İçeriğe atla
Zümer 48Cüz 24 · Sayfa 464

Zümer Sûresi 48. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Ve bedâ lehum seyyi-âtu mâ kesebû ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

(Dünyada) kazandıkları şeylerin kötülükleri karşılarına çıkmış, alay etmekte oldukları şey onları kuşatmıştır.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır; zâlimlerin âhiretteki hâlinin tasvîrine devâm edilmektedir.

Bir önceki âyette "Allâh'tan, hesâba katmadıkları şeyler karşılarına çıktı" buyrulmuştu. Şimdi bu "açığa çıkış"ın mâhiyeti beyân edilmektedir: Karşılarına çıkan, dışarıdan gelen bir felâket değil, bizzat kendi kesb ettikleri kötülüklerin cisimleşmiş sûretleridir. Her iki âyetin "ve bedâ lehum" ifâdesiyle başlaması, bu hakîkatin altını iki kez çizmektedir.

"Ve bedâ lehum" (Onların karşılarına çıkmıştır): "Bedâ", gizli olanın açığa çıkması, bâtının zâhir olması, hakîkatin açılması, perdelerin kalkmasıdır. Buna "tecessüm-i a'mâl" (amellerin cisimleşmesi) de denmiştir. (Bu kavram otuz dokuzuncu âyetin yorumunda işlenmiş, bir önceki âyette de "bedâ lehum minallâhi" ifâdesiyle aynı hakîkate işâret edilmişti.) Dünyâda ma'nevî olan ameller, âhirette cismânî sûretler alarak zuhûr eder. Hayır, nûrânî sûretlerle; şer, zulmânî sûretlerle karşılanır.

"Seyyiâtu mâ kesebû" (Kazandıkları kötülükler): "Kesb" "kendi isteğiyle ve irâdesiyle kazanmak" demektir. "Seyyiât" ise "kötülükler, çirkinlikler ve günâhlar" anlamlarında kullanılır.

Seyyiât, fiilî, kavlî, kalbî ve hâlî olmak üzere dört şekilde ele alınabilir: Örneğin, zinâ ve hırsızlık, fiilî kötülüktür; yalan, gıybet ve iftira, kavlî kötülüktür; kibir, hased ve riyâ, kalbî kötülüktür; gaflet, hicâb ve kasvet de hâlî kötülüklerdir. Bu dört tür kötülüğün tamamının gerisinde ise daha köklü bir seyyie yatar: "Enâniyyet" ("ben"lik vehmi).

Dünyâda kişinin biriktirdiği gizli kalmış kötülüklerin hepsi âhirette bir sûrete bürünerek zâhir olacak, hiçbir şey gizli kalmayacaktır. Nitekim Âl-i İmrân Sûresi 3/25'de buyrulur: "Ve vuffiyet kullu nefsin mâ kesebet" (Her nefse kazandığı tastamâm verilir).

"Ve hâka bihim " (Ve kendilerini çepeçevre kuşatmıştır): "Hâka" fiili, "bir şeyin kişiyi her yönden kuşatması" demektir. Bâtınen "hâka bihim" (onları kuşattı) ifâdesi yalnızca âhirete mahsûs değildir. Dünyâda da gaflet ve vehim kişiyi çepeçevre kuşatır; ancak kişi bu kuşatmanın farkında değildir. Âhirette farklı olan, bu kuşatmanın artık görünür ve kaçınılmaz hâle gelmesidir. Kırk ikinci âyetteki "keşf" (perdenin kalkması) ile buradaki "bedâ" (açığa çıkma) aynı hakîkatin iki yüzüdür.

"Mâ kânû bihî yestehziûn" (Ve alay edip durdukları şey): Onlar kıyâmetle alay ettiler: "Bu mu bize va'd edilen?" dediler. Azapla alay ettiler: "Doğru söylüyorsan, hadi getir şu azâbı!" dediler. Peygamberlerle alay ettiler, onlara "mecnûn, şâir, kâhin" dediler. Kur'ân'la alay ettiler, "eskilerin masalları" dediler. Mü'minlerle alay ettiler, "bunlar mı Allâh'ın seçtikleri?" dediler. Kıyâmet günü, daha evvel alay ettikleri her şeyi hakîkat olarak karşılarında bulduklarında kaçacak yerleri kalmaz.


Âyet 49

فَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ اِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّا قَالَ اِنَّمَٓا اُو۫تٖيتُهُ عَلٰى عِلْمٍؕ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

(39-49) Fe izâ messel insâne durrun deânâ summe izâ havvelnâhu ni'meten minnâ kâle innemâ ûtîtuhu alâ ilm, bel hiye fitnetun ve lâkinne ekserehum lâ ya'lemûn.

(39-49) İnsânın başına bir sıkıntı gelince Bize yalvarır. Sonra ona tarafımızdan bir nîmet verdiğimizde, "Bu bana ancak bilgim sayesinde verildi" der. Hayır, o bir imtihândır, fakat çokları bilmezler.