İçeriğe atla
Zümer 49Cüz 24 · Sayfa 464

Zümer Sûresi 49. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Fe-iżâ messe-l-insâne durrun de'ânâ śümme iżâ ḣavvelnâhu ni'meten minnâ kâle innemâ ûtîtuhu ‘alâ ‘ilm(in)(c) bel hiye fitnetun velâkinne ekśerahum lâ ya'lemûn(e)

İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır. Sonra ona tarafımızdan bir nimet verdiğimizde, "Bu, bana ancak bilgim sayesinde verilmiştir" der. Hayır, o bir imtihandır. Fakat onların çoğu bilmezler.

Zümer Sûresi

Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

"Fe izâ messel insâne durrun deânâ" (İnsânın başına bir sıkıntı gelince bize yalvarır): "Messe" kelimesi "hafifçe dokunmak" anlamına gelir. "Durr" ise "zarar, sıkıntı ve darlık" demektir. Burada bahsedilen sıkıntı aslında öldürücü bir darbe değil, bir uyarı dokunuşudur. Hakk, kulunu helâk etmek için değil, gaflet uykusundan uyandırmak için "dürtmektedir". Buna rağmen kulun tepkisi "deânâ" (Bize yalvardı) ifâdesi ile belirtildiği gibi, epeyce şiddetlidir.

Kişi karşılaştığı zorluklar karşısında dara düşüp, gücü yetmediğinde veya sebepler tükendiğinde, acziyetini fark eder, benlik perdesi incelir, yardım için Allâh'a döner ve yalvarır. Bu, kulluğun ızhâr olması açısından olumlu olmakla birlikte ızdırâri bir dönüştür.

Kırk dördüncü âyetin yorumunda işlenen ızdırârî ve irâdî rücû ayrımı burada da geçerlidir: Izdırârî dönüş, zarûret ve çâresizlikle olan dönüştür; ihtiyârî dönüş ise kulun kendi irâde ve tercihi ile Hakk'a yönelmesidir. Birincisi avâmın, ikincisi havâssın hâlidir. Asıl makbûl olan, bollukta ve darlıkta, sıhhatte ve hastalıkta Hakk'a dönük kalmaktır. Bu, "rızâ" makâmının alâmetidir.

Bâtınen, "durr" (sıkıntı) Celâl esmâsının, "ni'met" (bolluk) Cemâl esmâsının tecellîsidir. Kul, Cemâl tecellîsinde Hakk'ı görüp Celâl tecellîsinde unutuyorsa, aslında Hakk'a değil Hakk'ın nîmetine yönelmiş demektir. Kırkıncı âyetin yorumunda işlendiği üzere, cehennem ehli Celâl, cennet ehli Cemâl tecellîsindedir; ârif ise her iki tecellîde de O'nu görür.

"Summe izâ havvelnâhu ni'meten minnâ" (Sonra ona tarafımızdan bir nîmet verdiğimizde): Sıkıntı ânında yapılan duâ daha ihlâslıdır. Eğer istenen şey kulun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâdına uygunsa, Cenâb-ı Hakk kulunun duâsını kabûl eder; Zâtî bir yardımla sıkıntısını nîmete tahvîl eder (havvelnâhu).

"Kâle innemâ ûtîtuhu alâ ilm" ("Bu bana ancak ilmim sayesinde verildi" der): İlim, Cenâb-ı Hakk'ın yedi sıfâtından biridir; kuldaki ilim, bu sıfâtın o mahalldeki tecellîsinden ibârettir. Hiç kimsenin kendine âit müstakil bir varlığı da yoktur, ilmi de yoktur. Nitekim Nahl Sûresi 16/53'te buyrulur: "Ve mâ bikum min ni'metin fe minallâhi" (Sizde nîmet olarak her ne varsa hepsi Allâh'tandır). Kişi bu hakîkati unutup "Âlim" ismini ve "ilim" sıfâtını nefsine mâl ettiğinde, hem kendi nefsine hem de bu isim ve sıfâtlara zulmetmiş olur. Nîmeti verene de nankörlük etmiş olur.

Bu nankörlüğün Kur'ânî misâli Kârûn'dur. O da aynı sözü söylemişti: "Kâle innemâ ûtîtuhû alâ ilmin indî" (Dedi: "Bu bana ancak bende olan bilgi sayesinde verildi") (Kasas 28/78). Ve âkıbeti dehşet verici olmuştu: "Fe hasefnâ bihî ve bi dârihil ard" (Onu da evini de yerin dibine geçirdik) (Kasas 28/81).

"Bel hiye fitnetun ve lâkinne" (Hayır, o bir imtihândır): "Fitne" kelimesi, "altın ve gümüş gibi değerli madenleri, saflığını anlamak için ateşte eritmek" ma'nâsına gelen "fetn" kökünden türemiştir. Burada fitne, "imtihân, deneme ve sınama" ma'nâsındadır.

Kul eğer nîmet geldiğinde "bu bana ilmimden ötürü verildi" derse imtihânı kaybeder. Hz. Süleyman (a.s.) gibi şükredip "Hâzâ min fadli Rabbî" (Bu Rabbimin fazlındandır) (Neml 27/40) derse imtihânı kazanır. Fark, mülkte değil; mülkü kimden bildiğindedir. Böylece, kimin hakîkaten îmân ettiği, ya'nî kimin altın kimin de çerçöp olduğu ortaya çıkmış olur.

Cenâb-ı Hakk Ankebût Sûresi 29/2-3'te buyurur: "E hasiben nâsu en yutrekû en yekûlû âmennâ ve hum lâ yuftenûn, ve lekad fetennellezîne min kablihim" (İnsanlar "îmân ettik" demekle imtihân edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri de imtihân ettik.) İmtihân, îmânın tashîhi içindir. İmtihansız îmân, ateşte sınanmamış altın gibidir; saflığı bilinmez.

"Ekserehum lâ ya'lemûn" (Fakat çokları bilmezler): İnsânların çoğunun bilmediği hakîkat şudur: Nîmet de belâ da Hakk'tandır ve her ikisi de birer imtihândır. Asıl saflık, her iki hâlde de O'nu görüp kulluk adâbını muhâfaza etmektir.


Âyet 50

قَدْ قَالَهَا الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

(39-50) Kad kâlehâllezîne min kablihim fe mâ agnâ anhum mâ kânû yeksibûn.

(39-50) Bunu onlardan öncekiler de söylemişti. Fakat kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda vermedi.