İçeriğe atla
Zümer 46Cüz 24 · Sayfa 463

Zümer Sûresi 46. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Kuli(A)llâhumme fâtira-ssemâvâti vel-ardi ‘âlime-lġaybi ve-şşehâdeti ente tahkumu beyne ‘ibâdike fî mâ kânû fîhi yaḣtelifûn(e)

De ki: "Ey göklerin ve yerin yaratıcısı olan, gaybı da, görünen alemi de bilen Allah'ım! Ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kulların arasında sen hükmedersin."

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-46) Kulillâhumme fâtıras semâvâti vel ardı âlimel gaybi veş şehâdeti ente tahkumu beyne ıbâdike fî mâ kânû fîhi yahtelifûn.

(39-46) De ki: "Ey gökleri ve yeri halk eden, gaybı ve görüneni bilen Allâh'ım! Kullarının ayrılığa düştükleri şeyler hakkında aralarında sen hüküm vereceksin."


Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

"Kul" (De ki) emriyle Cenâb-ı Hakk, Habîbi'nin lisânından, kulların arasında çıkan ihtilâflara dâir nihâî hükmü kendisinin vereceğini ilân etmektedir.

Hz. Âişe (r.a.) vâlidemizin bildirdiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) teheccüd namazına kalktığında, tekbirin ardından salâtına bu âyetle, ya'nî: "Ey Cebrâil'in, Mikâil'in ve İsrâfil'in Rabbi, göklerin ve yerin Fâtır'ı olan, gaybı ve görüneni bilen Allâh'ım…" duâsıyla başlardı (Müslim, Müsâfirîn, 200; Ebû Dâvûd, Salât, 119; Tirmizî, Daavât, 32).

"Fâtıras semâvâti vel ardı" (Gökleri ve yeri açığa çıkaran): "Fâtır" kelimesi "yarmak, çatlatmak, ilk kez açığa çıkarmak" anlamına gelir. "Fâtır", bâzı meâllerdeki karşılığının aksine, "yoktan var etmek" veya "yaratmak" değildir. Hakîkat ve mârifet mertebesinde ne "mutlak yokluk" diye bir saha ne de "yaratma" diye bir fiil söz konusudur; zuhûr ve tecellî vardır. Burada bahsedilen, göklerin ve yerin Hakk'ın ilminde mevcûd olan hakîkatlerinin, bir fıtrat ve program dâhilinde "zuhûr sahasına" (şehâdet âlemine) çıkarılmasıdır.

"Fıtrat" kelimesi de "Fâtır" ismiyle aynı kökten gelir; bir şeyin halkiyyet amacına uygun olarak yarılıp açığa çıkması demektir. En'âm Sûresi 6/95'te "İnnallâhe fâliku'l-habbi ve'n-nevâ" (Muhakkak ki Allâh, tâneyi ve çekirdeği çatlatandır) buyrularak aynı kök anlam somutlaştırılmıştır. Buğday tohumunun toprağı yarıp filizlenmesi gibi, varlıklar da ilmî programlarından fıtratları üzere açığa çıkar.

"Âlimel gaybi veş şehâdeti" (Gaybı ve görüneni bilensin): Âlemlerin zâhir ve bâtın olmak üzere iki yüzü vardır. Zâhir olana şehâdet âlemi, bâtın olana ise gayb âlemi denir. Ancak, Allâh için "gayb" kavramı geçersizdir; çünkü O'na her şey şehâdettir. Gayb, sâdece mahlûkât için söz konusudur.

Allâh gaybı da şehâdeti de bilir: "Âlimü'l-gaybi ve'ş-şehâdeti" (gaybı ve görüneni bilen) (Haşr 59/22). "Ve mâ ya'zubu an Rabbike min miskâli zerretin fîl ardı ve lâ fîs semâi" (Ne yerde ne gökte zerre miktârı bir şey Rabbinden gizli kalmaz) (Yûnus 10/61).

O'nun bilmesi, mahlûkun bilmesi gibi dışarıdan alınan bir bilgi değildir. Gayb, O'nun Bâtın ismiyle tecellîsi; şehâdet ise Zâhir ismiyle tecellîsidir. "Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın" (Evvel de O'dur âhir de O, zâhir de O'dur Bâtın da O) (Hadîd 57/3). Bu sebeple, Hakk'ın gayb ve şehâdeti bilmesi, O'nun kendi Zât'ını, sıfâtlarını ve isimlerini bilmesi ma'nâsına gelir. Bilen de bilinen de O olunca, ilim ile ma'lûm arasında bir ayrılık kalmaz.

Bu hakîkatin enfüsî karşılığında, insânın şehâdet âlemi bedeni ve fiilleridir; gayb âlemi ise niyetleri, sırları ve a'yân-ı sâbitesidir. Allâh, kulun sadece dışını ya'nî amelini değil, o ameli hangi niyet ve hangi ilâhî program (şâkile; İsrâ 17/84) ile yaptığını da bilendir. Tevbe Sûresi 9/94'te bu hakîkat şöyle ifâde edilir: "İlâ âlimil gaybi veş şehâdeti fe yunebbiüküm bimâ küntüm ta'melûn" (Gaybı ve görüneni bilene döndürüleceksiniz; O size yaptıklarınızı haber verecektir).

"Ente tahkumu beyne ıbâdike fî mâ kânû fîhi yahtelifûn" (Kullarının ayrılığa düştükleri şeyler hakkında aralarında sen hüküm vereceksin): Zâhiren bu ifâde, insânlar arasındaki inanç, amel ve mezhep farklılıklarının nihâî hükmünün Allâh'a bırakılmasını emreder. Müfessirler, buradaki "ihtilâf"ın hem tevhîd-şirk ayrılığını hem de dînî meselelerdeki görüş farklılıklarını kapsadığını belirtmişlerdir.

"Tahkumu" fiili "h-k-m" kökündendir; bu kökten hem "hüküm" (karar) hem "hikmet" (derin bilgi ve isâbet) gelir. Allâh'ın ihtilâfları çözmesi sâdece cezâî bir karar değil, hikmetle her şeyi aslî yerine koymasıdır. Bu, Hakîm isminin tecellîsidir.

Bâtınen, kullar arasındaki ayrılığın ve ihtilâfın sebebi zıt esmâların zuhûrları olmalarıdır. Hâdî isminin mazharı ile Mudill isminin mazharı, Mu'tî isminin mazharı ile Mâni' isminin mazharı arasında dünyâda ihtilâf kaçınılmazdır. Otuz birinci âyetin yorumunda geniş olarak işlendiği üzere, bu ihtilâfların nihâî çözümü Rabbu'l-erbâb'ın huzûrundadır.


Âyet 47