Ve-iżâ żukira(A)llâhu vahdehu-şmeezzet kulûbu-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣira(ti)(s) ve-iżâ żukira-lleżîne min dûnihi iżâ hum yestebşirûn(e)
Allah, bir tek (ilah) olarak anıldığında ahirete inanmayanların kalpleri daralır. Allah'tan başkaları (ilahları) anıldığında bakarsın sevinirler.
Böyle iken, Allah bir olarak anıldığı zaman ahirete inanmayanların yürekleri burkulur da, O'ndan başkaları anıldığı zaman derhal yüzleri güler.
Bu ayet, Allah'ın birliğine inanmayanların psikolojik tepkilerini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Özellikle 'işme'ezzet' ve 'yestebşirûn' fiilleri, bu kişilerin Allah anıldığında duydukları tiksintiyi ve putlar anıldığında hissettikleri sevinci çarpıcı bir şekilde ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zikr (ذكر), hem kalple hem de dille hatırlamak, anmak anlamına gelir. Bu ayette 'zükira' (zikredildi, anıldı) pasif formuyla kullanılarak, Allah'ın veya putların başkaları tarafından anılması durumunu vurgular. Ahirete inanmayanlar için Allah'ın zikri, kalplerinde bir rahatsızlık uyandırır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da sadece 'hatırlama' değil, aynı zamanda 'Allah'ı anma, O'nu yüceltme' gibi daha geniş bir dini anlam taşıdığını belirtir. Ayetteki 'zükira' fiili, Allah'ın birliğinin dile getirilmesi ve bunun inanmayanlar üzerindeki olumsuz etkisini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Vahdehu' (yalnızca O), Allah'ın birliğini ve eşsizliğini vurgular. Bu ifade, müşriklerin Allah'a ortak koşma eğilimine karşı, O'nun tek ilah olduğunu açıkça belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın tek olarak anılması, müşriklerin kalplerinde rahatsızlık yaratır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Vahdet (وحدة), bir ve tek olma halidir. 'Vahdehu' ifadesi, Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşi ve benzeri olmadığını, dolayısıyla ibadette de tek olduğunu pekiştirir. Ahirete inanmayanların bu birliğe tahammül edememesi, onların şirk anlayışının bir yansımasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'İşme'ezzet' (اشمأزّت), kalbin daralması, tiksinti duyması ve nefretle dolması anlamına gelir. Bu, Allah'ın birliği anıldığında ahirete inanmayanların hissettiği derin bir rahatsızlığı ve hoşnutsuzluğu ifade eder. Onların kalpleri bu hakikati kabul etmekten kaçınır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şem'ez (شمأزّ) fiili, bir şeyden tiksinmek, nefret etmek ve ondan uzaklaşmak istemek anlamındadır. Ayette, Allah'ın tek olarak anılması karşısında inanmayanların kalplerinin bu olumsuz tepkiyi vermesi, onların tevhid inancına karşı içsel bir direniş içinde olduklarını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'işme'ezzet' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece bir hoşnutsuzluktan öte, derin bir içsel rahatsızlık, tiksinti ve hatta korku barındırdığını belirtir. Bu, inanmayanların tevhid karşısındaki psikolojik ve ruhsal durumunu çok güçlü bir şekilde ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İman (إيمان), tasdik etmek, güvenmek ve emin olmak demektir. Ayette 'lâ yu'minûne' (inanmazlar) ifadesi, ahiretin varlığını ve hakikatini kabul etmeyen, ona güvenmeyen kişileri tanımlar. Bu inançsızlık, onların Allah'ın birliğine karşı olumsuz tepkilerinin temel nedenidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece entelektüel bir kabul değil, aynı zamanda Allah'a ve O'nun gönderdiklerine tam bir teslimiyet ve güveni ifade ettiğini vurgular. Ahirete inanmayanlar, bu teslimiyet ve güvenden yoksun oldukları için Allah'ın birliğine karşı direnç gösterirler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstibşar (استبشار), sevinç ve neşe belirtileri göstermek, müjdeli bir haberle sevinmek anlamına gelir. Ayette, Allah'tan başka ilahlar anıldığında inanmayanların hemen sevinçle dolması, onların şirk inancına olan bağlılıklarını ve bu durumdan duydukları memnuniyeti gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İstif'al (استفعل) kalıbında olan 'yestebşirûn' fiili, bir şeyi talep etme veya bir şeyden etkilenme anlamı taşır. Burada, putların anılmasıyla birlikte içlerinde bir sevinç ve neşe uyanmasını, bu durumdan hoşnut olmalarını ifade eder. Bu, onların tevhid karşıtı duruşlarının bir diğer yüzüdür.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Beşaret (بشارة), sevinç veren haberdir. 'Yestebşirûn' fiili, bu sevinç verici haberi alma ve bununla neşelenme halini anlatır. İnanmayanların putlar anıldığında gösterdikleri bu sevinç, onların batıl inançlarına olan bağlılıklarını ve hakikate karşı körlüklerini ortaya koyar.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-45) Ve izâ zukirallâhu vahdehuşmeezzet kulûbullezîne lâ yu'minûne bil âhirah, ve izâ zukirellezîne min dûnihî izâ hum yestebşirûn.
(39-45) Allâh, tek olarak anıldığında âhirete inanmayanların kalpleri daralır. Ama O'ndan başkaları anıldığı zaman, hemen yüzleri güler.
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Önceki iki âyette müşriklerin sahte şefâatçiler edindikleri ve bütün şefâatin Allâh'a âit olduğu beyân edilmişti. Burada ise müşriklerin hâli tasvîr edilmektedir: Onlar vahdetten değil kesretten hoşnut olurlar, "Allâh" dendiğinde rahatsız olur, ancak putları ve ilâhları anıldığında ferahlayıp sevinirler.
"Ve izâ zukirallâhu vahdehu" (Allâh, tek olarak zikredildiğinde): "Zikr", "anmak" ve "hatırlamak" demektir. "Allâh'ın tek olarak zikredilmesi", gaflet uykusundan uyanıp vahdet şuuru ile kendine gelmektir. Bu, izâfî varlığın Hakk'ın varlığı karşısında hiçliğini idrâk etmek ve kesret anlayışını terk etmektir.
"İşmeezzet kulûbu" (kalpleri daralır): "İşmeezzet" kelimesi "tiksinerek büzüşmek" ma'nâsındadır. Bu, tasavvufta "kabz" (daralma ve sıkılma) hâlinin bir ifâdesidir.
Yirmi üçüncü âyette mü'minlerin kalpleri Allâh'ın zikriyle "ürperir sonra yumuşar" denmişti; burada ise inkârcıların kalpleri "tiksinerek büzüşür" deniyor. Aynı zikir, kalpte birbirine zıt iki tepki üretir: Biri haşyet kaynaklı ürperme ardından sükûnet, diğeri nefretle kapanma.
Kendi nefslerinin hevâsını ilâh edinmiş ve her şeyin merkezine koymuş olan kimselere tevhîd hakîkati ağır ve sevimsiz gelir. Çünkü tevhîd bunu fedâ etmeyi, terk etmeyi, Hakk'ta fânî kılmayı gerektirir. Bu sebeple, kalpleri vahdet zikri ile daralır, kesret zikri ile genişler. Âriflerin hâli ise bunun tam tersidir: Onların kalpleri vahdet zikri ile genişler, kesrette oyalanınca daralır.
Hadîs-i kudsî'de buyrulur: "Yere göğe sığmam, ancak mü'min kulumun kalbine sığarım" (Bu hadîsin senedi tartışmalıdır, ancak ma'nâsı ehl-i tasavvuf nezdinde yaygın kabul görmüştür). Kalp, fıtratı itibâriyle Hakk'ı alacak genişliktedir. Ama nefs kalbi ağyar ile doldurduğunda, vahdet hakîkatlerine yer kalmaz. Seyr ü sülûkün ilk adımı, gönlü ağyârdan tahliye etmektir; zîrâ dolu bir kaba yeni bir şey konulamaz.
"Lâ yu'minûne bil âhirah" (âhirete inanmayanların): "Âhiret", "âhir" ya'nî "son" kelimesinden türemiştir. Zâhiren ölüm sonrası hayâtı; bâtınen ise her şeyin nihâî hakîkatini ve aslına rücûunu ifâde eder. Âhirete inanmamak, yalnızca haşri inkâr etmek değil, görünenin ardındaki hakîkati reddetmektir. Kırk ikinci âyette işlendiği üzere, Allâh her gece uyku ile nefsleri alır ve sabah geri gönderir; bu, ölüm ve dirilişin günlük tatbîkâtıdır. Âhireti inkâr edenler, bu tecrübeyi her gece kendi bedenlerinde yaşadıkları hâlde ondaki ibreti göremezler.
"Ve izâ zukirellezîne min dûnihî izâ hum yestebşirûn" (Ama O'ndan başkaları anıldığı zaman, hemen yüzleri güler): Üçüncü ve otuz altıncı âyetlerin yorumunda ifâde edildiği gibi, "min dûnihî" (Allâh'tan gayrısı) diye müstakil bir varlık yoktur. Bütün mevcûdât, O'nun isim ve sıfâtlarının tecellîlerinden ibârettir.
Buradaki ifâde, o kimselerin nefslerinin hevâsına, hayâl ve vehim yoluyla oluşturdukları sahte dünyâlarına olan bağlılıklarını ve sevgilerini bildirmektedir. Kendilerine sevimli gelen bu hayâlî konular konuşulduğunda kendilerinde "bast" hâli oluşur, kalpleri genişler, hafifler ve neşelenirler.
Bu âyet-i kerîme kişinin kendi hâlini kontrol etmesi için bir ayna niteliğindedir. Eğer kişinin kalbi, sadece Hakk konuşulduğunda, araya hiçbir sebep, vâsıta, dünyâ menfaati sokulmadığında daralıyor; fakat dünyâ, siyâset, ticâret veya sebepler konuşulduğunda ferahlıyorsa, o henüz nefsâniyyetin kutrundan ve kesret yaşantısından kurtulamamıştır. Bu, her mü'minin kendisine tatbîk edebileceği bir ölçüdür.
Bu husûsta Müzzemmil Sûresi 73/8'de mü'mine verilen emir şöyledir: "Ve'zkuri'sme Rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ" (Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kesilerek O'na yönel). Hakîkî zikir, kalbin kesretten vahdete, ağyârdan Hakk'a dönmesidir.