İçeriğe atla
Zümer 50Cüz 24 · Sayfa 464

Zümer Sûresi 50. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Kad kâlehâ-lleżîne min kablihim femâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yeksibûn(e)

Bunu kendilerinden öncekiler de söylemişti ama kazandıkları şeyler onlara hiçbir yarar sağlamamıştı.

Zümer Sûresi

Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette, Allâh kendisini sıkıntıdan kurtardığında "Bu bana ilmimden dolayı verildi" diyen, nîmeti nefsine nisbet eden kişinin hâli tasvîr edilmişti. Burada bu kimselerin âkıbeti bildirilmektedir.

"Kad kâlehâllezîne min kablihim" (Bunu onlardan öncekiler de söylemişti): Sıkıntıya düşünce Hakk'a ilticâ edip yardım geldiğinde bunu nefsine bağlamak yeni bir hastalık değildir; târih boyunca tekrâr etmiştir, nefs-i emmârenin her devirdeki ahlâkıdır.

Kur'ân'ın geçmiş kavimlerin kıssalarını tekrâr tekrâr anlatmasının hikmetlerinden biri de budur. Nefsin hastalıkları değişmez; değişen yalnızca sahne ve oyunculardır. Kur'ân, bu kıssaları her çağın insânına tutulan bir ayna olarak sunar.

"Fe mâ agnâ anhum mâ kânû yeksibûn" (Fakat kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda vermedi): "Kesb" kelimesi, hem maddî hem de ma'nevî kazanç (ilim, makâm, şöhret) için kullanılır. Burada her ikisi de kastedilmiştir. Onlar mal biriktirdiler, ilim topladılar; hiçbiri fayda vermedi. Bilâkis bu biriktirdikleri, benlik ve gaflet perdelerini kalınlaştırmak sûretiyle onları Hakk'tan uzaklaştırıp helâke sürükledi.

"Agnâ" fiili "ganî" (müstağnî, muhtaç olmayan) kökündendir. "Ganî", Allâh'ın esmâ-i hüsnâsındandır ve mutlak müstağnîlik yalnızca O'na mahsûstur. Kul, nîmetleri nefsine nisbet ederek "müstağnî" olduğunu zannettiğinde, Hakk'a âit bir ismi gasp etmiş olur. Hâlbuki kulun Allâh karşısındaki hakîkati dâimâ fakrdır: "Yâ eyyuhen nâsu entumul fukarâu ilallâhi vallâhu huvel ganiyyul hamîd" (Ey insanlar! Allâh'a muhtaç olan sizlersiniz. Ganî ve Hamîd olan yalnızca Allâh'tır) (Fâtır 35/15).

Âd, Semûd, Fir'avn kavmi... Hepsi güç, servet ve ilim sâhibiydi; ancak bunlar onları "Allâh'tan müstağnî olma" vehmine ve kibre götürerek helâklarına sebep oldu. Onlar nîmete baktılar, Mün'im'i (nîmeti verene) unuttular. Hâlbuki nîmet geçici, Mün'im bâkîdir.

Geçiciye tutunan, bâkîden mahrûm kalır. Bunlar için nîmet, yirmi beşinci âyette îzâh edildiği gibi, kendilerini derece derece felâkete sürükleyen bir istidrâc (nîmet sûretinde gizli azap) olur. Bâkîye tutunan ise hem dünyâda hem âhirette ganîdir. Bu hakîkati İbn Atâillâh el-İskenderî, el-Hikemü'l-Atâiyye'sinde şöyle özetler: "O'nu bulan neyi kaybetmiştir? O'nu kaybeden neyi bulmuştur?" Enfüsî yönden, sâlikin seyr ü sülûkünde elde ettiği hâller, makâmlar da birer "kesb"dir. Bunları kendinden bilip nefsine nisbet eden, geçmiş kavimlerin düştüğü hatâya düşer. Hakîkî sâlik, iyi hâllerini, ma'nevî keşiflerini ve ilimlerini Hakk'tan bilir; "bu bana ilmimden ötürü verildi" demez. "Hâzâ min fadlı Rabbî" (Bu Rabbimin fazlındandır) der ve kendi seyrini de O'na nisbet eder.


Âyet 51

فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواؕ وَالَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ سَيُصٖيبُهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَمَا هُمْ بِمُعْجِزٖينَ

(39-51) Fe esâbehum seyyiâtu mâ kesebû, vellezîne zalemû min hâulâi seyusîbuhum seyyiâtu mâ kesebû ve mâ hum bi mu'cizîn.

(39-51) Böylece, kazandıklarının kötülükleri onlara isâbet etti. Bunlardan zulmedenlere de kazandıklarının kötülükleri yakında isâbet edecektir. Onlar âciz bırakacak değillerdir.