefaatin mutlak surette Allah'a ait olduğunu, göklerin ve yerin mülkiyetinin O'nda bulunduğunu ve nihayetinde tüm varlıkların O'na döneceğini vurgulayarak tevhid inancının temelini oluşturan kavramları içermektedir. Ayet, şefaat yetkisinin ve evrensel hükümranlığın yalnızca Allah'a ait olduğunu net bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şefaat (شفاعة), bir şeyi diğerine katmak, çift yapmak (شفع) kökünden gelir. Bir kimsenin başkası için aracı olması, ona yardım etmesi ve dilekte bulunmasıdır. Kur'an'da şefaat, genellikle Allah'ın iznine bağlı olarak gerçekleşen bir aracılık olarak zikredilir ve bu ayette de 'Bütün şefaat Allah'ındır' denilerek bu yetkinin mutlak surette O'na ait olduğu vurgulanır, yani izinsiz şefaat mümkün değildir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şefaat (شفاعة), 'şef' kelimesinden türemiştir ki bu da 'çift' anlamına gelir. Tek olanı çift yapmak demektir. Burada ise bir kimsenin başka bir kimse için Allah katında aracı olması, onun lehine konuşması anlamındadır. Ayetteki 'لِّلَّهِ ٱلشَّفَـٰعَةُ جَمِيعًا' ifadesi, bu aracılık yetkisinin tamamının ve mutlak surette Allah'a ait olduğunu, O'nun izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceğini mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da şefaat kavramı, genellikle Allah'ın mutlak egemenliği ve tevhid ilkesi bağlamında ele alınır. Şefaat, Allah'ın izni olmaksızın gerçekleşemez ve bu, O'nun iradesinin üstünlüğünü gösterir. Bu ayetteki 'Bütün şefaat Allah'ındır' ifadesi, şefaatin bağımsız bir güç veya yetki olmadığını, tamamen ilahi iradeye tabi olduğunu net bir şekilde ortaya koyar ve şirk inancına karşı bir duruş sergiler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mülk (ملك), bir şey üzerinde tam yetkiye sahip olmak, onu dilediği gibi tasarruf etmek demektir. Ayetteki 'لَّهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ' ifadesi, Allah'ın göklerde ve yerde mutlak sahip ve hükümran olduğunu, bu mülkiyette hiçbir ortağı bulunmadığını ve her şeyin O'nun tasarrufunda olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Mülk (ملك), bir şeyin üzerinde tam bir tasarruf ve hükmetme yetkisidir. Allah'a nispet edildiğinde, O'nun yaratma, yönetme, diriltme ve öldürme gibi tüm fiillerinde mutlak ve sınırsız bir egemenliğe sahip olduğunu ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, şefaat yetkisinin de bu mutlak mülkiyetin bir parçası olduğunu, dolayısıyla sadece O'na ait olduğunu pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mülk (ملك), bir şey üzerinde tam bir tasarruf ve hükmetme yetkisidir. Allah'ın mülkü, O'nun yaratma, yönetme ve varlıklar üzerinde mutlak otorite sahibi olmasıdır. Ayette geçen 'مُلْكُ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ' ifadesi, Allah'ın evrenin her zerresine hükmeden, her şeyi yaratan ve idare eden tek güç olduğunu, dolayısıyla şefaat gibi önemli bir yetkinin de ancak O'nun izniyle gerçekleşebileceğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rücu' (رجوع), bir yerden ayrıldıktan sonra oraya geri dönmek demektir. 'تُرْجَعُونَ' fiili, ahiret gününde tüm insanların Allah'ın huzuruna çıkarılacağını, O'na hesap vermek üzere geri döndürüleceğini ifade eder. Bu, Allah'ın mutlak hükümranlığının ve şefaat yetkisinin bir sonucu olarak, herkesin O'nun adaletine teslim olacağını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Rücu' (رجوع), bir şeyin başlangıç noktasına geri dönmesidir. Kur'an'da 'إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ' ifadesi, ölümden sonra dirilişi ve Allah'ın huzurunda toplanmayı ifade eder. Bu, Allah'ın göklerin ve yerin mülkünün sahibi olmasının doğal bir sonucudur; zira her şey O'ndan gelmiş ve nihayetinde O'na dönecektir. Bu dönüş, hesap verme ve karşılık görme anlamını taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rücu' (رجوع) kelimesi, Kur'an'da genellikle ahiret bağlamında, insanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah'ın huzuruna çıkarılması anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'Sonra O'na döneceksiniz' ifadesi, şefaat yetkisinin ve mülkiyetin Allah'a ait olmasının bir uzantısı olarak, tüm varlıkların nihai kaderinin O'nun iradesine bağlı olduğunu ve herkesin yaptıklarından sorumlu tutulmak üzere O'na döneceğini vurgular.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme Zât mertebesinden Risâlet mertebesine hitâp etmektedir.
Bir önceki âyette sahte şefâatçilerin kişiye bir faydası olmadığı ortaya konmuştu. Burada ise, hakîkî şefâatin kime âit olduğu beyân edilmektedir.
"Kul lillâhiş şefâatu cemîâ" (De ki: "Bütün şefâat Allâh'ındır"): Şefâat, bir yönüyle, bir konuda hüküm verme ve o hükmü değiştirme yetkisini içerir. Bu yetki ise ancak mülkün gerçek sâhibi olan Allâh'a âittir.
Hakîkî şefâat, Allâh'ın bir isminin diğer bir isminin tecellîsini dengelemesidir. Meselâ; bir kul günâhın ağırlığı altındayken Müntakîm ismi cezâyı, Gafûr ismi ise bağışlamayı talep eder. Gafûr isminin devreye girerek Müntakîm'in hükmünü hafifletmesi, bâtınî ma'nâda şefâattir. Ancak her iki isim de İsm-i Câmi' olan Allâh'a âit olduğundan, bu şefâat dahi bütünüyle O'nundur.
Peygamberlerin ve evliyâullâhın şefâati de aynı hakîkatin bir başka mertebedeki zuhûrudur. Şefâat onların nefslerinden değil, Allâh'ın Rahmet isminin onlardaki tecellîsinden kaynaklanır. Onlar kendiliklerinden (min dûnillâh) değil, Allâh'ın izniyle (bi-iznillâh) ve O'nun Rahmetinin bir aynası olarak şefâat ederler.
"Cemîâ" kelimesi bu hakîkatin tasdîkidir. Zâhiren, şefâatin tamâmen Allâh'a âit olduğunu bildirir. Bâtınen ise daha derin bir sırra işâret eder: Şefâat izni veren (Hakk), şefâat eden (peygamber veya velî) ve şefâat edilen (kul), hakîkatte Hakk'ın farklı mertebelerdeki zuhûrlarıdır. Şefâat parçalanamaz bir bütündür; zîrâ o üçlünün aslı birdir.
"Lehu mulkus semâvâti vel ard" (Göklerin ve yerin mülkü O'nundur): Âyet, şefâatin yalnızca Allâh'a âit olmasının gerekçesini mülkle kurar: Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; şefâat ise mülkte tasarruf yetkisidir. Mülk kime âitse şefâat de ona âittir.
"Summe ileyhi turceûn" (Sonra ancak O'na döndürüleceksiniz): Her şey Allâh'tan zuhûr eder ve yine Allâh'a ya'nî aslına döner. Bu hakîkatler, kavs-i nüzûl (iniş yayı: Hakk'tan halka doğru tenezzül) ve kavs-i urûc (çıkış yayı: halktan Hakk'a doğru rücû, mi'râc) olarak da ifâde edilir. Hakîkatte hiçbir şey O'ndan ayrılmamıştır; dolayısıyla rücû, mekânsal bir geri dönüş değil, gaflet perdesinin kalkması ve hakîkatin müşâhede edilmesidir.
Hakk'a rücû iki şekilde gerçekleşir. Birincisi, ızdırârî rücûdur; her mahlûk cismânî ölümle zorunlu olarak aslına döner. İkincisi, irâdî rücûdur; kul henüz hayâttayken gaflet ve vehim perdesini yırtarak hakîkati müşâhede eder ve Hakk'a döner. Seyr ü sülûkün gâyesi, ızdırârî rücûdan önce irâdî rücûu gerçekleştirmektir. (Bu husûs, otuzuncu âyetin yorumunda "mevt-i ızdırârî" ve "mevt-i irâdî" kavramlarıyla ele alınmıştı. Kırk dokuzuncu âyette de farklı yönleriyle îzâh edilecektir.)
Âyet 45
وَاِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَحْدَهُ اشْمَاَزَّتْ قُلُوبُ الَّذٖينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِۚ وَاِذَا ذُكِرَ الَّذٖينَ مِنْ دُونِهٖٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ
(39-45) Ve izâ zukirallâhu vahdehuşmeezzet kulûbullezîne lâ yu'minûne bil âhirah, ve izâ zukirellezîne min dûnihî izâ hum yestebşirûn.
(39-45) Allâh, tek olarak anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri daralır. Ama O'ndan başkaları anıldığı zaman, hemen yüzleri güler.