İçeriğe atla
Zümer 47Cüz 24 · Sayfa 463

Zümer Sûresi 47. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Velev enne lilleżîne zalemû mâ fî-l-ardi cemî'an vemiślehu me'ahu leftedev bihi min sû-i-l'ażâbi yevme-lkiyâme(ti)(c) ve bedâ lehum mina(A)llâhi mâ lem yekûnû yahtesibûn(e)

Eğer yeryüzünde bulunan her şey tümüyle ve onlarla beraber bir o kadarı da zulmedenlerin olsa, kıyamet günü kötü azaptan kurtulmak için elbette onları verirlerdi. Artık, hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından karşılarına çıkmıştır.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Önceki âyette nihâî hükmün Allâh'a âit olduğu beyân edilmişti. Bu âyet, o hükmün icrâ edildiği günün dehşetini gözler önüne serer. O gün, yeryüzünün tamamı fidye olarak sunulsa bile kabul edilmeyecektir.

"Li'llezîne zalemû" (O zâlimler): "Zulüm" kavramı yirmi dördüncü âyetin yorumunda geniş olarak ele alınmıştı: Bir şeyi aslî yerine koymamak, nûru karanlıkla örtmek. Buradaki "zâlimler", Hakk'ın nûrunu kendi vehimleriyle örtmüş kimselerdir.

"Ve lev enne lillezîne zalemû mâ fil ardı cemîan ve mislehu meahu leftedev bihî min sûil azâbi yevmel kıyâmeh" (Eğer yeryüzündeki her şey ve bir o kadarı onların olsaydı, kıyâmet gününün kötü azabından kurtulmak için hepsini fidye verirlerdi): Âhirette bu kişiler, dünyâdaki tüm varlıklarını fidye olarak vermek isteseler de kabul edilmez. Nitekim Âl-i İmrân Sûresi 3/91'de buyrulur: "Fe len yukbele min ehadihim mil'ul ardı zeheben velev iftedâ bih" (Onlardan birinin fidye olarak yeryüzü dolusu altın vermesi bile kabul edilmez). Mâide 5/36'da da aynı hakîkat pekiştirilir.

Dünyâda kazanılan mal ve mülk, rüyâda bulunan defîne gibidir; uyanıldığında elde hiçbir şey kalmaz. Kırk ikinci âyette işlendiği üzere, dünyâ hayâtı tâbir edilecek bir rüyâdır; rüyâda elde edilen defîne, uyanışın fidyesi olamaz. Kaldı ki, fidye vermek "mülkiyyet" gerektirir, oysa kişinin "benim" zannettiği her şey Hakk'ın mülküdür ve kendine âit olmayan bir mülkü fidye olarak teklîf etmek abesle iştigâldir. Nitekim daha önce (kırk üç ve kırk dördüncü âyetlerde) şefâat konusunda da aynı hakîkat ortaya konulmuştu: Kendine âit varlığı olmayanın başkasına verebilecek bir şeyi de yoktur.

Kırkıncı âyette "azâbun yuhzîhi" (rezîl edici azap) ve "azâbun mukîm" (kalıcı azap) kavramları geçmişti. Burada ise "sûi'l-azâb" (azâbın en kötüsü) ifâdesi geçmektedir. Bu, azâbın en şiddetli mertebesidir.

"Ve bedâ lehum minallâhi mâ lem yekûnû yahtesibûn"((O gün) Allâh'tan, hiç hesâba katmadıkları şeyler karşılarına çıkmıştır): Zâhir tefsîr geleneğinde bu ifâde, münhasıran inkârcılar hakkında yorumlanmıştır. Ancak işârî bakışla "mâ lem yekûnû yahtesibûn" ifâdesinin kapsamı daha geniştir: Her insân dünyâda kendi akıl ve zannına göre bir âhiret tasavvuru oluşturur; gerçek ise her hâlükârda bu tasavvurun ötesindedir.

Mü'minler açısından bu, rahmetin ve ikrâmın her türlü tasavvurunun ötesinde olmasıdır. Nitekim Secde Sûresi 32/17'de buyrulur: "Fe lâ ta'lemu nefsun mâ uhfiye lehum min kurreti a'yun" (Onlar için göz aydınlığı olarak ne gizlendiğini hiç kimse bilemez). Hadîs-i kudsîde de "Sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen şeyler hazırladım" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 4779; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2824) denilerek aynı hakîkat pekiştirilmiştir. Münkir için ise bu, azâbın ve hüsrânın hesâb edemeyeceği kadar şiddetli olmasıdır.

Ancak bu âyetin en keskin hitâbı, belki de ne münkire ne mü'mine, kendini sâlih amel sâhibi sanıp ihlâstan mahrûm olanlaradır. Bunların boşa giden çalışmaları (riyâ ile kılınan salât, gösteriş için verilen sadaka, nefsânî tatmin için edinilen ilim), o gün en büyük hüsrân olarak karşılarına çıkacaktır. Kehf Sûresi 18/103-104'te bu kimseler şöyle tasvîr edilir: "Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ. Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun'â" (De ki: Amelce en çok ziyana uğrayanları haber vereyim mi? Onlar, dünyâ hayâtında çabaları boşa gittiği hâlde güzel iş yaptıklarını sananlardır.)


Âyet 48

وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهٖ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

(39-48) Ve bedâ lehum seyyiâtu mâ kesebû ve hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn.

(39-48) Onların kazandıkları kötülükler karşılarına çıkmış ve alay edip durdukları şey kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)