Ve bedâ lehum seyyi-âtu mâ kesebû ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)
(Dünyada) kazandıkları şeylerin kötülükleri karşılarına çıkmış, alay etmekte oldukları şey onları kuşatmıştır.
Öyle ki, yaptıkları amellerin kötülükleri karşılarına çıkmış ve alay edip durdukları şeyler, kendilerini sarmıştır.
Zümer Suresi 48. ayet, kıyamet gününde inkarcıların dünyada işledikleri kötü amellerin ve alay ettikleri azabın somut bir şekilde karşılarına çıkacağını ve onları kuşatacağını dilbilimsel bir kesinlikle ifade etmektedir. Ayet, 'bedâ' fiiliyle görünür olmayı, 'seyyiât' ile kötü amelleri, 'kesebû' ile kazanmayı/işlemeyi, 'hâqa' ile kuşatmayı ve 'yestehziûn' ile alay etmeyi vurgulayarak, ilahi adaletin kaçınılmazlığını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bedâ' kelimesinin 'bir şeyin gizliliğinin ortadan kalkıp açığa çıkması' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların amellerinin ahirette kendileri için apaçık hale gelmesi, gizlenemez bir gerçek olarak karşılarına çıkmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bedâ' fiilini 'zuhûr' (ortaya çıkma) ve 'inşeraha' (açılma) anlamlarında kullanır. Ayetteki bağlamda, işledikleri günahların ve kötülüklerin, daha önce gizli kalmış veya önemsenmemiş olsa bile, kıyamet günü tüm çıplaklığıyla ortaya konulmasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'seyyie' kelimesini 'insanı üzen, kötü olan her şey' olarak tanımlar ve özellikle 'günah' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'seyyiâtü mâ kesebû' ifadesi, onların dünyada kendi elleriyle işledikleri, kendilerine ve başkalarına zarar veren kötü fiilleri ve bu fiillerin ahiretteki olumsuz sonuçlarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'seyyie' kavramının Kur'an'da 'kötü fiil, günah' anlamında kullanıldığını ve genellikle 'hasene' (iyi fiil) kavramının zıttı olarak yer aldığını vurgular. Bu ayette, inkarcıların 'kazandıkları' (kesebû) kötü fiillerin, ahiretteki cezalarının temelini oluşturduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'seyyie'nin 'insanı üzen, kötü olan şey' olduğunu ve 'günah' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki çoğul kullanımı, inkarcıların işlediği çeşitli ve çok sayıdaki günahları ve kötü amelleri kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kesb'i 'insanın kendi iradesiyle bir şeyi elde etmesi' olarak açıklar. Ayetteki 'mâ kesebû' ifadesi, inkarcıların kötü amelleri kendi tercihleriyle, bilinçli bir şekilde yaptığını ve bu amellerin sorumluluğunun kendilerine ait olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kesb'in 'bir şeyi elde etmek için çaba sarf etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, onların kötü amelleri sadece yapmakla kalmayıp, adeta onları 'kazandıklarını', yani bu amellerin birikiminin ve sonuçlarının kendilerine ait olduğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hâqa' fiilinin 'vâcib oldu, lâzım geldi, kuşattı' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, inkarcıların alaya aldıkları azabın, artık kendilerinden kaçamayacakları bir şekilde onları tamamen kuşatması ve içine almasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hâqa bihim' ifadesini 'vâcib oldu, nâzil oldu' şeklinde açıklar. Bu, alay ettikleri şeyin artık bir tehdit olmaktan çıkıp, somut bir gerçeklik olarak üzerlerine gelmesi ve onları sarmasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hâqa' fiilinin 'bir şeyin bir kimseyi kuşatması ve onu içine alması' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, inkarcıların alay ettikleri azabın, tıpkı bir çember gibi onları sarıp sarmalaması ve ondan kurtuluş imkanının kalmamasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hez' kelimesinin 'bir şeyi küçümsemek, alaya almak' anlamına geldiğini belirtir. 'İstehza' ise bu fiilin mübalağalı ve sürekli yapıldığını ifade eder. Ayetteki kullanım, inkarcıların ahiret azabını ve ilahi uyarıları ciddiye almayıp, sürekli bir alay konusu yapmalarını anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'istihza' kavramının Kur'an'da genellikle peygamberlere ve onların getirdiği mesaja karşı takınılan küçümseyici ve alaycı tavrı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, inkarcıların ahiret azabına yönelik bu alaycı tutumlarının, o azabın kendilerini kuşatmasıyla sonuçlanacağını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istihza'nın 'bir şeyi hafife almak, küçümsemek ve onunla eğlenmek' olduğunu açıklar. Ayetteki 'yestehziûn' fiili, onların ahiret azabını bir şaka gibi görmelerini ve bu ciddiyetsiz tavırlarının bedelini ödeyeceklerini gösterir.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır; zâlimlerin âhiretteki hâlinin tasvîrine devâm edilmektedir.
Bir önceki âyette "Allâh'tan, hesâba katmadıkları şeyler karşılarına çıktı" buyrulmuştu. Şimdi bu "açığa çıkış"ın mâhiyeti beyân edilmektedir: Karşılarına çıkan, dışarıdan gelen bir felâket değil, bizzat kendi kesb ettikleri kötülüklerin cisimleşmiş sûretleridir. Her iki âyetin "ve bedâ lehum" ifâdesiyle başlaması, bu hakîkatin altını iki kez çizmektedir.
"Ve bedâ lehum" (Onların karşılarına çıkmıştır): "Bedâ", gizli olanın açığa çıkması, bâtının zâhir olması, hakîkatin açılması, perdelerin kalkmasıdır. Buna "tecessüm-i a'mâl" (amellerin cisimleşmesi) de denmiştir. (Bu kavram otuz dokuzuncu âyetin yorumunda işlenmiş, bir önceki âyette de "bedâ lehum minallâhi" ifâdesiyle aynı hakîkate işâret edilmişti.) Dünyâda ma'nevî olan ameller, âhirette cismânî sûretler alarak zuhûr eder. Hayır, nûrânî sûretlerle; şer, zulmânî sûretlerle karşılanır.
"Seyyiâtu mâ kesebû" (Kazandıkları kötülükler): "Kesb" "kendi isteğiyle ve irâdesiyle kazanmak" demektir. "Seyyiât" ise "kötülükler, çirkinlikler ve günâhlar" anlamlarında kullanılır.
Seyyiât, fiilî, kavlî, kalbî ve hâlî olmak üzere dört şekilde ele alınabilir: Örneğin, zinâ ve hırsızlık, fiilî kötülüktür; yalan, gıybet ve iftira, kavlî kötülüktür; kibir, hased ve riyâ, kalbî kötülüktür; gaflet, hicâb ve kasvet de hâlî kötülüklerdir. Bu dört tür kötülüğün tamamının gerisinde ise daha köklü bir seyyie yatar: "Enâniyyet" ("ben"lik vehmi).
Dünyâda kişinin biriktirdiği gizli kalmış kötülüklerin hepsi âhirette bir sûrete bürünerek zâhir olacak, hiçbir şey gizli kalmayacaktır. Nitekim Âl-i İmrân Sûresi 3/25'de buyrulur: "Ve vuffiyet kullu nefsin mâ kesebet" (Her nefse kazandığı tastamâm verilir).
"Ve hâka bihim " (Ve kendilerini çepeçevre kuşatmıştır): "Hâka" fiili, "bir şeyin kişiyi her yönden kuşatması" demektir. Bâtınen "hâka bihim" (onları kuşattı) ifâdesi yalnızca âhirete mahsûs değildir. Dünyâda da gaflet ve vehim kişiyi çepeçevre kuşatır; ancak kişi bu kuşatmanın farkında değildir. Âhirette farklı olan, bu kuşatmanın artık görünür ve kaçınılmaz hâle gelmesidir. Kırk ikinci âyetteki "keşf" (perdenin kalkması) ile buradaki "bedâ" (açığa çıkma) aynı hakîkatin iki yüzüdür.
"Mâ kânû bihî yestehziûn" (Ve alay edip durdukları şey): Onlar kıyâmetle alay ettiler: "Bu mu bize va'd edilen?" dediler. Azapla alay ettiler: "Doğru söylüyorsan, hadi getir şu azâbı!" dediler. Peygamberlerle alay ettiler, onlara "mecnûn, şâir, kâhin" dediler. Kur'ân'la alay ettiler, "eskilerin masalları" dediler. Mü'minlerle alay ettiler, "bunlar mı Allâh'ın seçtikleri?" dediler. Kıyâmet günü, daha evvel alay ettikleri her şeyi hakîkat olarak karşılarında bulduklarında kaçacak yerleri kalmaz.
Âyet 49
فَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ اِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّا قَالَ اِنَّمَٓا اُو۫تٖيتُهُ عَلٰى عِلْمٍؕ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
(39-49) Fe izâ messel insâne durrun deânâ summe izâ havvelnâhu ni'meten minnâ kâle innemâ ûtîtuhu alâ ilm, bel hiye fitnetun ve lâkinne ekserehum lâ ya'lemûn.
(39-49) İnsânın başına bir sıkıntı gelince Bize yalvarır. Sonra ona tarafımızdan bir nîmet verdiğimizde, "Bu bana ancak bilgim sayesinde verildi" der. Hayır, o bir imtihândır, fakat çokları bilmezler.