Eve lem ya'lemû enna(A)llâhe yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)
Bilmediler mi ki, Allah rızkı dilediğine bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için elbette ibretler vardır.
Hâlâ bilmediler mi ki; Allah, rızkı dilediğine açar ve kısar. Şüphesiz ki bunda iman edecek bir kavim için nice ibretler vardır.
Zümer Suresi 52. ayet, Allah'ın rızık üzerindeki mutlak kudretini ve bu kudretin inananlar için birer ayet olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, rızkın genişletilmesi ve daraltılması fiilleri üzerinden ilahi takdiri ve imanın önemini dilbilimsel olarak ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim, bir şeyin hakikatini idrak etmektir. Bu ayetteki 'bilmezler mi?' ifadesi, Allah'ın rızkı dilediğine genişletip dilediğine daraltma kudretinin apaçık bir gerçek olduğunu ve bu gerçeği idrak etmeleri gerektiğini vurgular. İlim, burada sadece bilgi değil, aynı zamanda bu bilginin gerektirdiği iman ve teslimiyeti de içerir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İlim, bir şeyin olduğu gibi kavranmasıdır. Ayetteki 'yâ'lemû' fiili, muhatapların Allah'ın rızık konusundaki mutlak iradesini ve kudretini kesin bir bilgiyle bilmeleri gerektiğini ifade eder. Bu bilgi, aynı zamanda Allah'ın hikmetini ve adaletini de anlamayı gerektirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Bast, bir şeyi genişletmek ve yaymaktır. Ayetteki 'yebsutu' fiili, Allah'ın rızkı dilediği kullarına bolca ve geniş bir şekilde verdiğini, bu durumun O'nun kudretinin bir tecellisi olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bast, mecazi olarak rızkı genişletmek ve bollaştırmak anlamına gelir. Allah'ın rızkı 'yayması', onun bolluğunu ve genişliğini ifade eder; bu, O'nun cömertliğinin ve sınırsız imkanlarının bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'bast' kavramı, genellikle Allah'ın rızık ve nimetleri genişletmesi bağlamında kullanılır. Bu, ilahi lütfun ve kudretin bir ifadesidir. Ayetteki 'yebsutu' fiili, Allah'ın dilediği kişilere rızkı bolca ihsan etme yetkisini ve bu durumun O'nun mutlak iradesine bağlı olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kadr, bir şeyi ölçmek ve bir sınıra tabi tutmaktır. Ayetteki 'yakdiru' fiili, Allah'ın rızkı dilediği kullarına ölçülü, sınırlı veya daraltarak verdiğini ifade eder. Bu, O'nun hikmetinin ve adaletinin bir göstergesidir; rızkın genişletilmesi gibi daraltılması da ilahi bir takdirdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kadr, hem güç ve kudret hem de bir şeyi ölçmek ve sınırlamak anlamlarına gelir. Bu ayette 'yakdiru' fiili, Allah'ın rızkı dilediği kimselere daraltması, bir ölçüye göre vermesi anlamında kullanılmıştır. Bu, O'nun rızık üzerindeki tam kontrolünü ve tasarrufunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'kadr' kelimesi, Allah'ın her şeyi bir ölçüye göre yaratması ve takdir etmesi bağlamında sıkça geçer. 'Yakdiru' fiili, rızkın daraltılması veya ölçülü verilmesi anlamında kullanılarak, Allah'ın mutlak iradesini ve her şeyi bir hikmetle düzenlediğini vurgular. Bu, rızkın sadece bolluk değil, aynı zamanda darlık durumlarının da ilahi bir planın parçası olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Âyet, bir şeyin varlığına delalet eden alamet ve işarettir. Bu ayetteki 'âyât' kelimesi, Allah'ın rızkı genişletip daraltmasındaki hikmetin, inananlar için Allah'ın kudretine, birliğine ve hikmetine dair açık deliller olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Âyet, Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretine delalet eden açık bir alamettir. Ayetteki 'leâyâtin' ifadesi, rızkın dağıtımındaki bu farklılıkların, düşünen ve iman eden insanlar için Allah'ın büyüklüğünü ve her şeyi kuşatan ilmini gösteren ibret verici işaretler olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'âyet' kavramı, genellikle Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren kozmik veya vahyî işaretler için kullanılır. Bu ayette, rızkın genişletilmesi ve daraltılması gibi görünen olayların, inananlar için Allah'ın mutlak gücünü ve hikmetini tefekkür etmeye çağıran 'âyetler' olduğu belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman, kalple tasdik, dille ikrar ve organlarla amel etmektir. Ayetteki 'yü'minûne' fiili, Allah'ın rızık üzerindeki tasarrufunu birer ayet olarak gören ve bu gerçeğe kalpten inanan kimseleri ifade eder. Bu iman, aynı zamanda Allah'ın takdirine teslimiyeti ve O'na güveni de içerir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İman, bir şeye kesin olarak inanmak ve onu tasdik etmektir. Ayetteki 'yü'minûne' fiili, Allah'ın rızkı dilediğine genişletip dilediğine daraltma kudretinin, ancak bu hakikate iman edenler için birer ders ve ibret kaynağı olduğunu belirtir. İman, bu ilahi düzeni anlamanın ve ondan ders çıkarmanın anahtarıdır.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
"E ve lem ya'lemû" (Bilmezler mi ki): Bu soru, "elbette bilirler, ama bilmezden geliyorlar" ma'nâsındadır. Bilmek başka, bildiğiyle amel etmek başkadır.
"Ennallâhe yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir" (Allâh, rızkı dilediğine bol verir ve kısar): Hûd Sûresi 11/6'da buyrulur: "Ve mâ min dâbbetin fîl ardı illâ alallâhi rızkuhâ" (Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allâh'a âit olmasın). O dilediğinin rızkını "Bâsıt" ismiyle genişletir, dilediğinin rızkını da "Kâbıd" ismiyle daraltır.
"Yakdir" fiili hem "daraltır" hem de "takdîr eder, ölçer" anlamına gelir. Rızkı, Hakk'ın meşîeti belirler; ancak otuz yedinci ve otuz dokuzuncu âyetlerde işlendiği üzere, bu meşîet kulun a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâda göre tecellî eder. Allâh'ın vermesi de vermemesi de rastgele değildir; kulun fıtrî kâbiliyetine ve murâd-ı ilâhîdeki hikmete göredir.
"Daraltma", hâşâ Allâh'ın cimriliğinden veya hazînesinin azalacak olmasından değildir. Bu, şefkatli bir doktorun, hastasına bâzı yiyecekleri yasaklayarak perhiz uygulaması gibi bir himâyedir. Bâzen kulu azgınlıktan koruyan bir nîmettir. Nitekim Şûrâ Sûresi 42/27'de buyrulur: "Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı" (Eğer Allâh kullarına rızkı sınırsızca yaysaydı, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi).
Bolluk da darlık gibi bir imtihândır. Kırk dokuzuncu âyetin yorumunda da işlendiği üzere, Hz. Süleyman (a.s.) mülk kendisine verildiğinde "Hâzâ min fadlı rabbî, li yebluvenî e eşkur em ekfur" (Bu Rabbimin fazlındandır; beni şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye sınıyor) (Neml 27/40) demişti.
"Bâsıt" ve "Kâbıd" isimleri, rızıkta olduğu gibi kalplerde de tecellî eder. Kabz hâlinde kalp daralır, bast hâlinde genişler. Hakîkî sâlik her iki hâli de Hakk'tan bilir ve ikisinde de edebini korur. Zîrâ kabz olmadan bastın kıymeti bilinmez; darlık olmadan genişliğe şükredilmez.
Enfüsî yönden, "rızık" yalnızca maddî değildir. Kalbe gelen ilhâm, feyz ve müşâhedeler de birer ma'nevî rızıktır. Hakk, dilediği kulun kalbine mârifet rızkını bol bol verir (bast); dilediğinden de bu rızkı kısar (kabz). "E lem neşrah leke sadrak" (Biz senin göğsünü açmadık mı?) (İnşirâh 94/1) âyetinde işâret edilen ilim, irfân ve mârifet gibi bâtınî ve ma'nevî rızıklar büyük birer nîmettir.
"İnne fî zâlike le âyâtin li kavmin yu'minûn" (Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır): Kur'ân-ı Kerîm, "li kavmin ya'kilûn" (aklını kullananlar için), "li kavmin yetafekkerûn" (tefekkür edenler için), "li kavmin ya'lemûn" (bilenler için) ve burada olduğu gibi "li kavmin yu'minûn" (îmân edenler için) ifâdeleri kullanılır. Her biri farklı bir idrâk seviyesine hitâb eder. Burada "bilmek" yerine "inanmak" kelimesinin tercîh edilmesi, rızkın sırrını kavramak için aklî bilginin yetmediğine, kalbin teslîmiyetine ihtiyaç olduğuna işârettir.
İnananlar için bundaki ibret şudur: Rızkın azlığı veya çokluğu kişinin değerine göre değil, o varlığın fıtratındaki programa göredir. Bu sebeple, kişi ne darlıkta yeise ne bollukta gurûra kapılmalıdır. Yukarıda belirtildiği üzere, sâlik darlık hâlinde şikâyet etmez, bolluk hâlinde şımarmaz; her hâlde Hakk'ın tasarrufunu müşâhede eder.
Bu, sebepleri terk etmek değil, sebeplere tevessül ederken kalbi Müsebbibü'l-Esbâb'a bağlamak ve O'na tevekkül etmektir. Tevekkül kavramının geniş îzâhı otuz sekizinci âyetin altında yapılmıştır.
Âyet 53
قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذٖينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِؕ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمٖيعاًؕ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ
(39-53) Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh, innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ, innehu huvel gafûrur rahîm.
(39-53) De ki: "Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allâh'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allâh, bütün günâhları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."