Feesâbehum seyyi-âtu mâ kesebû(c) velleżîne zalemû min hâulâ-i seyusîbuhum seyyi-âtu mâ kesebû vemâ hum bimu'cizîn(e)
Nihayet kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara isabet etmişti. Onlardan zulmedenler var ya, kazandıkları şeylerin kötülükleri onlara isabet edecektir. Onlar Allah'ı aciz bırakacak değillerdir.
Neticede kazandıklarının kötülükleri, başlarına geçti. Şunlardan o zulmedenlerin de kazandıkları kötülükleri başlarına geçecektir. Onlar da bunu atlatacak değillerdir.
Bu ayet, geçmiş ümmetlerin ve mevcut zalimlerin işledikleri kötülüklerin (seyyiât) kendilerine döneceğini ve Allah'ı aciz bırakamayacaklarını (mu'cizîn) vurgulamaktadır. Ayet, eylemlerin kaçınılmaz sonuçları ve ilahi kudretin mutlaklığı üzerine odaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'seyyiât' kelimesini 'su'' kökünden türemiş olarak açıklar ve 'kötü olan şey, çirkin olan şey' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, önceki ümmetlerin ve zalimlerin işledikleri günahlar ve bu günahların kendilerine musibet olarak dönmesi kastedilmektedir. Bu, sadece fiilin kötülüğü değil, aynı zamanda o fiilin doğurduğu kötü akıbeti de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'seyyiât' kelimesini 'cezâü's-seyyiât' (kötülüklerin cezası) olarak tefsir eder. Ayetteki 'fâsâbehum seyyiâtü mâ kesebû' ifadesi, onların kazandıkları kötülüklerin bizzat kendilerine isabet etmesi değil, o kötülüklerin karşılığı olan cezanın başlarına gelmesi anlamındadır. Bu, mecazi bir kullanımdır ve amellerin sonuçlarının kaçınılmazlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'seyyiât' kavramını 'hasenât' (iyilikler) kavramının zıddı olarak ele alır. Kur'an'da 'seyyiât', sadece ahlaki bir kötülüğü değil, aynı zamanda Allah'ın rızasına aykırı olan her türlü fiili ve bu fiillerin dünyevi ve uhrevi olumsuz sonuçlarını ifade eder. Ayette, geçmiş kavimlerin ve şimdiki zalimlerin Allah'ın emirlerine karşı gelmeleri ve bunun getirdiği felaketler 'seyyiât' olarak nitelendirilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kesb' kelimesini 'bir şeyi elde etmek, kazanmak' olarak tanımlar. Özellikle insanın kendi iradesiyle yaptığı, çaba sarf ederek elde ettiği şeyleri ifade eder. Ayetteki 'mâ kesebû' ifadesi, onların kendi tercihleriyle işledikleri kötü amelleri ve günahları vurgular. Bu, ilahi adaletin, kişinin kendi eylemlerinin bir sonucu olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kesb'in hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini belirtir, ancak genellikle insanın kendi iradesiyle ve çabasıyla elde ettiği şeyleri ifade ettiğini söyler. Ayette 'seyyiâtü mâ kesebû' ifadesiyle, onların kendi elleriyle işledikleri kötülüklerin sonuçlarına katlanacakları anlatılır. Bu, sorumluluğun tamamen kişiye ait olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kesb' fiilinin Kur'an'da genellikle insanın kendi iradesiyle yaptığı, sorumluluğunu üstlendiği fiiller için kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, geçmiş kavimlerin ve zalimlerin başlarına gelen musibetlerin, dışarıdan gelen bir ceza olmaktan ziyade, kendi 'kazandıkları' yani işledikleri kötü amellerin doğal bir sonucu olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zulm' kelimesini 'bir şeyi yerinden başka yere koymak, haksızlık etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'ellezîne zalemû' ifadesi, Allah'ın koyduğu sınırları aşan, başkalarına haksızlık eden ve kendi nefislerine zulmeden kişileri ifade eder. Bu, hem Allah'a karşı işlenen günahları hem de insanlara karşı yapılan haksızlıkları kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulm'ü 'bir şeyi ait olduğu yerden başka yere koymak' veya 'hakkı sahibine vermemek' olarak tanımlar. Ayetteki 'zulmedenler' ifadesi, Allah'ın birliğini inkar eden, peygamberlere karşı gelen ve insanlara eziyet eden kimseleri kapsar. Bu, onların hem kendilerine hem de başkalarına karşı işledikleri büyük günahları ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulm' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. En temel anlamıyla 'haksızlık' olsa da, Allah'a şirk koşmak, O'nun ayetlerini yalanlamak gibi en büyük günahları da ifade eder. Ayetteki 'zulmedenler' ifadesi, sadece geçmiş kavimlerin değil, aynı zamanda Hz. Peygamber dönemindeki Mekkeli müşriklerin ve genel olarak Allah'ın hükümlerine karşı gelenlerin durumunu anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'aciz' kelimesini 'güç yetirememek, bir şeyin sonuna ulaşamamak' olarak açıklar. Ayetteki 'mâ hum bi-mu'cizîn' ifadesi, zalimlerin Allah'ın azabından kaçamayacaklarını, O'nun kudretini aşamayacaklarını ve O'nu aciz bırakamayacaklarını vurgular. Bu, Allah'ın mutlak gücünü ve iradesinin kaçınılmazlığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'i'câz' kelimesini 'bir şeyi aciz bırakmak, onu yapmaktan alıkoymak' olarak tanımlar. Ayetteki kullanım, insanların Allah'ın takdirini değiştiremeyeceklerini, O'nun azabından kurtulamayacaklarını ve O'nun kudretine karşı gelemeyeceklerini ifade eder. Bu, ilahi adaletin ve gücün mutlaklığını pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mu'cizîn' kelimesinin 'Allah'ı aciz bırakacak olanlar' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, zalimlerin ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, Allah'ın azabından kurtulmalarının veya O'nun iradesine karşı gelmelerinin mümkün olmadığını ifade eder. Bu, Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve hiçbir gücün O'nun üstünde olmadığını vurgular.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme önceki iki âyetin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.
"Fe esâbehum seyyiâtu mâ kesebû" (Böylece, kazandıklarının kötülükleri onlara isâbet etti): "Seyyiâtu mâ kesebû" ifâdesi, kırk sekizinci âyetin yorumunda geniş olarak işlenmişti. Burada, kötülük yapanların geçmişte cezâsız kalmadıkları gibi bugün ve gelecekte de cezâsız kalmayacağı vurgulanmaktadır. Nitekim Nisâ Sûresi 4/123'te buyrulur: "Men ya'mel sûen yucze bihî" (Kim bir kötülük yaparsa onunla cezâlanır).
"Vellezîne zalemû min hâulâi seyusîbuhum seyyiâtu mâ kesebû" (Bunlardan zulmedenlere de kazandıklarının kötülükleri yakında isâbet edecektir): "Zulüm" kelimesinin geniş îzâhı yirmi dördüncü âyetin altında yapılmıştır.
"Min hâulâi" ifâdesi, zulmün geçmiş kavimlere mahsûs olmadığını bildirir. Ellinci âyette ifâde edildiği üzere, "nefsin hastalıkları değişmez; değişen yalnızca sahne ve oyunculardır." Mekkeli müşrikler ve her devirdeki zâlimler aynı âkıbetle karşılaşacaktır.
"Seyusîbuhum" fiili yakın geleceği ifâde eder. Bu, tehdîdin yakınlığına işârettir. Nitekim Bedir'deki ağır hezîmetleri ve nihâyetinde Mekke'nin fethi ile bu va'd dünyâda da tahakkuk etmiştir.
"Ve mâ hum bi mu'cizîn" (Onlar âciz bırakacak değillerdir): "Mu'cizîn" kelimesi "âciz bırakacak olanlar" ma'nâsındadır. Âciz bırakmak, karşı tarafın gücünü geçmek demektir. Mahlûkun Hâlık'ı âciz bırakması muhâldir; zîrâ mahlûkâtın varlığı, vücûdu, kudreti hep Hakk'tandır.
İnkârcıların cezâdan kaçacakları bir yer yoktur; zîrâ Allâh'ın mülkü, hükmü ve irâdesi her şeyi kuşatmıştır. Hakk'ın kudretinden sığınılacak yer yine O'nun rahmetidir. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.): "Rızâna sığınırım gazabından, affına sığınırım azâbından, Sana sığınırım Senden" diye duâ ederdi (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 486).
Âyet 52
اَوَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
(39-52) E ve lem ya'lemû ennallâhe yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yu'minûn.
(39-52) Bilmezler mi ki Allâh, rızkı dilediğine bol verir ve (dilediğine de) kısar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.