Kad kâlehâ-lleżîne min kablihim femâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yeksibûn(e)
Bunu kendilerinden öncekiler de söylemişti ama kazandıkları şeyler onlara hiçbir yarar sağlamamıştı.
Onu, bunlardan öncekiler de söyledi. Fakat o kazandıkları, kendilerini kurtarmadı.
Bu ayet, geçmiş ümmetlerin benzer iddialarda bulunduğunu ancak bu iddiaların ve dünyevi kazançlarının onlara bir fayda sağlamadığını vurgulayarak, ilahi uyarıların ciddiyetini ve akıbetin kaçınılmazlığını dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Özellikle 'kavl' ve 'iğnâ' kavramları, sözün ve eylemin sonuçları arasındaki ilişkiyi semantik olarak derinleştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir şeyin ifade edilmesi, dile getirilmesi anlamına gelir. Ayetteki 'kâlehâ' ifadesi, geçmiştekilerin de benzer bir sözü, yani muhtemelen peygamberlerin getirdiği uyarılara karşı bir itirazı veya inkârı dile getirdiklerini belirtir. Bu, sadece bir söz değil, aynı zamanda bir duruş ve tavır beyanıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kavl, burada bir iddiayı veya bir cevabı ifade eder. Geçmiş ümmetlerin, kendilerine gelen peygamberlere karşı söyledikleri sözler, onların inkârlarını veya alaylarını yansıtmaktadır. Bu söz, onların akıbetini değiştirmeyen boş bir iddia niteliğindedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğınâ (غنى), bir şeyin yeterli olması, ihtiyaçtan müstağni kılması anlamına gelir. 'Eğnâ' fiili ise, bir şeyi faydalı kılmak, bir ihtiyacı gidermek demektir. Ayetteki 'fema eğnâ anhum' ifadesi, onların dünyevi kazançlarının, ilahi azaptan veya ahiret akıbetinden onları korumaya yetmediğini, onlara bir fayda sağlamadığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ğınâ kökünden türeyen 'eğnâ', burada menfaat sağlamak, bir zararı def etmek anlamında kullanılır. Ayetteki bağlamda, geçmiş ümmetlerin biriktirdikleri mal, mülk veya güç gibi 'kazançların', Allah'ın azabına karşı onları koruyamadığını, onlara bir yarar sağlamadığını ifade eder. Bu, dünyevi varlıkların ahiretteki değersizliğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Ğınâ kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın mutlak zenginliği ve kulların O'na muhtaçlığı bağlamında ele alınır. Ancak burada, insanların kendi çabalarıyla elde ettikleri 'zenginliklerin' veya 'kazançların', ilahi takdire karşı bir 'yeterlilik' sağlayamadığı, yani onları kurtaramadığı anlamında kullanılmıştır. Bu, insanın acziyetini ve Allah'a olan bağımlılığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kesb (كسب), bir şeyi elde etmek, kazanmak anlamına gelir. Genellikle kişinin kendi çabasıyla elde ettiği maddi veya manevi şeyleri ifade eder. Ayetteki 'mâ kânû yeksibûn' ifadesi, geçmiş ümmetlerin dünyada biriktirdikleri mal, mülk, güç veya yaptıkları amelleri kapsar. Bu kazançların, ilahi azaba karşı bir koruma sağlamadığı belirtilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kesb, kişinin kendi iradesi ve çabasıyla elde ettiği her türlü şeyi ifade eder. Bu, sadece maddi kazançları değil, aynı zamanda işlenen günahları veya yapılan iyilikleri de kapsayabilir. Ayetteki bağlamda, onların dünyevi çabalarıyla elde ettikleri her şeyin, ahirette onlara bir fayda sağlamadığına işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kesb kelimesi, Kur'an'da hem olumlu hem de olumsuz anlamda kazanılan şeyleri ifade etmek için kullanılır. Burada, geçmiş ümmetlerin dünyevi hırslarla elde ettikleri ve kendilerini güvende hissettikleri şeylerin, ilahi takdir karşısında hiçbir değerinin olmadığını vurgular. Bu, onların dünyevi kazançlarının boşluğunu ve aldatıcılığını gösterir.
Zümer Sûresi
Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.
Bir önceki âyette, Allâh kendisini sıkıntıdan kurtardığında "Bu bana ilmimden dolayı verildi" diyen, nîmeti nefsine nisbet eden kişinin hâli tasvîr edilmişti. Burada bu kimselerin âkıbeti bildirilmektedir.
"Kad kâlehâllezîne min kablihim" (Bunu onlardan öncekiler de söylemişti): Sıkıntıya düşünce Hakk'a ilticâ edip yardım geldiğinde bunu nefsine bağlamak yeni bir hastalık değildir; târih boyunca tekrâr etmiştir, nefs-i emmârenin her devirdeki ahlâkıdır.
Kur'ân'ın geçmiş kavimlerin kıssalarını tekrâr tekrâr anlatmasının hikmetlerinden biri de budur. Nefsin hastalıkları değişmez; değişen yalnızca sahne ve oyunculardır. Kur'ân, bu kıssaları her çağın insânına tutulan bir ayna olarak sunar.
"Fe mâ agnâ anhum mâ kânû yeksibûn" (Fakat kazandıkları şeyler onlara hiçbir fayda vermedi): "Kesb" kelimesi, hem maddî hem de ma'nevî kazanç (ilim, makâm, şöhret) için kullanılır. Burada her ikisi de kastedilmiştir. Onlar mal biriktirdiler, ilim topladılar; hiçbiri fayda vermedi. Bilâkis bu biriktirdikleri, benlik ve gaflet perdelerini kalınlaştırmak sûretiyle onları Hakk'tan uzaklaştırıp helâke sürükledi.
"Agnâ" fiili "ganî" (müstağnî, muhtaç olmayan) kökündendir. "Ganî", Allâh'ın esmâ-i hüsnâsındandır ve mutlak müstağnîlik yalnızca O'na mahsûstur. Kul, nîmetleri nefsine nisbet ederek "müstağnî" olduğunu zannettiğinde, Hakk'a âit bir ismi gasp etmiş olur. Hâlbuki kulun Allâh karşısındaki hakîkati dâimâ fakrdır: "Yâ eyyuhen nâsu entumul fukarâu ilallâhi vallâhu huvel ganiyyul hamîd" (Ey insanlar! Allâh'a muhtaç olan sizlersiniz. Ganî ve Hamîd olan yalnızca Allâh'tır) (Fâtır 35/15).
Âd, Semûd, Fir'avn kavmi... Hepsi güç, servet ve ilim sâhibiydi; ancak bunlar onları "Allâh'tan müstağnî olma" vehmine ve kibre götürerek helâklarına sebep oldu. Onlar nîmete baktılar, Mün'im'i (nîmeti verene) unuttular. Hâlbuki nîmet geçici, Mün'im bâkîdir.
Geçiciye tutunan, bâkîden mahrûm kalır. Bunlar için nîmet, yirmi beşinci âyette îzâh edildiği gibi, kendilerini derece derece felâkete sürükleyen bir istidrâc (nîmet sûretinde gizli azap) olur. Bâkîye tutunan ise hem dünyâda hem âhirette ganîdir. Bu hakîkati İbn Atâillâh el-İskenderî, el-Hikemü'l-Atâiyye'sinde şöyle özetler: "O'nu bulan neyi kaybetmiştir? O'nu kaybeden neyi bulmuştur?" Enfüsî yönden, sâlikin seyr ü sülûkünde elde ettiği hâller, makâmlar da birer "kesb"dir. Bunları kendinden bilip nefsine nisbet eden, geçmiş kavimlerin düştüğü hatâya düşer. Hakîkî sâlik, iyi hâllerini, ma'nevî keşiflerini ve ilimlerini Hakk'tan bilir; "bu bana ilmimden ötürü verildi" demez. "Hâzâ min fadlı Rabbî" (Bu Rabbimin fazlındandır) der ve kendi seyrini de O'na nisbet eder.
Âyet 51
فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواؕ وَالَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ سَيُصٖيبُهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُوا وَمَا هُمْ بِمُعْجِزٖينَ
(39-51) Fe esâbehum seyyiâtu mâ kesebû, vellezîne zalemû min hâulâi seyusîbuhum seyyiâtu mâ kesebû ve mâ hum bi mu'cizîn.
(39-51) Böylece, kazandıklarının kötülükleri onlara isâbet etti. Bunlardan zulmedenlere de kazandıklarının kötülükleri yakında isâbet edecektir. Onlar âciz bırakacak değillerdir.