Velev enne lilleżîne zalemû mâ fî-l-ardi cemî'an vemiślehu me'ahu leftedev bihi min sû-i-l'ażâbi yevme-lkiyâme(ti)(c) ve bedâ lehum mina(A)llâhi mâ lem yekûnû yahtesibûn(e)
Eğer yeryüzünde bulunan her şey tümüyle ve onlarla beraber bir o kadarı da zulmedenlerin olsa, kıyamet günü kötü azaptan kurtulmak için elbette onları verirlerdi. Artık, hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından karşılarına çıkmıştır.
Eğer bütün yeryüzündekiler ve bir o kadarı da beraber o zulmedenlerin olsaydı, kıyamet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için onu mutlaka feda ederlerdi. Ancak ne var ki, hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılır.
Bu ayet, zalimlerin kıyamet gününde karşılaşacakları çetin azabı ve bu azaptan kurtulmak için hiçbir fidyenin kabul edilmeyeceğini dilbilimsel bir derinlikle ifade etmektedir. Ayet, 'zulüm', 'fidye' ve 'azap' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adaletin kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, haddi aşmaktır. Ayetteki 'zalimler' ifadesi, Allah'ın koyduğu sınırları aşan, O'nun haklarını ve kulların haklarını ihlal eden kimseleri ifade eder. Bu bağlamda, ahiretteki azabı hak edenlerin eylemlerini tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'zulm' kavramı, Kur'an'da sadece haksızlık etmekle kalmayıp, aynı zamanda Allah'ın birliğini inkâr etmek ve O'na şirk koşmak gibi en büyük günahları da kapsar. Ayetteki 'zalimler', bu geniş anlamıyla Allah'a karşı gelmiş olanları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zulm' kelimesinin mecazi kullanımlarına dikkat çeker. Ayetteki 'zalimler', sadece dünyevi haksızlıkları değil, aynı zamanda ahiret hayatını inkâr ederek kendilerine zulmedenleri de kapsar. Bu, onların kıyamet günündeki durumlarını daha da vahim kılar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fidye, bir şeyi bir beladan veya zarardan kurtarmak için verilen bedeldir. Ayetteki 'laf-tedev' fiili, zalimlerin kıyamet günündeki azaptan kurtulmak için tüm dünya malını ve daha fazlasını dahi feda etmeye hazır olacaklarını, ancak bunun kabul edilmeyeceğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'fidye'nin bir esiri veya bir musibete uğrayanı kurtarmak için verilen mal olduğunu belirtir. Ayetteki kullanım, zalimlerin azaptan kurtulmak için ne kadar büyük bir bedel ödemeye razı olsalar da, bu bedelin Allah katında bir karşılığı olmayacağını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fidye'nin genellikle bir esiri serbest bırakmak için kullanılan bir terim olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, zalimlerin azabın esiri olmaktan kurtulmak için hiçbir çıkış yolu bulamayacaklarını, zira fidye verme imkanlarının kalmadığını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sû' (kötülük), insanı üzen, rahatsız eden her şeydir. Ayetteki 'sûi'l-azâb' (kötü azap) ifadesi, kıyamet gününde zalimlerin karşılaşacağı azabın şiddetini, çirkinliğini ve dayanılmazlığını vurgular. Bu, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir acıyı da içerir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'sû'' kelimesinin hem fiil hem de isim olarak kullanıldığını ve genellikle istenmeyen, zararlı ve kötü sonuçları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'sûi'l-azâb', zalimlerin dünyadaki kötü amellerinin bir sonucu olarak karşılaşacakları en kötü ve en şiddetli cezayı tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azap, bir şeyi tatlılıktan, hoşluktan uzaklaştıran, acı veren şeydir. Ayetteki 'el-azâb' kelimesi, zalimlerin dünyadaki isyanları ve zulümleri karşılığında ahirette çekecekleri ilahi cezayı ifade eder. Bu, onların tüm hoşnutluklardan mahrum bırakılacağı bir durumu anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'azap' kelimesinin kökeninin 'azb' (tatlı su) kelimesinden geldiğini ve azabın, tatlı sudan mahrum bırakmak, yani rahatlıktan ve hoşluktan uzaklaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-azâb', zalimlerin kıyamet gününde her türlü rahatlıktan ve huzurdan mahrum kalacakları bir durumu tasvir eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'daki 'azap' kavramının sadece fiziksel acıyı değil, aynı zamanda psikolojik ve ruhsal ıstırabı da kapsadığını vurgular. Ayetteki 'el-azâb', zalimlerin hem bedensel hem de ruhsal olarak büyük bir sıkıntı ve pişmanlık içinde olacaklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıyamet, insanların kabirlerinden kalkıp Allah'ın huzurunda duracakları gün anlamına gelir. Ayetteki 'yevmi'l-kıyâmeti' ifadesi, zalimlerin azapla karşılaşacakları kesin ve kaçınılmaz zamanı belirtir. Bu, ilahi adaletin tecelli edeceği gündür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kıyâmet' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir dirilişi değil, aynı zamanda ahlaki bir hesaplaşmayı ve ilahi yargının gerçekleşeceği bir dönemi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'kıyâmet', zalimlerin dünyadaki eylemlerinin nihai sonuçlarıyla yüzleşecekleri günü işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hesaplamak, bir şeyi tahmin etmek, saymak veya beklemektir. Ayetteki 'mâ lem yekûnû yahtesibûn' ifadesi, zalimlerin dünyada iken ahirette karşılaşacakları azabı ve sonuçları hiç düşünmediklerini, umursamadıklarını veya hafife aldıklarını gösterir. Bu, onların gafletini ve cehaletini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hesaplamak' fiilinin mecazi olarak bir şeyi önemsemek, dikkate almak anlamında kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki 'yâhtesibûn', zalimlerin ahiret azabını önemsemediklerini, ona hazırlık yapmadıklarını ve bu yüzden beklemedikleri bir sonla karşılaşacaklarını ifade eder.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Önceki âyette nihâî hükmün Allâh'a âit olduğu beyân edilmişti. Bu âyet, o hükmün icrâ edildiği günün dehşetini gözler önüne serer. O gün, yeryüzünün tamamı fidye olarak sunulsa bile kabul edilmeyecektir.
"Li'llezîne zalemû" (O zâlimler): "Zulüm" kavramı yirmi dördüncü âyetin yorumunda geniş olarak ele alınmıştı: Bir şeyi aslî yerine koymamak, nûru karanlıkla örtmek. Buradaki "zâlimler", Hakk'ın nûrunu kendi vehimleriyle örtmüş kimselerdir.
"Ve lev enne lillezîne zalemû mâ fil ardı cemîan ve mislehu meahu leftedev bihî min sûil azâbi yevmel kıyâmeh" (Eğer yeryüzündeki her şey ve bir o kadarı onların olsaydı, kıyâmet gününün kötü azabından kurtulmak için hepsini fidye verirlerdi): Âhirette bu kişiler, dünyâdaki tüm varlıklarını fidye olarak vermek isteseler de kabul edilmez. Nitekim Âl-i İmrân Sûresi 3/91'de buyrulur: "Fe len yukbele min ehadihim mil'ul ardı zeheben velev iftedâ bih" (Onlardan birinin fidye olarak yeryüzü dolusu altın vermesi bile kabul edilmez). Mâide 5/36'da da aynı hakîkat pekiştirilir.
Dünyâda kazanılan mal ve mülk, rüyâda bulunan defîne gibidir; uyanıldığında elde hiçbir şey kalmaz. Kırk ikinci âyette işlendiği üzere, dünyâ hayâtı tâbir edilecek bir rüyâdır; rüyâda elde edilen defîne, uyanışın fidyesi olamaz. Kaldı ki, fidye vermek "mülkiyyet" gerektirir, oysa kişinin "benim" zannettiği her şey Hakk'ın mülküdür ve kendine âit olmayan bir mülkü fidye olarak teklîf etmek abesle iştigâldir. Nitekim daha önce (kırk üç ve kırk dördüncü âyetlerde) şefâat konusunda da aynı hakîkat ortaya konulmuştu: Kendine âit varlığı olmayanın başkasına verebilecek bir şeyi de yoktur.
Kırkıncı âyette "azâbun yuhzîhi" (rezîl edici azap) ve "azâbun mukîm" (kalıcı azap) kavramları geçmişti. Burada ise "sûi'l-azâb" (azâbın en kötüsü) ifâdesi geçmektedir. Bu, azâbın en şiddetli mertebesidir.
"Ve bedâ lehum minallâhi mâ lem yekûnû yahtesibûn"((O gün) Allâh'tan, hiç hesâba katmadıkları şeyler karşılarına çıkmıştır): Zâhir tefsîr geleneğinde bu ifâde, münhasıran inkârcılar hakkında yorumlanmıştır. Ancak işârî bakışla "mâ lem yekûnû yahtesibûn" ifâdesinin kapsamı daha geniştir: Her insân dünyâda kendi akıl ve zannına göre bir âhiret tasavvuru oluşturur; gerçek ise her hâlükârda bu tasavvurun ötesindedir.
Mü'minler açısından bu, rahmetin ve ikrâmın her türlü tasavvurunun ötesinde olmasıdır. Nitekim Secde Sûresi 32/17'de buyrulur: "Fe lâ ta'lemu nefsun mâ uhfiye lehum min kurreti a'yun" (Onlar için göz aydınlığı olarak ne gizlendiğini hiç kimse bilemez). Hadîs-i kudsîde de "Sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen şeyler hazırladım" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 4779; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2824) denilerek aynı hakîkat pekiştirilmiştir. Münkir için ise bu, azâbın ve hüsrânın hesâb edemeyeceği kadar şiddetli olmasıdır.
Ancak bu âyetin en keskin hitâbı, belki de ne münkire ne mü'mine, kendini sâlih amel sâhibi sanıp ihlâstan mahrûm olanlaradır. Bunların boşa giden çalışmaları (riyâ ile kılınan salât, gösteriş için verilen sadaka, nefsânî tatmin için edinilen ilim), o gün en büyük hüsrân olarak karşılarına çıkacaktır. Kehf Sûresi 18/103-104'te bu kimseler şöyle tasvîr edilir: "Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ. Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun'â" (De ki: Amelce en çok ziyana uğrayanları haber vereyim mi? Onlar, dünyâ hayâtında çabaları boşa gittiği hâlde güzel iş yaptıklarını sananlardır.)
Âyet 48
وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهٖ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
(39-48) Ve bedâ lehum seyyiâtu mâ kesebû ve hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn.
(39-48) Onların kazandıkları kötülükler karşılarına çıkmış ve alay edip durdukları şey kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.